Sinema salonlarının şehirlerin merkezine yerleşmesi ve şehrin uzak yerlerindeki insanların bu salonları bir eğlence kültürü olarak benimsemesi, uzun vadede hem şehri hem de insanı dönüştüren bir durumdur.
Aşkın Yıldız

“İstanbul’un orta yeri sinema, Garipliğim mahzunluğum duyurmayın anama…” diyordu Orhan Veli İstanbul Türküsü şiirinde. Mânâ ikliminde çok anlamlar yükleyebileceğimiz bu satırlar, aynı zamanda İstanbul ve sinemanın birbiriyle olan uyumunu ve kültürel bir sentezin çağrışımını ifade etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu Türkiye Cumhuriyeti’ne evrilirken ortaya çıkan kamera bu geçişin ve dönüşümün de kaydını sinema ile tutmuştur diyebiliriz. Her ne kadar konuları itibariyle değişiklik gösterse de sonuç itibariyle sinema aslında kentsel bir deneyimdir. Sinema salonlarının şehirlerin merkezine yerleşmesi ve şehrin uzak yerlerindeki insanların bu salonları bir eğlence kültürü olarak benimsemesi, uzun vadede hem şehri hem de insanı dönüştüren bir durumdur. Paris, Berlin, New York, Roma ve Londra gibi şehirlerin önderliğinde, üçüncü dünya ülkelerinin başkentleri ve büyük şehirleri bu modern dönüşüme eklemlenmişlerdir. Bu dönüşümü yaşayan en önemli örneklerden biri de İstanbul’dur.
Türk Sinema Tarihi incelemesi bir anlamıyla İstanbul’un kentsel dönüşüm tarihini incelemek gibidir. Biraz eskilere gidersek sinema, Osmanlı İmparatorluğunun bir yandan çöküşü önlemeye bir yandan da Modernleşme ve Batılılaşma eğilimiyle yeniliklere uyum sağlamaya çalıştığı sancılı bir dönemde geldi bu topraklara. İlk durağı Yıldız Sarayı oldu ve ilk bakışta Frenk eğlencesi olarak görülse de sarayda yapılan gösterimler sinema için Osmanlı topraklarına giriş vizesi sayıldı. İlk film ve yönetmeniyle ilgili kaynaklar kesin bir şey söylemez. Ancak Manaki Kardeşler, Meravidis ve Weinberg isimleri Osmanlı topraklarındaki ilk film kayıtları için öne çıkan isimlerdir. 1914 yılında Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı adlı film, hala tam olarak çekilip çekilmediği bilinmese de sinema tarihçilerinin genel olarak kabul ettiği bir bilgi olarak geçmektedir.
Henüz sinemanın bizde eğlencelik bir uğraşı olduğu 1916 yılında, başkumandan vekili Enver Paşa Almanya ziyaretinde sinemanın ne kadar etkili olarak kullanıldığını gördü ve ülkeye döndüğünde ilk iş olarak Merkez Ordu Teşkilatını kurdu. Sonrasında İstanbul’da bir işletmeci olan, fotoğraf, fonograf ve kamera gibi teknolojik icatlarla ilgilenen ve bunların temsilciliğini yapan Sigmund Weinberg’i bu teşkilatın başına getirdi. Bu süreçte sinema, cepheden, savaş yerlerinden ve devletin en tepesinden resmi aktüel olayların kayıtlarını tutan bir kayıt makinesi hale geldi. Bu yıllarda sinemadaki ilk Türk ismi ordu mensubu olan Fuat Uzkınay’dı ve bu dönem Mondros Ateşkes Antlaşması’na kadar devam etti.
Sinemanın ülkemizde kültürel hayatımıza doğduğu yer İstanbul’dur. Beyoğlu henüz Cadde-i Kebir’ken, sinemayı keşfeden seyirciler opera ve tiyatroya gider gibi özel kıyafetlerle, hazırlıklar yapılarak gidiyordu sinemaya. Yıl 1920’ler…
Şimdiki adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları olarak bildiğimiz Dârülbedâyi Osmanî tiyatrolarının yönetmeni olan Muhsin Ertuğrul, yıllarca tek adam olarak sinemayı tekelinde tutmuştur. İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’ndaki tiyatro perdesi, sonrasında sanatsal ve estetik anlayış olarak sinema perdesini etkilemiş ve sinemada “Tiyatrocular Dönemi” olarak bilinen bu dönem 1940’lı yıllara kadar sürmüştür.
Beyoğlu, Cumhuriyet sonrası özellikle 1950’li yıllarda Saray Sineması, Melek Sineması, Lüks ve Sümer sinemalarıyla o döneme damgasını vuran sinema etkinliklerine ev sahipliği yapmıştır. Film izlemenin dışında gala geceleri o önemin sanatçıları ve işleyicileri için çok önemliydi. Bu gala geceleri çok özel gecelerdi. İstanbul sosyetesi ve yanı sıra ünlü oyunculara yaklaşmak, onları görmek ve mümkünse dokunabilmek isteyen halk bu gecelere akın ederdi. Bu geceler vali, emniyet ya da devlet tarafından özellikle düzenlenebilirdi. 1970’li yıllara kadar devam eden bu gelenekte ünlü oyuncular bir gecede dört-beş farklı sinemaya salonlarına çıkarılırdı. Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Erol Taş Zeki Müren ve Türkan Şoray gibi dönemin akla gelen oyuncuları o gecelerde şöhretlerine şöhret katarlardı.
Bu yıllardan günümüze kadar geçen süreçte sinema adına çok çeşitli işler yapılmıştır. Türkiye’de belki de bir örneğini izlememiş kimsenin kalmadığı meşhur Yeşilçam sineması, 1950 ve 1980 yılları arasında etkili olmuştur. 1963-1974 yılları arasında çekilen Western Sinema kopyası kovboy filmleri, 1971-1989 yılları arasında yüzlerce çekilen Arabesk Filmler furyası, Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan gibi yönetmenlerin başarılı çalışmalar ürettiği Beyaz Sinema ve Turist Ömer’den Recep İvedik’e kadar çok geniş bir yelpazede filmler yapılmıştır. Furyalar, yönetmenler, karakterler ve star oyuncu isimleriyle sayfalarca sürdürebileceğimiz sinema ajandasının belki de en önemli ortak noktası İstanbul’dur. İstanbul sinemaya piyasa anlamında üretim, gösterim ve dağıtım imkânı sunduğu gibi bunun yanında filmlere mekân olarak da büyük katkıda bulunmuştur. İstanbul birçok filme denizi, köprüsü, tren garı, sokak ve caddeleriyle mekân olmuştur. Adalar, Üsküdar, Beyoğlu, Galata- Pera, Boğaz, Bakırköy, Çamlıca, Fatih, Zeytinburnu… En gelişmiş semtinden, en varoş semtine kadar İstanbul Sinemada yerini almıştır.
Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” (1965) filmi Büyük Ada, Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” Haydar Paşa Tren Garı, Cüneyt Arkın’ın oynadığı “Vatandaş Rıza” nın (1979) açlık grevi eylemi Taksim Meydanı’yla adeta tamamlanır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ve aklımıza gelen her örnekte İstanbul’un filmlere ne kadar gerekli olduğunu müşahede edeceğiz.
İstanbul filmlerde ne kadar doğru işlenmiştir o ayrı bir konudur ancak sinemaya çok çeşitli imkânlar sağladığı bir gerçektir. Orhan Veli’nin “İstanbul’un orta yeri sinema” dediği kent ve üstüne hissettiği gariplik, mahzunluk bugün aynı değildir. Sinemanın ilk heyecanlarla sardığı 1920’lerle bugünkü İstanbul aynı İstanbul değil. Hiç şüphesiz toplum da aynı toplum değil. Sinema da imkânları bakımından aynı sinema değil. İstanbul’un her köşesi ayrı bir dünya her köşesi ayrı bir hikâye, ayrı bir sinemadır. Peyami Safa’nın Fatih’i ve Harbiye’si arasındaki uçurum şimdilerde nasıl bir hâl almıştır. Haliç, iki yakayı kültürel anlamda hâlâ derin olarak ayırmakta mıdır? Ve bir ucundan bir ucuna İstanbul’un sinemaya sunabileceği bir şeyleri kalmış mıdır? Bu sorular sinemaya sanatsal anlamda önemli şeyler katacağına inandığım, üzerinde düşünülmesi gereken önemli sorulardır.
İstanbul’un her anlamda silueti değişirken, sinema bu değişimi her filmde kayıt altına almış ve yıllarca süren bir İstanbul belgeseli çekmiştir. Şimdi siyah beyaz filmlerde kalan İstanbul görüntüleri artık geri gelmeyecektir. Böyle düşününce sinemanın icadı çok daha eskilerde mi olsaydı acaba diyorum…
