VELÂDET ŞİİRLERİ

Doğum yeri ve doğum zamanı manalarına gelen mevlid kelimesi, edebî ıstılahta ise Hz. Peygamber’in doğumu başta olmak üzere nübüvveti ile ilgili bazı önemli hadiseleri anlatan, genellikle mesnevi biçiminde yazılan manzum eserleri ifade eder.

Ali ÖZTÜRK

Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Bu şeb hurşîd-i evreng-i risalet geldi dünyâye

Muhammed Mustafa’nın nûru saldı âleme sâye

Abdurrahman Refîa Efendi (ö. 1132/1720)

İslâm kültüründe Hz. Peygamber’in doğumuna özel bir önem atfedilmiş ve bu kutlu hadisenin vuku bulduğu gün ve gece, yüzlerce yıldan beri çeşitli etkinliklerle yâd edilmiştir. Bu kıymetin bir alâmeti olarak Türk dinî edebiyatında doğum olayını merkeze konumlandıran “mevlid” adıyla bir edebî tür meydana getirilmiştir. Doğum yeri ve doğum zamanı manalarına gelen mevlid kelimesi, edebî ıstılahta ise Hz. Peygamber’in doğumu başta olmak üzere nübüvveti ile ilgili bazı önemli hadiseleri anlatan, genellikle mesnevi biçiminde yazılan manzum eserleri ifade eder.

Siyer bilginleri Hz. Peygamber’in dünyaya gelişlerini etraflıca tasvir etmişlerdir. Özellikle, Hz. Peygamber’in doğduğu gece, aile evinde ve çevresinde yaşananlar ile yakın coğrafyalarda meydana gelen olağanüstülüklere dair rivayetler,[1] mevlid nevi eserler için bilgi ve ilham kaynağını oluşturur. Bu rivayetlerin tarihî kıymetinden bağımsız olarak söyleyecek olursak, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in (as) dünyayı teşrif etmesi, tek başına fevkalade önemli bir olaydır. Tarihî her büyük varoluşun milletlerin ruhunda meydana getirdiği teheyyüç gibi bu kutlu hadise de mâşeri şuurda mâkes bulmuş ve büyük bir edebiyatın neşvünema bulmasına zemin oluşturmuştur. Doğum; tıpkı vefat, olağanüstü hâller gibi insandaki heyecanı doruklara taşıyan olaylardandır. Ancak aniden meydana gelen hadiselerde kendiliğinden ortaya çıkan duygu yoğunluğu gibi değil; beklenen bir hadisenin vuku bulması ile biriken bir coşkunun dışavurumu şeklinde tezahür eder. Hz. Peygamber’in doğumuna şahit olmamış kimseler açısından ise bilgi, tefekkür ve teemmüle dayalı olarak ortaya çıkan muhabbet hissi olarak görülmelidir.

Hz. Muhammed, doğduğu tarih, kesine yakın bir şekilde ay, gün ve yıl olarak tahmin edilebilen tek peygamberdir. O, 20 Nisan 571 (9 Rebiülevvel) yahut 17 Haziran 569 (12 Rebiülevvel) tarihinde Mekke’de dünyaya gelmiştir.[2] Hz. Peygamber’in bir Pazartesi günü doğduğu ise bizzat onun sözüne dayanır.  Pazartesi günü orucu hakkında kendisine sorulduğunda “O gün benim doğduğum gündür ve peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür” (Müslim, Sıyâm 197, 198.) şeklinde cevap vermiştir. İşte Hz. Peygamber’in doğum hadisesinin siyer kitaplarında, mevlid benzeri mesnevilerde konu edilmesi ve birtakım ihtifallerin tertip edilmesinin arka planında güçlü bir dinî motivasyonun olduğunu görmek gerekir.[3]

İslamî Türk edebiyatında mevlid denilince akla Süleyman Çelebi ve onun Vesîletü’n-necât isimli manzum eseri gelmektedir. Vesîletü’n-necât’ta âlemin yaratılışı, Hz. Muhammed’in ruhunun yaratılışı, doğum hadisesi, mucizeleri, miracı, Mekke’den Medine’ye hicreti, bazı özellikleri ve vefatını içeren on altı bölüm bulunmaktadır. Eserin ana konusu, Hz. Peygamber’in doğumu olduğu için mevlid olarak nitelendirilmiştir.

Süleyman Çelebi, şair kimliği ile tanınan bir şahsiyet olmamasına rağmen tanzir edilemeyen bir şâhesere imza atmıştır. Başka bir eseri de bilinmemektedir. Hüseyin Vassaf, ondaki şiir kabiliyetinin Gelibolu fatihi Süleyman Paşa’yı tebrik etmek niyetiyle gönderdiği duâ-nâmeye “Velâyet gösterip halka suya seccâde salmışsın / Yakasın Rumeli’nin dest-i takvâ ile almışsın” beytini yazan büyük babası Şeyh Mahmut’tan intikal etmiş olabileceğine dikkat çeker.[4] Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i yazmasına imamlık görevini deruhte ettiği Bursa Ulu Camii’nde cereyan eden şöyle bir hadise sebep olmuştur. Bir İranlı vâizin vaaz esnasında Bakara Sûresi’nin 285. âyetinde geçen “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız.” mealindeki kısmı tefsir ederken Hz. Muhammed’in Hz. İsa’ya üstün olamayacağını iddia etmesi üzerine camide bulunan bir şahıs aynı sûrenin 253. âyetini[5] delil getirerek vâizi susturmuştur. Halkın vâizin tarafında yer alması üzerine artan gerginlik, o kişinin vâizin katline fetva bulmasına kadar varmıştır. Bu tartışmalardan dolayı fevkalade üzülen Süleyman Çelebi ilkin “Ölmeyüp İsâ göğe bulduğu yol / Ümmetinden olmak içün idi ol” mısralarıyla başlayan beş beyitlik manzumesini yazmış; peşinden de “Allah adın zikr idelim evvelâ / Vâcib oldur cümle işde her kula” diyerek Allah adıyla başladığı muhteşem eserini meydana getirmiştir.

Süleyman Çelebi’nin mevlidi, Türk halkı tarafından çok beğenilmiş ve bilumum dinî törenlerde okunması âdet olmuştur. Mevlide olan bu ilgi, diğer Müslüman milletlere de sirayet etmiştir. Mevlidin Arapça, Boşnakça, Arnavutça, Gürcüce, Çerkezce, Rumca, hatta İngilizce ve Almanca tercümeleri bulunmaktadır.[6] Süleyman Çelebi ve eserine olan bu itibar elbette ki tesadüfi değildir. Vesîletü’n-necât edebî metin olarak bir şaheserdir ve yüzyıllar içerisinde onlarca benzeri şiir yazılmasına rağmen bütün zamanların en güzel veladet şiiri olarak kalmayı başarabilmiştir.

Çelebi’nin eseri her ne kadar müstakil olarak yazılan ilk mevlid kitabı olarak görülürse de Hz. Peygamber’in doğum hadisesinin ilk önce siyer kitaplarında bahis konusu edildiği bilinmektedir. Türkçede ilk siyer kitabı olarak bilinen Erzurumlu Kadı Mustafa Darir’in 1388 yılında Mısır’da tamamladığı Sîretü’n-nebî isimli eserinin içerisinde Hz. Peygamber’in doğumunun anlatıldığı tercî-i bend nazım şekliyle yazılmış bir şiir bulunmaktadır. İlk beyti aynı zamanda bendleri birbirine bağlayan vasıta beyti şöyledir:

Rebi’ü’l-evvel ayı kutlu olsun

Hemîşe dil ü dîn kuvvetlü olsun

Darir’in 55 beyitlik bu manzumesi İslami Türk edebiyatının ilk mevlid şiiri olarak kabul edilmektedir. Söz konusu şiir, Süleyman Çelebi’nin kaynaklarından biri olarak gösterilir. Hatta veladet şiirinin ona nazire olarak yazıldığı da söylenmiştir. Müstakil bir siyer kitabı olmamakla birlikte konuları arasında Hz. Peygamber’in doğumuna da yer vermiş olan Âşık Paşa’nın Garipnâme’sinde Vesîletü’n-necât ile benzerlik taşıyan kısımlar vardır.

Süleyman Çelebi’nin eserinden iki yıl önce Bursa’da yazılan bir mevlid de araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu mevlid, Süleyman Çelebi ile çağdaş olan Ahmedî’nin (ö. 815/1412-13) İskendernâme isimli eserinin son kısmında yer alan 615 beyitlik bir manzumedir. Süleyman Çelebi’nin eserini yazdığı tarihten yaklaşık iki yıl önce 1407 yılında Bursa’da yazılmıştır. Her iki şairin de Bursa’da yaşamalarından dolayı görüşmüş olmaları ve Süleyman Çelebi’nin eserini yazmazdan önce Ahmedî’nin mevlidini okumuş olması, ihtimal dâhilinde görülmüştür.[7] Bu mevlidin en başında yer alan “Vilâdet-i Seyyidü’l-mürselîn Muhammed Mustafâ Aleyhi’s-selâm” başlıklı iki beyitlik manzumesi şöyledir:

Ahmed ü Muhtar imâmü’l-mühtedîn

Mustafâ’dur “rahmeten li’l-âlemîn”

Ol gice kim doğmuş idi ol reh-nümûn

Düşdüler bütler sücûda ser-nigîn

Mevlid konulu şiirlerde Hz. Peygamber’in velâdeti ve nübüvveti ile ilgili pek çok konu yer almaktadır. Bununla birlikte şairler nazarında fevkalade bir imgesel değeri olan “Muhammedî nûr” neredeyse bütün velâdet konulu şiirlerin ortak motifidir. Cenab-ı Hakk’ın kâinatı yaratmasının asıl gayesi olarak görülen nûrun ilkin Âdem a.s.’da zuhur edip sonradan Hz. Peygamber’in şeceresinde yer alan diğer peygamberlere ve nihayet Hz. Peygamber’in dünyaya gelmesine sebep olan babası Abdullah’a ve ondan annesi Âmine’ye intikal ettiği kabul edilmiştir. 

Âşık Paşa Hz. Peygamber’in babası Abdullah’ın alnındaki nuru şöyle tasvir etmektedir:

Geldi Abdullah alnında durur

Öyle san aks-i güneşdir balk urur

Yani, öyle farz edin ki diyor Âşık Paşa,  güneşin ışığı onun alnına vurmuş, sürekli parlayıp duruyor. Bahse konu olan nur, Âmine Hatun’un alnına intikal edince de güzelliğine güzellik kattığına dikkat çekilmiştir. Âmine Hatun’un alnının güneş misali parlaklığını bir başka siyer yazarı Muhammed Efendi “Halk içinde güne döndü ol nigâr” diye tavsif/tasvir etmiştir. Ve nihayet vakit gelip de o din sultanı dünyayı teşrif edince Süleyman Dede’nin eşsiz ifadeleriyle yer ve gökler nur ile dolmuştur:

Doğdu ol sâatde ol Sultân-ı dîn

Nûra gark oldu semâvât ü zemîn

Sufilerin çokça üzerinde durduğu “Muhammedî nûr” edebî açıdan eşsiz bir ilham kaynağıdır. Zira Hz. Muhammed Allah’ın seçtiği bir Peygamber’dir. Bir adı da seçilmiş anlamına gelen Mustafa’dır. Onun, Yüce Rabbimizin kullarına son mesajı olan Kur’ân’ı kendisine indirdiği insanlık tarihinin en önemli kişisi olduğuna kuşku yoktur. Allah katında bu kadar muteber olan bir kişinin soy zincirinin, Hz. Âdem’den beri manevî bir koruma altında olduğu her mümin kalbin rahatlıkla kabul edebileceği bir hususiyettir.

Süleyman Çelebi’nin mevlidde bir çığır açtığı, ondan sonra gelenlerin onu takip ettiği söylenebilir. Günümüze gelinceye değin iki yüz civarında mevlid yazılmıştır. Bunlardan yetmiş kadarının şairi tespit edilebilmiştir. Süleyman Çelebi mevlidinden sonra en fazla tanınan mevlid, Halvetiyye tarikatının Şemsiyye kolu kurucusu olan Şemseddin-i Sivâsi (ö. 1597)  tarafından yazılmış olan Mevlid’dir. Orta Anadolu ve Doğu’da ‘Şemsî Mevlidi’ olarak tanınmış ve Süleyman Çelebi’nin mevlidi gibi mevlit törenlerinde okunmuştur.[8]

Hz. Peygamber’in doğumunu konu edinen şiirler, her ne kadar mevlid türü içerisinde ele alınsa da mevlid külliyatıyla sınırlı değildir. Bu yüzden Hz. Peygamber’in doğumu ile ilgili irili ufaklı bütün şiirlere de dikkat çekmek maksadıyla yazı başlığına “Velâdet Şiirleri ” koymayı uygun gördük. Son dönemlerde de veladeti konu edinen şiirler yazılagelmiştir. Son devir şairlerimizin de Hz. Peygamber’in doğumunu konu edinen birbirinden güzel şiirleri bulunmaktadır. İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Mısır’da iken Hicri 1347 (1928) senesinin 11 Rebiülevvel’inde yazdığı,

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

mısralarıyla başlayan “Bu Gece” şiiri, Hz. Peygamber’in doğum gecesi münasebetiyle yazılmış en dokunaklı şiirlerden biridir.

Bir Peygamber âşığı ve de Türk edebiyatına en güzel naatlardan birini[9] hediye etmiş olan merhum Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun (ö. 1977) velâdeti anlattığı şu beyitleri kutlu doğumu pek güzel anlatmaktadır:

Sultan-ı Rusul Cihâna geldi

Eflâk ü zemîn lisana geldi.

Bir mekteb açıp, Kitâb-ı Hak’tan

İnsanlığı imtihana geldi.

[10]

Bir başka peygamber âşığı olan ve “bu gece” redifli gazeliyle âdeta üstadı Âkif’e selam gönderen Ali Ulvi Kurucu (ö. 3 Şubat 2002) merhûmun velâdet şiiriyle yazımızı sonlandıralım:

Buldu hep derdine dermanını canlar bu gece,
Nura gark oldu bütün kevn ü mekânlar bu gece.

Kâbe-i zât-ı Muallâ’yı tavaf eylediler, 
Ezelî vuslatın aşkıyla yananlar bu gece.

Doğdu âlemlere rahmet o hidayet güneşi,
Onun aşkıyla yanan gönlünü dağlar bu gece.

Âşıkın kalbi bugün seyr-i cemâl âlemidir, 
Buldu Leylâsını Mecnûn, coşar ağlar bu gece.

Sen de pervâne kesil nuruna artık Ulvi, 
Ne tecellilere mâkes ulu dağlar bu gece.


[1] Bk. Casim Avcı, Hz. Muhammed’in Peygamberlik Öncesi Hayatı, İstanbul 2008, s. 72-73.

[2] Mustafa Fayda, “Muhammed”, DİA, c. 30, s. 409.

[3] Bu konuda geniş bilgi ve değerlendirmeler için bk. Aynur Uraler, Mevlid GeleneğiSenin Ömrüne Yemin olsun”, Çamlıca Yayınları, İstanbul 2020.

[4] Osman-zâde Hüseyin Vassaf, Vesîletü’n-necât, İstanbul 1329, s. 10.

[5] Bakara Sûresi’nin 253. âyetinin meâli şöyledir: “O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı; fakat Allah dilediğini yapar.”

[6]  Bk. Mevlid Külliyatı l, Süleyman Çelebi Vesîletü’n-Necât ve Tercümeleri, (edt. Bilal Kemikli), DİB Yayınları, Ankara 2016.

[7] İsmail Ünver, “Ahmedî’nin İskender-nâmesindeki Mevlid Bölümü”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı- Belleten, c. 25 (1977), s. 355-411.

[8] Hasan Aksoy, “Şemseddin Sivasi, Hayatı, Şahsiyeti, Tarikatı, Eserleri”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt/sayı: lX/2 Aralık-2005, s. 27.

[9] Söz konusu naat, “Ebediyyen sevecek cân onu cânân olarak / Şart-ı peymân olarak, huccet-i îmân olarak” mısralarıyla başlamaktadır. Bu naat ve ibretli hikâyesi için bk. İrfan Gündüz, “Kemal Edip Kürkçüoğlu Hayatı, Eserleri ve Şiirleri”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, cilt: XII, sayı: 28 (2011), s. 249.

[10] Şiirin devamı için bk. Kemal Edîb Kürkçüoğlu, Dilimin Döndüğü Kadar -Bal Tadında Nesirler- (Haz. Mustafa S. Kaçalin), Büyüyenay Yayınları, İstanbul 2016, s. 142.