İMAM ŞÂMİL’İ ANLAMAK

İslâm âleminde zor zamanlarda ortaya çıkan ve umutların tükendiği anda “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyerek mücadele eden liderlerden biri de İmam Şâmil’dir.

Mustafa Özsaray

Dr. Öğr. Üyesi, FSMVÜ İslâmî İlimler Fakültesi

Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminden itibaren İslâm âleminin yükselen yeni güçler karşısındaki pasif, edilgen ve ezik tavrı Türkiye’nin son yıllardaki çabası dışında hâlâ devam etmektedir. Ancak şurası sevindiricidir ki, Türkiye bugün küresel güçlere karşı dik bir duruş ortaya koyup bölgesinde ve dünya çapında lider ülke olma yönünde adım adım ilerlerken, İslâm âleminde halklar arasında kaybolan umudun da yeniden doğuşuna öncülük etmiş olmaktadır.

Türkiye’nin onurlu dik duruşu ve bunun neticesinde bölgesel ve küresel aktörlüğe güçlü bir şekilde geçiş siyasetinin kalıcı olabilmesi ve bu anlayış ve siyaset tarzının gelecek kuşaklara aktarılması ise 21. yüzyıl gençliğinin bu ruhu benimsemesiyle mümkün olacaktır. Burada her türlü zorluğa karşı, ne kadar imkânsızlık olsa da zulüm ve boyunduruğu kabul etmeme, zalimlere karşı hakkı savunup bu uğurda mücadele etme, her türlü vesayete karşı çıkma, siyasi ve kültürel özgürlüğe sahip çıkma ve “Ben de varım!” diyebilme önem arz etmektedir. Özgürlüğün değerini takdir etmek için ise bu uğurda mücadele eden liderleri iyi anlamak gerekir.

İslâm âleminde zor zamanlarda ortaya çıkan ve umutların tükendiği anda “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyerek mücadele eden liderlerden biri de İmam Şâmil’dir. Şâmil, Rusya tarafından zihinlerin ve toprakların işgal edilmesini asla kabul etmeyip milli ve manevi dinamikleri harekete geçirerek özgürlük mücadelesi veren Kafkas imamlarının son temsilcisidir. 19. yüzyılda onun liderliğinde verilen olağanüstü direniş sadece Kafkasya için değil, aynı zamanda Müslümanların hilafet merkezi konumundaki İstanbul içindir. Bundan dolayı zamanında onun direnişi İslam âleminde büyük bir heyecan oluşturmuştur.  

Rus işgaline karşı Kuzey Kafkasya’da verilen savaş ortamında doğup büyüyen Şâmil, çocukluk ve gençlik yıllarında içinde yetiştiği dînî çevrede meşhur olan ilim ve irfan ehlinden hem şeriat ilimlerini, hem de tarikat ilimlerini öğrendi. İlim ve irfan eğitimini gazavât olarak meşhur olan Kuzey Kafkasya bağımsızlık hareketinin içinde mücadele ederek alan Şâmil’in doğuştan gelen liderlik karakteri zamanı gelince ortaya çıkmaya başladı. Nihayet askeri ve siyasi yetenekleri onun bu hareketin başına geçmesini sağladı. Şâmil şeriat ve tarikat ilimlerini bilen bir âlim ve şeyh, askeri yetenekleri olan bir kumandan ve siyaseti bilen bir liderdi. Bu sebeple İmam Mansur ile başladığı kabul edilen, İmam Gazi Muhammed ile ikinci dönemini yaşayan Kuzey Kafkasya gazavât hareketinde yer alan Şâmil, İmam Gazi Hamzat’tan sonra imamlığa seçildi.

İmam Şâmil’in gazavât hareketinin başına gelmesinin sebeplerine bakıldığında öncelikle onun iyi bir eğitim görmesinin yanı sıra gazavâtın lider kadrosunun yanında yer alması söylenilebilir. Şâmil gazavât lideri olunca bu hareketi Kuzey Kafkasya coğrafyası üzerinde devletleştirme evresine geçirmiştir. Tabii ki bunu yaparken çağın gereklerine adapte olmakta da gecikmemiştir. İmam Şâmil imamlığa seçildikten sonra törelere bağlı yönetim anlayışını ve bunun oluşturduğu sosyal ve siyasi düzeni ortadan kaldırmış, şeriat kurallarına dayanan ve bununla birlikte çağın modern devlet teşkilat sistemlerinden esinlenen tamamen Kuzey Kafkasya’ya özgün yeni bir devlet teşkilatı kurmuştur.

Şâmil’in kurmaya çalıştığı devlet teşkilatına dair bazı bilgileri Hasan el Kadarî’nin Âsâr-ı Dağıstan adlı eserinde buluyoruz. Onun verdiği bilgilere bakacak olursak, Şâmil’in kurduğu yeni devlet sisteminde en üst mercide kendisi imam, yani devlet başkanı olarak bulunmaktaydı. Kuzey Kafkasya’nın doğal bölgelerine atanan naibler sosyal düzeni tesis etmekle görevli idiler. Otuz iki naibin maiyetinde aylıklı memurlar vardı. Adalet sisteminin tesisi için ise kadılar atanmıştı. Naibler adaletin sağlanması hususunda davaları takip etmekle birlikte kadılar bu konuda karar mercii idi. Kadıların üzerinde müftülük bulunmakta, onlar da naibe karşı sorumlu idiler. Naibler ve müftüler, çözemedikleri bir problemle karşılaştıklarında Şâmil’e müracaat etmekteydiler. Bununla birlikte halk doğrudan Şâmil’e de müracaat etme hakkında sahipti. Pazartesi ve Salı günleri davalı ve davacıların şikâyetleri dinlenirdi. Devleti ilgilendiren girift meselelerin halli için âlimler şurasını toplardı. Böylece hanların hükümleri kalmamıştı. Getirdiği yeni teşrifat kaideleri gereğince astlar üstlerinin karşısında ayakta durur ve papağını çıkarırdı. Naibler, âlimler ve askerlerin derecelerine göre işaretleri olan özel kıyafetleri vardı. Cesaret ve yiğitliğiyle öne çıkanlara madalyalar takılırdı. Gümüş madalyada “Sonunu düşünen kahraman olamaz”, altın madalyada ise “Cesur olan aman dileyene kılıç kaldırmaz” yazıları vardı. Devletin hazinesi olan beytülmalin geliri zekâttan, humustan, ganimetlerden ve halktan toplanan vergilerden oluşmaktaydı. Askeri teşkilat aylıklı kayıtlı askerlerden meydana gelmekteydi. Bunların onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi rütbeleri ve resmi kıyafetleri vardı. Gerektiğinde oluşturulan gönüllü milis güçler de düşmana karşı savaşmak zorundaydı. Ülke savunması için top döktürüyor, barut imal ettiriyor ve maden tedarik ediyordu. Rus ordusundan kaçan ve Avarya’da toplanan askerlere iyi davranıyor ve barut imalinde, inşaat işlerinde ve geometrik hesap işlemlerinde onlardan yararlanıyordu.[1]

Burada verilen bilgilerden şu sonucu çıkarabiliriz: Şâmil, bilinenin aksine sadece dağlarda Ruslara saldırıp kaçan basit bir çete teşkilatı şeklinde hareket etmiyordu. O, Kuzey Kafkasya’da kendi iradesini kendi belirleyen bağımsız bir devlet kurmuştu. Verilen bilgilerde Resûlullah (s.a.v) ve dört halifesinin tesis ettiği İslâmî devlet anlayışında yer alan bazı ilkeleri gördüğümüz gibi dönemin modern devlet sistemlerinde bulunan teşkilat kurallarını da görmekteyiz. Şâmil’in burada İslâmî kurallara bağlı kalmakla birlikte ihtiyaca binaen yeni içtihatlara başvurduğunu anlıyoruz. Bu da bize onun zamanı okumayı bilen, öngörülü, karar alabilen ve uygulayabilen iyi yetişmiş bir lider olduğunu göstermektedir.

Şâmil’in liderliği ve yönetim anlayışı emirname türündeki kısa mektuplarından da takip edilebilmektedir. Mektuplarından anlaşıldığına göre o, ülkesinde Rahman’ın şeriatını tesis etmek istiyordu. Allah ve Resulüne meydan okuyan herkesle galip gelinceye ve öldürülünceye kadar savaşacağını söylüyordu.[2] Geleneksel olarak ülkede söz sahibi olan kimselerin kendisine tabi olmaları için emirler gönderiyordu. Bunu yaparken Peygamber Efendimizin “Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et” hadisini delil getiriyordu.[3] Muhtaç durumda olanların gözetilmesine çok önem veriyor[4] ve toplanan zekâttan ihtiyacı olanlara verilmesini istiyordu.[5] Allah yolunda her an hazırlıklı olunmasını ve gafletten uzak durulmasını emrediyordu.[6] İşlerini yürütürken istişare yapmaya özen gösteriyordu.[7] Bazı âlimlerin öğrencilere ders vermek üzere evde kalmasını istiyordu.[8] Amir olarak atadığı kişilere mutlak itaat edilmesini emrediyordu. Çoh kalesinin yapımında amir olarak atadığı Gazi Muhammed’e itaat hususunda şöyle emretmişti: “Değerli kardeşimiz Gazi Muhammed’i Çoh kalesinin yapımında sizlere amir kıldım. Ona itaat ediniz; emirlerine ve yasaklarına boyun eğiniz. Sizi çağırdığında ona gidiniz ve sizden rica ettiğinde adamlarınızı ona gönderiniz. Bu (kale) işi bitinceye kadar böyle olsun. Emri, diken üzerine oturmaktan daha zor olsa dahi ona isyandan sizleri sakındırırım.”[9] Naib olarak seçtiği kişilerin ilim ve ehliyet sahibi olmalarına ve tanınır kişilerden olmasına önem veriyordu.[10] Yine Hirak topluluğuna atadığı naibi İbrahim’i kendisine bağlı, güvenilir, adil, metin ve zengin ile fakir arasında ayrımcılık yapmayan biri olarak tanıtıyor ve ona tabi olmalarını istiyordu.[11] “Yöneticilere düşen halkın işlerini nizam gereğince çözmektir, yoksa zorla ve kaba güçle değil”[12] sözüyle yöneticilerin nizama bağlı kalmalarını istiyordu. Bununla birlikte onları teftiş sistemi de kurmuştu. Naibleri müfettişler ile kontrol ettiriyordu. Bu konuya dair naiblere gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Mesele şu ki; geçen yıl size, durumunuza ve hareketlerinize bakması, teftiş etmesi için ve vilayetleriniz arasındaki çalışmaları araştırması için bazı zamanlar size güvenilir elçiler göndereceğimize dair söz vermiştik. Şimdi bu iş için güvenilir muttaki kardeşimiz Talha’yı gönderiyoruz. Onu dinleyiniz, ona boyun eğiniz ve vaaz ve nasihatini kabul ediniz. Dünya hayatı sizi gururlandırmasın! Gerçekten dünya hayatı çok hızlı tükenmekte ve bozulup gitmektedir.”[13] Âlimlerin emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker/iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma hususunda çalışmasını istiyordu.[14] İstihbaratı büyük bir iş olarak tavsif ediyordu. Bir davete icabet edip etmeme hususunda kararsız kalması sebebiyle davet edenler hakkında istihbarat toplanmasını emrediyordu.[15] Bu konudaki hassasiyeti, darülharpte olanların haberlerinin iyice dinlenmesi talimatından anlaşılmaktadır.[16]

Şâmil aynı zamanda ilim ve irfan sahibi idi. Ona şeyh denmesinin sebebi Nakşibendi tarikatından şeyhlik icazetine sahip olması idi. Bununla birlikte o pratikte ne müderrislik ne de şeyhlik yaptı. Çünkü Şâmil daha çocukluk yıllarından itibaren savaş ortamında yetişti, gençliğinde cephelerde yer aldı ve olgunluk yaşında ise imam, yani devlet başkanı oldu. Al-Kadarî’nin verdiği bilgilere bakacak olursak O, “Halk arasında şer’î akaidi yerleştirdikten sonra Nakşibendi Tarikatı’nın düzenli ve kurallara uygun olarak yürütülmesi için de çaba sarf etti. Dağıstan’daki çeşitli yönetim gruplarını şeriat ve tarikat yolunda yekvücut eyledi.”[17]

İmam Şâmil’in mücadelesi kökleri itibarıyla İmam Mansur’la başlayan gazavât hareketine dayanmakta idi. İmam Mansur’u ortaya çıkaran gaye ne ise, İmam Gazi Muhammed’i bayrak açmaya sevk eden amaç ne ise, İmam Hamzat’ı beyliği bırakıp gazaya sevk eden emel ne ise İmam Şâmil’i bağımsızlık için devletleşmeye götüren hedef de aynı idi. Şâmil, Hz. Ömer zamanındaki fetihlerle İslâmla tanışan Kuzey Kafkasya’nın Dağıstan bölgesinden başlayarak Çerkesya’ya uzanan topraklarda bağımsız bir devlet kurmuştu. O, Allah’ın nusratıyla Rus işgalinin son bulacağını ve hürriyetine düşkün Kafkasların kendi iradelerine sahip olarak Hazar’dan Karadeniz’e uzanan kadim topraklarında bağımsız olarak yaşayacaklarına inanıyordu. Bu düşünce ile uzun yıllar gaza eden Şâmil, 1853’te çıkan Kırım Savaşı sebebiyle Rusların ülkelerinden çıkarılması noktasında iyice umutlanmıştı. Şâmil, 13 Aralık 1853 tarihli mektubunda, Osmanlı Devleti’nin zor durumda kaldığı için barış isteğinde bulunan Rusya’ya inanmamasını istiyor ve o taraftan sizler, bu taraftan bizler kendilerini ortalığa alıp Kafkasya’dan kovarız, inancını ve iradesini ortaya koyuyordu.[18]

Şâmil, bu umutla 1853-1856 arasında mücadeleyi hızlandırdı ve önemli başarılar kazandı. Ancak Kafkasya’nın Rus işgalinden kurtarılması noktasındaki heyecanlı bekleyiş 1856 Paris Antlaşması’nın savaşa taraf devletler tarafından imzalanması ve bu antlaşmaya Şâmil liderliğindeki Kuzey Kafkasya’nın dâhil edilmemesi hayal kırıklığına sebep oldu. Şâmil’in vekili sıfatıyla kayınpederi Şeyh Cemaleddin Efendi tarafından Sultan Abdülmecid Han ve devrin sadrazamına gönderilen iki ayrı Arapça mektupta hem Şâmil’in gayesi hem bu gayenin gerçekleşmemesinin sebebi ve yaşanan hayal kırıklığı açıkça ifade edilmektedir. Seyyid Cemâleddin Efendi bu mektubunda, Osmanlı askerlerinin gelmesini bekleyip birlikte Allah’ın dinini yüceltmek için Rusya ile savaş ve cihad hazırlıkları yapmayı ve buna dair çıkacak fermanın gereğini yapmayı beklerken barış yapılmasına karar verildiğini; kendilerinin bu barışa dâhil edilmediğini ve unutularak metruk bırakıldıklarını işittiğini ve yapılan barışta unutulmuş olmalarına hayret ettiğini, bundan dolayı son derece üzüntü duyarak gayretlerinin kırıldığını ve buna rağmen “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn” demekten başka tesellileri kalmadığını ve başka çareleri olmadığı için savaşa devam ederek Rus saldırılarını püskürttüklerini belirtmişti.[19] Seyyid Cemaleddin en-Nakşibendî’nin padişah ve Osmanlı Hükümeti’ne gönderdiği iki arizada belirttiği isteklerine izin verilmesinin kabul edilemeyeceği ve adı geçen zatın İstanbul’a gelen oğlu Abdüllatif Efendi’ye güzelce cevap verilerek hoş ve memnun olarak geldiği yere iadesine dair 27 Şaban 1274/ 12 Nisan 1858 tarihli Sadaret tezkiresi çıkmıştır.[20]

Paris Antlaşması ile bozulan dengeler üzerine Şâmil, bağımsızlık amacına ulaşamadı. Hatta 1859’da esir düştü ve vatanından ayrı kaldı. Bu üzüntü verici duruma rağmen O, her halde Allah’a teslim olmuş bir zat olduğundan bu durumu da takdir-i ilahiye bağlıyor ve esarette iken Muhammed Emin’e gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Mesele şu ki Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiriyle düşmanların ellerine esir düştüm. Mukadder olan değiştirilemez ve bundan sakınmak da kaderi etkilemez.”[21]

Esarette iken Şâmil’in bir tek isteği kalmıştı artık, o da hac vazifesini yerine getirmekti. Esaretten kurtulduktan sonra bu niyetle önce İstanbul’a gelen Şâmil, bir süre sonra Hicaz’a gitmiş ve hac vazifesini eda ettikten sonra Medine’de son nefesini vermiştir. Mübarek naşı Medine’de Cennetü’l-Bakî’ye defnedilmiştir. İmam Şâmil’in esaretten kurtulduktan sonra önce İstanbul’a gelip oradan Hicaz’a gitmesi ve Medine’de yerleşip orada vefat etmesi Müslümanlara bir mesaj vermekteydi. O, bu yolculuğuyla Müslümanların Resûlullah’ın manevi mirası, yani İslâm kardeşliği şuuruyla hareket edilmesi gerektiğini göstermiş olmaktaydı. Ne kadar zor şartlar olsa da Allah’ın dinini yüceltmek için mücadele edilmeliydi. Nitekim dönemin Müslümanları onu her uğradığı yerde saygıyla karşılıyordu. Bunun sebebi Müslümanların toprak kayıpları ile birlikte kültürel olarak da Hristiyan dünyanın tahakkümü altına girmeye başlamasından doğan hoşnutsuzluktu diyebiliriz. Dünya Müslümanları zalimlere haddini bildirecek bir lider arıyordu ki Şâmil’de bu ruhu hissediyorlardı.

Şamil’in mücadelesinin hepimize örnek olması niyazıyla kendisini rahmet ve mağfiretle anıyoruz.

Kaynakça:

Başkanlık Osmanlı Arşivi İrade Dâhiliye (BOA. İ. DH. 304/19277-1).

Başkanlık Osmanlı Arşivi Hariciye Mektubi (BOA. HR. MKT. 234/64-1).

Al Kadarî, Hasan. Âsâr-ı Dağıstan. çev. Musa Ramazan. Şâmil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını. İstanbul 2003.

Dağıstan Araştırmaları Merkezi-Rusya Bilimler Akademisi (DAM-RBA). Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu. çev. Fikret Efe. Şule Yayınları. İstanbul 2002.

Özsaray, Mustafa. Kuzey Kafkasya İmamı Şeyh Şâmil. Kafkas Vakfı Yayınları. İstanbul 2021.


[1] Hasan al Kadarî, Âsâr-ı Dağıstan, çev. Musa Ramazan, Şâmil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını, İstanbul 2003, s. 119-120.

[2] Dağıstan Araştırmaları Merkezi-Rusya Bilimler Akademisi (DAM-RBA), Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, çev. Fikret Efe, Şule Yayınları, İstanbul 2002, s. 84-85.

[3] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 86-87.

[4] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 89.

[5] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 148.

[6] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 95,97.

[7] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 103.

[8] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 105.

[9] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 111.

[10] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 116.

[11] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 182.

[12] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 127.

[13] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 162.

[14] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 132-133.

[15] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 134.

[16] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 150.

[17] Hasan al Kadarî, Âsâr-ı Dağıstan, s. 121.

[18] BOA. İ. DH. 304/19277-1.

[19] Şeyh Şâmil Efendi’nin vekili, Dağıstan ahalisinin mürşidi ve Nakşibendî tarîkatından Seyyid Cemâleddin Efendi imzasıyla 1 Rebîülevvel 1274/20 Ekim 1857 tarihli Sultan Abdülmecid Han’a yazılan Arapça mektubun (BOA. HR. MKT. 234/64-7) tercümesini (BOA. HR. MKT. 234/64-2) daha önce yayınlamıştık. Bkz. Mustafa Özsaray, Kuzey Kafkasya İmamı Şeyh Şâmil, Kafkas Vakfı Yayınları, İstanbul 2021, s. 54.

[20] BOA. HR. MKT. 234/64-1.

[21] DAM-RBA, Şeyh Şâmil’in 100 Mektubu, s. 291.