Zihinsel Aidiyet ve Hakikat Ahlakı -Gazalî’nin Eleştirilerinin İzinde-

Hakan Talha ALP


Sindirimi, telaffuzu kadar kolay olmayan kavramların başında “hakikat” gelir desem umarım abartmış olmam. “Gerçeklik” sözcüğü bu kavramın anlam yükünü kısmen omuzlasa da onun çağrışımsal derinliğini karşıladığını söylemek zor görünüyor. En başta da hakikat kavramının metafiziksel çağrışımını zikretmeliyim. Yeryüzünde ya da kozmosun bir köşesinde olan biten herhangi bir şeyin gerçekliğini konuşabilirsiniz, ama konu, duyu ve gözlem sınırlarını aşıp sıradan çıkarımların soluğunu kesen, insanlığın bin yıllardır tartışadurduğu aşkın varlığa ve ilişkili sorulara gelince söz, derinliğini sanırım ancak hakikat kavramında bulabilir. 

Başka yönde bir beklentiye meydan vermemek adına başta belirtmek isterim: Bu yazının konusu hakikatin mahiyetine değil, hakikatle ilişkimize dairdir. Daha somut ifadesiyle Gazalî’nin aşağıda paylaşacağım uyarıları merkezinde “hakikat ahlâkı” hakkındadır. 

Ahlâk sadece davranışsal bir mesele değildir. Düşünüşün de ahlakta yeri vardır. Davranışlarımızın belli ölçüde düşüncede kökenlendiğini hesaba katarsak, ahlakın düşüncede hatta inançta başladığını söylemek yanlış olmaz. Şu hâlde inanç ve düşünce de davranışlarımızdaki etkisi oranında birer ahlak konusudurlar. 

Hakikat ahlâkı, hakikat karşısındaki tutumumuza ilişkin bir ahlaki kaygıyı, özellikle de onu düşmanımızdan duyduğumuzdaki tavrımıza ilişkin bir ahlak sınavını imler. Onaylarımıza karşılık sürekli onaylandığımız bir hakikat söylemiyle başımız dertte olmaz. Böyle bir söylem karşısında sanırım tek ahlaki ödev, doğru bellediğin şeye karşı kötümser kuşkudur: Acaba doğru bellediğim şey yanlış olabilir mi? Buna karşın onaylanmadığımız bir hakikat söylemi karşısındaki ahlaki ödev de sanırım yanlış bellediğin şeye karşı iyimser kuşkudur: Acaba yanlış bellediğim şey doğru olabilir mi? Bir başka ifadeyle varlığına anlam katan doğru-yanlış cetveli üzerinden kendinle sürekli hesaplaşmak, hakikat ahlakının gereği olacaktır. 

Gazalî’nin Mizanü’l Amel isimli eserini sonlandırırken kurduğu son cümleler, yukarıdaki satırları doğrular niteliktedir: “Hakikate, kuşkuyla ulaşabilirsin. Çünkü kuşku duymayan düşünmez, düşünmeyen görmez, görmeyen karanlığa gömülür.”1 

Kuşkuya bu önemi veren sadece Gazali değildir. Mutezile kelamcılarından Ebu Haşim el-Cübbaî, kişinin sorumlu olduğu ilk farzın, şüphe olduğunu belirtir. Belki el-Cübbâî’yi aşırı bulanlar olabilir, ama kişiye ilk farz olan ödevin düşünmek ve araştırmak olduğunu savunan Gazalî’nin hocası Cüveynî gibi isimler de vardır. Düşünmenin bir isteğin neticesinde ortaya çıkacağını hesaba katan bazı kelamcılar ise ilk farzın düşünme isteği olduğunu savunur. Cübbaî bu isteğin durduk yere oluşamayacağını hatırlatır. Ona göre düşünme isteği öncesinde insanın kuşku taşıması gerekmektedir. Aksi takdirde kişinin zihninde sorular oluşmayacak, bu sorulara cevap bulmak için düşünme ve araştırma isteği hissedilmeyecektir.2

Hakikat ahlakında en çetin bariyer, kutuplaşmış bir toplumda hakikat meselesinin tarafgirliğe indirgenmesidir. Hak-batılın, doğru-yanlışın toplumda kategorik olarak dağıldığı; hak ve doğrunun bir kesime, batıl ve yanlışın diğerlerinin payına düştüğü bir vasatta hakikat slogana, araştırma ve soruşturma da manipülasyona dönüşür. Hakikat kaygısı yerini aidiyet kaygısına bırakır. 

Bilincimizin ağlarını ören, duygularımızı şekillendiren, ilk kahramanlarımızı barındıran doğup büyüdüğümüz çevreye derin aidiyet duygularıyla bağlıyızdır. Ne var ki duygu ve düşünce arasındaki ilişki genellikle gerilimlidir. Bazen hakkı verilmiş bir düşüncenin en zor hasmı, duygulardır. Kişisel duygularla yüzleşmek kolaydır, ama aidiyet duygusuyla yüzleşmek zor ve yıkıcıdır. 

Gazali kendi döneminin sosyolojik realitesine uygun örneklerle açıklar bu durumu ve Eş’arî çevrede Mutezilî imajının, Mutezilî mahallede de Eş’arî imajının hakikatin önünü tıkadığını anlatır. Sıradan bir Mutezilîyle açık ve makul bir fikir paylaşsan onu hemen kabul eder. Ardından bu Eş’arînin görüşüdür, diyecek olsan bir anda ondan soğur ve az önce kabul ettiği fikri bu defa reddeder. Çünkü çocukluk çağından itibaren Eş’arî antipatisiyle yetişmiştir. Benzer biçimde bir Eş’arîyle açık ve makul bir fikir paylaşsan onu hemen benimser, ardından onun Mutezileye ait bir görüş olduğunu söylesen diğeriyle aynı tepkiyi verecek, süratle o fikirden soğuyacak ve onu reddedecektir. Gazalî bu durumun sadece sıradan insanlara has olmadığını, bilakis âlim diye geçinen gördüğü nice insanın da avamdan farksız olduğunu belirtir. Gazali, taklit konusunda özde avamla ulemanın bir farkı olmadığını, şu var ki, ulemanın mezhep taklidine bir de delil taklidini eklediklerini derin bir ferasetle tespit eder. Delil taklidi konumuz açısından önemlidir. Mezhebi savunmak üzere serdedilen delillerin ulema diye tanınan birçok kimse tarafından aslında sindirilmediğini, ezbere dillendirildiğini öğreniyoruz Gazalî’den. Bu kimselerin kendi inandıkları şeyi desteklemek uğruna hile ve manipülasyona başvurduklarını da ekler Gazalî. 

Yukarıda sözünü ettiğim toplumsal vasatta da hakiki araştırmalar, özverili tartışmalar olmaz. Gündem hasmın hatalarına odaklı, sık sık kişiliğe saldırıların olduğu polemikler ve ezber propagandalarla geçiştirilir. Hasmın hataları bir halı gibi kendi hatalarımızın üzerini örter, onların aşırılıkları, kendi aşırılıklarımızın bahanesi işlevini görür. Tarafların genel yaklaşımı şöyledir: Haklı biziz, kanıt bizden yanadır; ötekinin diline doladığı şey, olsa olsa birkaç önemsiz ayrıntıdan ibarettir ve bu da genel durumu değiştirmez. Oysa Gazalî’ye göre doğru olan bunun tam aksidir: Temelde hiçbir şeye inanmaman, delile bakman, delilin gereğini hak, aksini batıl bellemen lazım diyen Gazalî, sapmanın psikososyal sebeplerine de değinir. Ona göre sapmanın kaynağı zihinsel alışkanlıklar, çocukluktan itibaren edinilmiş ahlak ve kimlik kodları, bunların etkisine bağlı olarak belli görüş ve düşüncelere yönelik sempati veya nefrettir. 

Sözlerimi toparlarken şunun altını çizmem gerekir: Tartıştığımız konuda haklı olduğumuza dair peşin fikirlerimizi bir kenara bırakıp haksız olma ihtimalimiz üzerine ciddiyetle düşünmeliyiz. Bunun için ötekinin kötü argümanlarına, saldırgan diline ve bize dair beslediği kötümser niyete odaklanmaktan vazgeçip, olabilecek en iyi argümanlarını, olabilecek en barışçıl dille kendi kendimize hatırlatmalıyız. Öz eleştiri hakikate karşı sorumluluktur. Başkalarının sorumsuzluklarına sığınarak kendi sorumluluklarını ihmal edenler de hakikate karşı sorumludurlar. 


1 Gazâlî, Ebû Hâmid, Mîzanü’l-amel, Mektebetü Muhammed Ali, Mısır, 1963, s. 126.

2 İbn Arafe, Ebû Abdullah Muhammed, el-Muhtasar el-Kelâmî, Dâru’z-zıyâ, Kuveyt, 2015, s. 118.