Münâcâtta bulunanın amacı bellidir: Her ne pahasına olursa olsun bağışlanmak. Öyleyse yapılacak iş, bütün içtenliğiyle huzura yönelip af dilemektir. Ama bunu yaparken şöyle bir mazerete sığınır şair: Bu dünya bir günâh bataklığıdır. İnsan iradesinin dışında bu bataklığın içerisinde bulmuştur kendini. Dolayısıyla günâhlarla çevrili dünyada tamamen günâha bulaşmadan bir hayat sürmek mümkün değildir.
Ali ÖZTÜRK
Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

De ki Rabbim size ne kıymet verir duânız olmasa[1]
Münâcât, (necv) nun, cim ve vav kök harflerinden türemiş, fısıldamak, gizlice konuşmak anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Dinî ıstılahta “Allah’a yalvarma, yakarma, niyazda bulunma, af dileme” demektir. Edebî bir kavram olarak ise “dinî anlamıyla örtüşür biçimde, bağışlanma talebiyle Allah’a dua etmeyi, yakarışta bulunmayı ihtiva eden çoğunlukla manzum biçimde yazılan eserleri” ifade eder. Bilgi ve tefekkür üzerine kurgulanan tevhid konulu manzumelere karşın münâcâtlar, şairin olanca samimiyetiyle, tekellüfsüz bir dille Yaratan’dan bağışlanma talebinin gönülden mısralara döküldüğü, şiiriyeti yüksek eserlerdir.
Allah’ın yüceliğine karşı kendisini aşağıya, en aşağıya konumlandıran ve bunun için de mübalağadan çekinmeyen bir üsluba sahiptir münâcât şairi. Yüce Allah’ın affediciliğine dair ne kadar sıfatı varsa, Rahman, Rahim, Gaffâr, Gafûr, Kerîm, Tevvâb, Afüvv… onun dilindedir. Dolayısıyla zilletin, hakîrliğin dibinden en ulvî mertebeye yönelen bu yakarış ifadelerinin yer aldığı münâcâtlar, sahibinin samimiyeti ve edebî yeteneği ölçüsünde lirizmin doruklarını yoklayan şiirlerdir. Az sayıdaki mensur örnekleri de biçim olarak düz yazı olmakla birlikte nazmı aratmayan bir müzikaliteye sahiptir. Sinan Paşa’nın (ö. 1486) ağır bir nesir diliyle kaleme aldığı Tazarru-nâme isimli meşhur eseri, mensur edebiyatın şaheserlerinden sayılır. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinin mukaddimesindeki “İlahî! Hamdini sözüme ser-tâc ettim, zikrini kalbime mirâc ettim, kitabını kendime minhâc ettim…” cümleleriyle başlayan münâcâtı da, bu türün en güzel örneklerinden biridir.
Münâcâtlar, divan ve mesnevilerde klasik tertibe uygun olarak genellikle tevhidlerden sonra müstakil bir şiir olarak yer alırlar. Eser, bazen doğrudan bir münâcâtla başlayabilir. Kimi zaman da şair tevhid olarak başladığı şiirini münâcât olarak sonlandırır. Klasik tertip böyle olmakla birlikte divan yahut mesnevinin herhangi bir yerinde münâcât konulu şiir bulunması mümkündür. Hele mutasavvıf şairlerin divan ve mesnevilerinde sıkça bir duâ/yakarış manzumesiyle karşılaşmak şaşırtıcı değildir. Aziz Mahmud Hüdayi’nin (ö. 1628) âdeta bir münâcât güldestesi hüviyetindeki divanının sonunda yer alan şu müfredi, şairin her an yakarış hâlinde olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir:
Mücrim ü âsî kulundan bir günâh eksik değil
Anınçün yâ ilâhî bir gün âh eksik değil[2]
Münâcâtta bulunanın amacı bellidir: Her ne pahasına olursa olsun bağışlanmak. Öyleyse yapılacak iş, bütün içtenliğiyle huzura yönelip af dilemektir. Ama bunu yaparken şöyle bir mazerete sığınır şair: Bu dünya bir günâh bataklığıdır. İnsan iradesinin dışında bu bataklığın içerisinde bulmuştur kendini. Dolayısıyla günâhlarla çevrili dünyada tamamen günâha bulaşmadan bir hayat sürmek mümkün değildir. Ama bu tabii durumun muharref Hristiyan teolojisindeki asli günâh ile ilgisi olmadığını söylemeye gerek bile yok. Zira İslam inancına göre insan günâhsız olarak doğar ve temyiz yaşına gelinceye kadar da fiillerinden sorumlu tutulmaz. Ne var ki yeryüzü imtihan alanıdır ve insan da günâh işlemeye meyillidir. Onu günâh çukurundan çıkaracak olan imkân ve kabiliyeti de kendisine bahşeden yaratıcısıdır. Her ne kadar iradesi dışında dünyaya gönderilmişse de bu dünyada yaşaması irade ile mümkündür. Dolayısıyla insana düşen, yaratıcısını tanıyarak O’nun koyduğu sınırlara riayet etmesi ve günâhlarda ısrarcı olmayıp istemeyerek işlenen kötü fiillerden dolayı af dilemesidir. Dahası tövbesinde sâdık kalıp azim ve kararlılık göstermesidir.
Türk dinî edebiyatının eskisiyle yenisiyle münâcâtı konu edinen eserler bakımından azımsanmayacak bir müktesebata ve zengin bir muhtevaya sahip olduğu kesinlikle söylenebilir.[3] Metinlerin içeriğine bakıldığında şairlerin şiir yazmış olmak, sadece edebî geleneğin bir ritüelini yerine getirmiş olmak için değil de bağışlanmak için kemal-i tazimle doğrudan Allah’a hitaben yazdıkları aşikârdır. En azından büyük çoğunluğu için bunu söyleyebiliriz. Türkçenin kurucu şairi Yunus Emre’nin,
Hak Çalab’um Hak Çalab’um sencileyin yok Çalab’um
Günâhluyam yarlıgagıl iy rahmeti çok Çalab’um[4]
dizeleriyle başlayan münâcâtında bu samimiyeti hissetmemek mümkün değildir.
Şairlerin en önemli ilham kaynağı, Yüce Rabbimizin kullarına nasıl dua edeceklerini bizzat öğreten Fatiha Suresi başta olmak üzere peygamber ve salih kullarının dualarını muhtevi Kur’ân ayetleridir. Sevgili Peygamberimizin duaları da en büyük arzusu Hakk’ın rızasını kazanmak ve bağışlanmak isteyen müminler için örnek teşkil etmiştir.[5] Mümin bir kulun bu fani dünyadaki en büyük arzusu, affa nail olmaktır. Bunun yolu da boyun büküp, kemal-i tazim ve samimiyetle af dilenen kapının yüceliği, dileyenin acizliği, ısrarı, samimiyeti, af edicinin verdiği sözler -ki bu sözler af dileyenin en büyük ümididir- dile getirilir. Hatta büyüklerin dikkatini celb edip istediğini yaptırmaya çalışan çocuk misali türlü naz ve niyaz ile yaradanın affına mazhar olma dilerler.
Sinan Paşa ünlü Tazarru-nâme’sinde “İlâhî! Âsîlere azâb itmek adl ise, afv etmek dahi ahdindir. İlâhî! Mücrimlere ikâb itmek hakk ise, bağışlamak dahi va’dindir.”[6] diyerek Cenâb-ı Hakk’ı adeta affetmeye zorlamaktadır. Haşa Allah herhangi bir şeye zorunlu tutulmaktan münezzehtir. Ancak Allah isterse kendi kendini zorunlu tutabilir. Alvarlı Efe olarak bilinen Erzurumlu Muhammed Lutfi’nin naz makâmında “ Sana güçlük mü var ey şâh-ı kerem-mu’tâdım” diyerek seslendiği gibi hiçbir şey, ama hiçbir şey Allah için zor değildir. Yine Alvarlı Efe’nin,
Kerem kıl kesme sultânım keremin bî-nevâlardan
Kerem-kâne yakışır mı kerem kesmek gedalardan[7]
dizelerini de ısrarcı ama naif bir serzenişin ifadesi olarak okumak mümkündür. Cahit Zarifoğlu’nun “Sultan” şiirindeki “Sana zorsa bırak yanayım / Kolaysa esirgeme” mısralarındaki zarif sitemini de bu minvalde düşünmek lazımdır. Kulun böylesine ısrarlı talebinin gerisinde yatan sebep de yaratıcının vadidir. Af dileyenin en önemli dayanağı odur. Çünkü duaya icabet edeceğini bildiren[8] Yüce Rabbimiz kulunun kendisine yalvarılmasından müşteki değil, bilakis memnundur.
Adlî mahlasıyla şiirler yazan derviş padişah olarak da bilinen II. Bayezid (ö. 918/1512), gerçek padişahlığın ancak Allah’a kulluk etmekle mümkün olabileceğini belirttiği münâcâtında Cenâb-ı Hak’tan af dilerken “Ben ettim onu ki bana yaraşır / Sen eyle onu ki sana yaraşır.”[9] diyerek kulun günâha düşüp af dilemesi kul olmanın gereği olduğu gibi, affediciliğin de Yüce Allah’ın şanından olduğunu ifade etmektedir. Bahtî mahlasıyla şiirler yazan l. Ahmet’in (ö. 1026/1617), 14 yılı padişahlıkla geçen 28 yıllık ömrüne sığdırdığı divançesi, beş adet münâcât ile başlamaktadır. Çocuk denecek yaşta devlet işlerinin ağır yükünü omuzlayan bu genç padişah, maddi âlemin sultanlığını elinin tersiyle iterek şöyle niyaz edecektir:
Bana lutfun ile eyle tecelli
Bu tâc ü taht ile gelmez tesellî
Hudâyâ eyleyüp ihsân-ı küllî
Beni kıl âlem-i ma‘nîde sultân[10]
“Hüküm ile fermân senin yâ Rabbenâ”[11] diyerek Hakk’a yalvaran divanın başında yer alan 13 adet münâcâtıyla ll. Mahmud’un kızı Adile Sultan da (ö. 1899) bu kervanda yerini almıştır.
Şiir, duygu ve düşünceleri etkili bir biçimde anlatma sanatıdır. Hüner göstermek için değil ama samimiyetle yazılan bu şiirlerin edebî hafıza da unutulmayacak bir yer edindiği görülmektedir.
Kendi günâhlarının çokluğunu anlatmak için Priştineli Mesihî bakın nasıl bir akıl yürütüyor:
Biz kadar ehl-i sevâb olmayısar mahşerde
Ger hatamıza bedel eyleyesin lutf u ‘atâ[12]
Eğer, diyor Mesihî, günâhlarımızı affedip bedel olarak bize lütuf ve ihsan eyleyecek olursan yarın kıyamet gününde hiç kimse bizim kadar sevaba sahip olmayacak demektir. Azmizade Hâletî ise,
Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime
Anı ur âteşe benim yerime[13]
mısralarıyla, “Yâ Rab! yarın kıyamet gününde kara kaplı amel defterime bakıp da beni cezalandırma, benim yerime onu ateşe ver” diyerek, hem günâhlarının çokluğunu hem de kendinin yerine kara kaplı amel defterinin yakılarak günâhlarının silinmesini talep etmiş oluyor.
Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk mesnevisinde Allah’ın acz’i kullarına bir nimet olarak verdiğinden bahseder. Ona göre, iyi ki aciz varlıklarız; Yüce Allah’ın evsafını, nimetlerini anmaya gücümüz yetmez. Her nimetin şükrü olduğu gibi aciz varlıklar oluşumuza da şükr etmemiz lazımdır. Sonuçta acziyet affa vesile olmuştur:
Ammâ ki zebân-ı aczimiz var
Vasfında beyân-ı aczimiz var
İnsâf ile ger olursa dikkat
Ni’met mi degildir acze ruhsat
Her bir ni’amın senâsı lâzım
Bu bahsde şükr olur mülâzım
Bundan dahi aczimiz hüveydâ
Afvetdi yine Cenâb-ı Mevlâ[14]
Münâcât konulu şiirler, sadece kişisel bağışlanma amacıyla yazılanlarla sınırlandırılamaz. Özellikle son yüzyılda İslam Coğrafyasının içinden geçtiği buhranlı/çalkantılı dönemlerin tesiriyle topyekûn Müslümanların kurtuluşunu konu alan münâcât formunda şiirler yazılmıştır. Mehmet Akif’in Tevhid Yahud Feryad’ı, Arif Nihat Asya’nın “Biz kısık sesleriz… minareleri / Sen, ezansız bırakma, Allah’ım!” dizeleriyle başlayan münâcâtı böyledir. Hatta İstiklal Marşı’mızın “Rûhumun senden, ilâhî, şudur ancak emeli:” mısraı ile başlayan kıt’ası da bu nevi bir münâcâttır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, şairin fikri, zikri, şükrü ve dahi duası, şiir iledir. Belki şiire en fazla yakışanı da duadır. Münâcât, şairin bir nevi arzuhâlinin, Yüce Allah’a olan teslimiyetinin, af umudunun O’ndan başka çalacak kapı, varacak makam olmamanın bilinciyle en naif kelimelerle, en samimi duygularla kayda geçirilmesidir. Türk dinî edebiyatının en çok sevilen ve besteleri yapılan bu türdeki eserlerine bir nebzecik değinmiş olduk. Yazımızı, mürşidi Zeynüddin Hâfî’nin (ö. 1435) “Bir Aşk kütüğü yakıp, diyâr-ı Rûm’a attık.” diyerek Anadolu’ya gönderdiği Abdurrahim-i Merzifonî’den (ö. 1466) bize ulaşan şu tek beyitlik câmiulkelim münâcât ile sonlandıralım:
Tövbe yâ Rab hatâ yoluna gittiklerime
Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime[15]
[1] Furkan Sûresi, 25/77.
[2] Azîz Mahmûd Hüdâyî, Dîvân (Haz. H. Kâmil Yılmaz), Hüdâyi Vakfı Yayınları, İstanbul 2018, s.374.
[3] Türk Münâcât Edebiyatı ile ilgili şu eserlere bakılabilir: Hasan Aksoy, “Münâcât”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. VI, İstanbul 1981, s. 468; Cemâl Kurnaz, Münâcât Antolojisi, TDV Yayınları, Ankara 1992; Abdülhakim Koçin, Türk Edebiyatında Münâcât, TDV Yayınları Ankara 2011.
[4] Yunus Emre, Dîvân-ı İlâhiyât (Haz. Mustafa Tatçı), Eskişehir Valiliği, Eskişehir 2014, s. 342.
[5] Ayet ve hadislerde münâcât örnekleri için bkz. Alparslan Kartal, “Bir Nebevî Gelenek Olarak Münacât ve Ebu’l-Hasan Harakânî’nin Yeni Bulunan Bir Münacâtı” Turkish Studies, Volume 13/2 Winter 2018 ss. 491-515.
[6] Sinan Paşa, Tazarru’-nâme Yakarışlar Kitabı, (Haz. Mertol tulum), Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2014, s. 183.
[7] Hâce Muhammed Lutfî, Nazlı Niyazlar, (Haz. Hüseyin Kutlu), Damla Yayınevi, İstanbul 2005, s. 123.
[8] “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim…” Mü’min Sûresi, 40/60.
[9] Adlî, Dîvân (Haz. Yavuz Bayram), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara 2018, s. 39.
[10] Bahtî (Sultan l. Ahmet), Dîvân (Haz. İsa Kayaalp), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara 2019, s. 20.
[11] Âdile Sultan, Dîvân, (Haz. Hikmet Özdemir), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1996, s. 171.
[12] Mesihî, Dîvân, (Haz. Mine Mengi), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara 2020, s. 20.
[13] Azmizâde Hâletî, Dîvân (Haz. Bayram Ali Kaya), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara 2017, s. 54.
[14] Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk (Haz. Muhammet Nur Doğan), Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), Ankara ty, s. 54.
[15] Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri l (Haz. M. A. Yekta Saraç), Tüba Yayınları, Ankara 2016, s. 121.
