Emperyalizme, sömürüye zulüm ve küfre başkaldırmayı beceremeyen, zalim ve tağutlara karşı net bir tavır sergilemeyen ham sofilerin, kuru muttakiliğinin neticesinin, hâkim siyasi rejimlerle uzlaşmayı ve uzlaşmanın ötesinde onlara tabi olmayı getirdiğini bu gibi kimselerin gece ibadetleri, evrad ve ezkarı ne kadar makbul olabilir?
Muhammed Garip Cesur

Takva, geniş bir anlam çerçevesi ifade eden, İslam âlimleri tarafından birçok yönüyle ele alınmış bir kavram. İnsanın kendini elem ve zarar verecek şeylerden sakınması, günahlardan uzaklaşıp iyiliklere sarılması, Allah’a, insana, tabiata ve bireyin kendisine karşı sorumlu davranması olarak tanımlanabilir. Takvada asıl olan korunmaktır ki Kur’an da bu bir örtü, bir elbise (Araf 26) olarak kötülüklere karşı bir kalkan (Ali İmran 120) şeklinde tarif edilir. Aynı zamanda iyiliklere koşmak şeklinde ikinci bir hususa da dikkat çekilir. Takva, “Allah’tan korkmak” anlamında salt bir korku duygusunun oluşturduğu tedirginlik halinin aksine sevenin sevdiğini hoşnut etmek için onun isteklerine uygun davranması olarak izah edilebilir. Kur’an da takva ile ilgili emirler çoğunlukla birlik ve beraberlik içerisinde yaşama, güvenli ve huzurlu bir toplum inşasını öngörür.
Takva kavramı başlıca üç görüş etrafında anlaşılmaya çalışılmıştır.
- Kavramın kelime anlamından yola çıkılarak korkma, sakınma anlamlarında kullanıldığı görülür. Tefsir kitaplarında Allah’tan gereği gibi korkmak, O’nun haram kıldığı yasaklardan da sakınmak olarak tarif edilmiştir.
- İkinci bir yaklaşım olarak tasavvuf çevrelerinde zühd/tezkiye gibi kavramların eş anlamı olarak kendini günahlardan koruyan, çok ibadet eden, çok evrad ve ezkar ile meşgul olan anlamlarında kullanılmıştır.
- Bir diğer yaklaşımda İslami hareket çevrelerinde cihad, direniş, mücadele gibi dini eylem ve toplumsal mücahede alanlarında anlam bulan, bireyi ve hareketi davet, tebliğ gibi hususlarda fonksiyonel olma, davaya adanma ve sorumlu davranma gibi İslami yükümlülükleri yerine getirme anlamında kullanılmıştır.
Müşahede edildiği üzere Müslüman zihnin iz düşümünde takva kavramının tanımlanmış geniş bir anlam boyutunun olduğunu lakin konunun işlendiği birçok dergi ve matbu eserde takva kavramının kolektif bir hareket bilincine dönüşmeden literal ve kavramsal teferruata boğulduğuna şahit oluyoruz. Takva/Muttaki kavramının İslam/Müslüman, İman/Mü’min kavramları gibi gündelik hayatta çok kullanılan temel kavramlar arasında yer almadığı ancak ikincil kavramlarla (sabır, şükür, ihlas ibadet gibi) beraber anılmış ayrıca anlam ve içerik olarak daha çok “ibadet ve nafilelere düşkün kimseler” anlamında kullanılmıştır. Kavramın bu zihni arka planında tasavvuf dünyasının kavrama yüklediği anlam nedeniyle daha ziyade zühd/tezkiye kavramlarıyla beraber anılması ve dini; bir çilecilik, arınma, kendini haramlardan koruma ve helallerden de yalnızca zaruret miktarınca istifade etme, rahatlıktan kaçınma, yoksulluğu tercih etme, kendini insanlardan soyutlama (inziva) gibi genel anlamda tarikat ritüelleri ekseninde bir anlam bulmuştur. İslami hareket mensuplarının özellikle seksenli yıllardan sonra yazdıkları yazılarda yukarıda örnekleri verildiği gibi kavramı bu eksenden kurtarma arayışlarının olduğu müşahede etmekteyiz.
İslami hareket müntesipleri açısından takvayı Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olması için bu uğurda mücadele etmek; haramlardan, Allah’ın razı olamayacağı her türlü amel ve davranışlardan sakınmak olarak tanımlayan Ahmet Ağırakça[1] seksenli yıllar öncesi takva düşüncesinin anlaşılmasında temel bazı problemlere değinir. Ağırakça; “Tembel bir alim olmaktansa cahil bir mücahid olmayı tercih ederim” sözünün İslami harekette büyük bir boşluk oluşturduğunu Seksenli yılların başından itibaren hummalı bir şekilde başlayan okumalar ile İslam’ı bilen ve bilerek savunan bir kitlenin ortaya çıktığını fertlerin “abid ve müttakilik” olmak üzere iki vasfı kuşanması gerektiğini, bu hususların tamamlanması halinde İslami hareketin “basiret üzere” yol alacağını ifade eder. Bu iki hususun eksikliği halinde İslami hareketin tökezleyeceğini ve sadece sözde kalacağını, Allah’ın rahmet ve yardımından da mahrum kalacağını söyler. Emperyalizme, sömürüye zulüm ve küfre başkaldırmayı beceremeyen, zalim ve tağutlara karşı net bir tavır sergilemeyen ham sofilerin, kuru muttakiliğinin neticesinin, hâkim siyasi rejimlerle uzlaşmayı ve uzlaşmanın ötesinde onlara tabi olmayı getirdiğini bu gibi kimselerin gece ibadetleri, evrad ve ezkarı ne kadar makbul olabilir? Hakeza “İslami hareket müntesiplerinin İslami mücadelede net bir tavır belirlediği halde nafile ibadetlerde zafiyet yaşayanların başarı beklemesi ne kadar gerçekçi olur?” diye sorar.
İslami hareket açısından takva İslam’ın kurucu kavramlarındandır.[2] Müslüman kişinin başta Allah’a karşı olmak üzere[3] kendisine ve çevresine karşı duyarlılığını ve sorumlu davranmasını gerektirir. Davayı kuşanma, her türlü bela ve musibet karşısında sebat Müslüman dava adamının en önemli özelliğidir. Takva Müslüman kişide hakkı batıldan, iyiyi kötüden birini seçmekle kifayet etmez; aynı zamanda iki iyi arasında en iyisini, iki kötü arasında en az kötü olanı tercih etme bilincidir. Kişiyi İslami hareket mensubu kılan şey de onun takvasıdır. Takva bu yönüyle fert ve toplumun içinde bulunduğu her türlü zaaf, buhran ve zarar durumuna karşı Müslüman bireyde sorumluluk hissi uyandırır. Uyanış, ıslah ve inşa süreci olarak ifade edilen toplumların kendini bulma sürecine ferdin katılımını zaruri görür. Bu iyileşme sürecinde aktif/dinamik rol oynamanın hayati olduğunu düşünür. İslam, ahlaki yozlaşmaya karşı takvaya çağırarak başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlığın selamet ve huzurunu düşünerek pak ve duru kalmasını arzular.
“Düşüncenin okullaşması”[4] anlayışından mülhem “Takva düşüncesinin okullaşması” bu anlayışın bireysel, toplumsal ve kamusal bir talep olarak tezahür etmesi, İslami hareket açısından önemli bir adım olacaktır. Takva düşüncesinin salt Müslümanlar arasında bir durum olmaktan çıkıp insanlığın ortak mirasına dönüşmesi, insanlığı doğruya, adalete, iyiliğe hazırlaması, bu anlamda motive edici bir konsept olarak yeniden yorumlanması zaruridir. Kur’an-ı Kerim insanlar arasında üstünlük ölçüsü olarak takvayı gösterir. İslam düşüncesinde takva iyi bir Müslüman/insan olmanın yegâne ölçütüdür. Bu üstünlüğün kaynağı ırk, millet/aşiret, makam, mevki, para/pul ayrıcalığı olmaksızın kişinin kendi mücehezzesinde ortaya koyduğu idrak, sorumluluk, marifet, atılganlık, şuur ve bilinç halidir. Takva bu yönüyle bir suret bir davranış olmaktan çok davranışa ve surete menfi bir yön veren bir kuvvet ya da duygu halidir. İslami hareket müntesibi olan kişide bu şuur halinin gelişmesi neticesinde iyi bir davetçi, iyi bir hareket adamı, iyi bir muvahhid; sosyal hayatta çok duyarlı bir insan, hakkaniyete uygun iş ve eylem ortaya koyan bir bilinç ya da durum olarak inkişaf eder.
Barbarosoğlu’nun ifade ettiği gibi “Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj-maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.” İmaj görünmenin ve daha çok görünmenin öncelendiği bir dünyanın ürünü. Takva görüntülerden kurtularak hakikate ulaşmaya meyledenlerin, kendini “Allah dostu” olarak var etmeye çalışanların rehberidir.[5] Bir şeyi yapıyor görünmek değil, yapılacak şeylerin insanlığın ruhuna dokunacak, onu besleyecek ortak bir tasavvura dönüşmesi son derece önemlidir. Şu hâlde takva dinamik bir bilinç etrafında sorumlu davranmanın, kendine ve çevresine karşı duyarlı hareket etmenin, insanlığın ortak doğruları hususunda mücahede etme ve özünde akli selim ve hikmetle yürümenin adıdır. “Takva hem bir hayat tarzıdır hem de insanı değerlendirmede biricik ölçüdür.”[6] Değer ölçüsü olarak takva, ferdin kendi gayretinden kaynaklanır. İnsanın kendi gayretinin ürünü olmayan üstünlüklerinin kabul edilmemesi Kur’an’ın en esaslı prensiplerinden biridir. İnsan, kendi gayretinin karşılığı olan değerlerle yücelebilir.[7] Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.[8]
Osmanlı aydını, “bu devlet nasıl kurtulur?” sorusuna cevap ararken Seyyid Kutup, “İnsanlık nasıl kurtulur?” diye soruyordu. Cemaleddin Afgani’nin sorusu ise “Bu ümmet nasıl kurtulur?” şeklindeydi.[9] Kurtuluş fikrinin İslam düşünce geleneğinde son derece köklü bir mazisinin olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlığın kurtuluş fikrini ve yolunu her daim içinde diri tutan İslam, bir yaşam modeli olarak kurtuluş çağrısı yapacak yegâne düşünce olarak duruyor. İslami hareket sadece Müslümanların kurtulduğu bir dünya için değil tüm insanlığın kurtuluşunu gerçekleştirecek bir reçete ile insanlığın önüne çıkmalı, insanlığın sonunu getirecek fücur karşısında erdemli insanlarla takvayı kuşanıp şeytanizmin tüm emellerini boşa çıkarmalıdır. Takva, Müslüman muhayyilesini aşıp inanç üstü bir kurtuluş reçetesine dönüşebilir. Toplumsal değişimi sağlayacak insanın kendisine, çevresine canlı cansız tüm varlıklara karşı ahlak ve erdeme dair temel dönüştürücü bir paradigma oluşturabilir.
[1]Ahmet Ağırakça, Değişim Dergisi, 1.sayı, Mart 1993, s. 40.
[2] Ekrem Keleş, Diyanet Dergisi,155. Sayı, s.18.
[3] Kur’an-i Kerim, Enfal Suresi, 29. Ayet-i Kerime.
[4] Mehmet Kürşat Atalar, Düşüncenin Okullaşması.
[5] Fatma Barbarosoğlu, İmaj ve Takva, s.13-21.
[6] Ali Özergin, İktibas Dergisi, Ocak 1995, s.28.
[7] Ali Özergin, İktibas Dergisi, Ocak 1995, s.29.
[8] Kur’an-i Kerim, Necm Suresi, 39. Ayet-i Kerime.
[9] Cihan Aktaş, İslâmcı Harekette Roman ’tik Huzursuzluk, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri.
