Tezkiretü’l-evliya tercümesi, Latin harfleriyle ilk kez Mehmed Zahid Kotku (rahmetullâhi aleyh) tarafından neşredilmiştir.
Ali ÖZTÜRK
Prof. Dr., İstanbul Üni. İlahiyat Fak.

Ferüdiddîn-i Attâr’ın (v. 618/1221) Tezkiretü’l-evliya isimli eseri veli, Allah dostu olarak tanınmış kişilerin hayatlarından, ibretli hikâye ve kerametlerinden bahsedildiği, sözlerinin nakledildiği menkıbe türünün en meşhur örneğidir. Feridüddîn-i Attâr’ın diğer eserleri gibi Tezkiretü’l-evliya’nın da çok erken devirlerden itibaren Türkçeye tercüme edilmeye başlandığı görülmektedir. İlk tercümesinin Aydınoğlu Mehmet Bey’in (v. 734/1334) isteği üzere[1] yapıldığı anlaşılan Tezkiretü’l-evliya, Beylikler devrinden başlayarak müteakip dönemlerde Türkçeye birkaç defa çevrilmiştir. Bunlardan bir kısmının mütercimi bilinirken diğer bir kısmının mütercimleri hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır.[2] Bu çeviriler üzerine çok sayıda gramer incelemesi[3] ve metin neşirleri yapılmıştır.[4]
İlk Baskı
Tezkiretü’l-evliya tercümesi, Latin harfleriyle ilk kez Mehmed Zahid Kotku (rahmetullâhi aleyh) tarafından neşredilmiştir. Eser, günümüze kadar farklı yayınevlerince kimi ilave ve çıkarmalarla birlikte birkaç defa basılmıştır. Bu yazımızda bulabildiğimiz baskılardan hareketle, söz konusu neşrin izini süreceğiz. Eser, ilk olarak 1959 yılında Gümüş Neşriyatın birinci kitabı olarak 142 sayfa hâlinde yayımlanmıştır. Basım yeri ise Cağaloğlu Yokuşu’ndaki İzmir Matbaasıdır. Kitabın kapağında bulunan kırmızı renkli (sonraki baskılarda yeşil) hatâyî motifli kapak baskısı ise Ticaret Sicil Gazetesindeki bilgilere göre Ergun Göze’nin sahibi olduğu, Amca Matbaasında basılmıştır. Kitapta “içindekiler” başlığı bulunmamaktadır. Üçüncü sayfada bir takdim yazısı vardır ve imza kısmında eseri hazırlayan Mehmed Zahid Kotku’nun ismi M.Z.K. kısaltmasıyla verilmiştir.[5] Eser, Farsça aslından çevrilmiş değildir; takdimde belirtildiği üzere daha önce eski harflerle Türkçeye çevrilmiş nüshalardan birinin kopyasıdır. Bu yüzden, eserin aslı ile kopyası arasında bazı farklar bulunabileceği ve hatta elden ele geçerek biraz da anonim mahiyet almış olabileceğine dikkat çekilmiştir.
Takdim yazısında eserin bir halk kitabı olarak düşünülmüş olduğu ve dilinin de halka yakın bulunduğundan dolayı on beşinci asrı hatırlatan üslubunun olduğu gibi muhafaza edildiği anlaşılıyor. İlmî bir tetkikten ziyade hisseler çıkarılabilen bir kıssa kitabı olarak tasarlanmıştır.
Eser, Kotku’nun takdim yazısını müteakip doğrudan Veysel Karanî’nin menkıbesi ile başlamaktadır (s.4). Feridüddîn-i Attâr’ın önsözüne yer verilmemiştir. Hatta Attâr’ın menkıbesini ilk sırada verdiği Cafer-i Sadık (r.a) da bu baskıda eksiktir. Attâr’ın tertibinde eser, Hallâc-ı Mansûr ile son bulurken Kotku neşrinde tertip değişmiş; ön sıralarda olan bazı zevat Hallâc’dan sonraya bırakılmıştır. Sonuncu kişi olarak kitabın asıl müellifi olan Feridüddîn-i Attâr’ın biyografisine yer verilmiştir. Tabiatıyla eserin orijinalinde ve eski harfli çevirilerinde bu başlık yoktur; Kotku tarafından ilave edilmiştir. Tezkiretü’l-evliya’nın aslı yetmiş iki velinin menkıbesini ihtiva etmektedir. Sonradan yapılan zeyiller ile yirmi beş velinin menkıbesi daha eserde yer almıştır. Bu ilk baskıda -Kotku tarafından ilave edilen Feridüddîn-i Attâr biyografisi de dâhil- menkıbesi anlatılan veli sayısı altmış dokuzdur; zeyilde bulunan velilerden kimse yoktur. Eserin orijinali ile kıyaslandığında dört velinin eksik bırakıldığı görülmektedir. Bunlar: Cafer-i Sadık, Muhammed-i Vasi, İbrahim-i Rakkî ve Ebu Abdullah Turuğbazi’dir. Veysel Karanî’nin sehven alınmadığı anlaşılmaktadır; zira sonraki baskılarda hem Attâr’ın önsözü hem de Cafer-i Sadık dâhil edilerek noksanlık giderilmiştir.
Eserin ne ilk ne de sonraki baskılarında neşre esas alınan nüshanın kim tarafından tercüme edildiği yahut nüshanın bir kütüphanede mi yoksa şahıs elinde mi bulunduğuna dair bir bilgi verilmemektedir. Baskıya esas teşkil eden nüshanın tespitinin müşkülatının altını çizerek birkaç noktaya işaret etmeyi gerekli görüyoruz. Bahis konusu neşrin Sinan Paşa çevirisi, tertibi bozuk bir nüshaya dayandığı ileri sürülmüştür.[6] Oysaki bu neşirde, altmış sekiz isim bulunmasına karşın Sinan Paşa’nın eserinde sadece yirmi sekiz isme yer verilmiş olması dikkate alındığında, bu görüşün isabetli olmadığı anlaşılır. Şimdilik bizim de paylaştığımız tespit, Kotku neşrinin eksik ve muhtasar bir Eski Anadolu Türkçesi nüshasına dayandığıdır.[7] Eski Anadolu Türkçesine tercüme edilen Tezkiretü’l-evliya tercümeleri, Mehmed Zahid Kotku’nun damadı Merhum Profesör Esad Coşan hocamızın da dikkatini çekmiş; Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde bu tercümenin Türk Tarih Kurumunda bulunan nüshası üzerinde beş öğrenciye mezuniyet tezi hazırlatmıştır (1981).[8] Ayrıca 14. Yüzyıl müelliflerinden Muslihuddin Mustafa b. Muhammed ile ilgili yayımladığı makalesinde, müellifin eserlerinden birinin Aydınoğlu Mehmet Bey’in isteği üzere yaptığı Tezkiretü’l-evliya tercümesi olduğu bilgisini vermiş; mezkûr tercüme ve mütercimin diğer eserleri ile ilgili yeni ve orijinal bilgiler ihtiva edecek ayrı bir makale hazırlamak üzere olduğunu haber vermiştir.[9]
Diğer Baskılar
Eser sonraki yıllarda Nuruosmaniye Matbaası (1964), Bahar Yayınları (1975, 1980), Seha Neşriyat (1983) ve son olarak da Server Yayınları (2018) tarafından yayımlanmıştır. Bu baskıların her birinin diğerinden az ya da çok farlılıklar ihtiva etmekte olduğu görülmektedir. Eserin ilk baskısından beş yıl sonra gerçekleştirilen ikinci baskısında, dizgi hatasından kaynaklandığı intibaı veren kimi tasarruflar dışında önemli ilaveler yapıldığı görülmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz ilk baskıda eksik olan müellifin önsözü ve Cafer-i Sadık Hazretleri’nin menkıbesi yeni baskıya konulmuştur. Ancak esas ilaveler ise Attâr’ın eserinde bulunmayan bazı Anadolu velileri ve Nakşibendiye silsilesinden kimi zevatın hal tercümeleridir. İlave kısmın ilkinde künye bilgileri şöyle verilmiştir: Veliler: Bursa, Ankara, Erzurum’dan derleyen: M.C.S. 1963. Bu kısımda derleyenin önsözü, Emir Sultan, Üftade Muhyiddin, İsmail Hakkı Bursevî, Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin ve İbrahim Hakkı’nın hâl tercümeleri anlatılmıştır. İlavenin ikinci kısımda ise Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin’in hâl tercümesi ve istifade edilen kaynakların listesi yer almaktadır. Derleyen M.C. Solakoğlu olarak yazılmıştır. Bu zatın tam adı Mehmed Cemil Solakoğlu’dur (1908-1988). Vefatı üzerine Süleyman Zeki [Bağlan] tarafından kaleme alınan yazıdan öğrendiğimize göre Mehmed Cemil Bey, Kafkasya’dan göçen bir aileye mensuptur. Soyu Hz. Ali’ye ulaşır. İstanbul Darülmuallimin’den mezun olduktan sonra 38 yıl öğretmenlik yapmıştır. İlk olarak tasavvufi eğitimini Gümüşhaneli Dergâhı postnişini Mustafa Feyzi Efendi’nin halifesi Açıkbaş Ömer Efendi’den (v. 1950) alır. Bir işaret üzerine 1962 yılında İstanbul’a gelir ve o tarihten itibaren Mehmed Zahid Efendi’nin yanından hiç ayrılmaz. Tezkiretü’l-evliya zeylini Mehmed Zahid Efendi’nin emriyle hazırladığını bu vefat yazısından öğreniyoruz.[10]
Eser, üçüncü kez 1975 yılında Bahar Yayınları arasında 302 sayfa olarak yayımlanmıştır. Öncekilerden farklı olarak “içindekiler” kısmı ilave olunmuştur. Bu baskıda beş velinin eksik olduğunu görmekteyiz. Muhtemelen, bir zuhul eseri olarak atlanmıştır. 1975 baskısında önceki iki baskıya nazaran önemli bir tasarrufa dikkat çekmeden edemeyeceğiz. Zira söz konusu tasarruf, bugünkü baskılarda da devam etmektedir. Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde, Allah lafzı yerine Tanrı ve Çalap kelimelerinin kullanıldığı bir vakıadır. Hatta “Tanrı Teâlâ” yahut “Çalap celle celâlühü” ifadelerine sıkça rastlanır. Tezkiretü’l-evliya tercümesi de bu döneme ait bir eser olduğu için metinde ağırlıklı olarak Tanrı kelimesinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. İlk iki baskıda, tercümede geçen Tanrı kelimesi olduğu gibi korunmuşken 1975 baskısı (ve hâliyle sonraki baskılarda) metinde geçen Tanrı kelimelerinin tamamı Allah lafzı ile (uygun düştüğü yerde Rab kelimesi ile) değiştirilmiştir. İlk baskı ve diğer baskılarda devam eden bu önemli tasarrufa dair birkaç örnek sunmak istiyoruz:
Tanrı’dan gafil olmak cehennem odundan katıdır. (1959:78)
Allah’dan gafil olmak cehennem odundan katıdır. (1975:126)
Hicaz’a gidersin, Tanrı seninledir. Tanrı seninle olıcak garib mi olursun ki… (1959:103)
Hicaz’a gidersin, Allah seninledir. Allah seninle olıcak garib mi olursun ki… (1983:174)
Münker ve Nekir, (Tanrın kimdir?) diye sorduklarında… (1959:26)
Münker ve Nekir, ‘Rabbin kimdir?’ diye sorduklarında… (2018:60)
Eser, 1980 yılında dördüncü kez aynı yayınevinde 336 sayfa olarak yayımlanmıştır. Bu baskının nüshasını maalesef temin edemedik. Aynı yayınevinin müteakip iki baskısı arasındaki 34 sayfalık farktan yola çıkarak, önceki baskıda sehven yer almayan beş velinin tekrar dâhil edildiğini, başkaca bir farklılık olmadığını tahmin ediyoruz.
1983 yılına gelince, eser bu sefer de Seha Neşriyat aracılığıyla okuyucunun karşısına çıkar. Bu baskı, öncekilerde olmayan ilaveleri ihtiva etmekte ve diğerlerine nazaran daha düzenli biçimde hazırlandığı görülmektedir. Asıl metindeki veli sayısı bu baskıda korunmuş; ancak ilave kısım daha da genişletilmiştir. İlave edilen kısmın başında (s. 253) Seha Neşriyat adına şu açıklama yapılmıştır: “Silsile-i Sâdâtın Şemâilini ve Feridüddîn-i Attâr’dan günümüze gelinceye kadar gelen evliyâdan bazılarının hayatlarını kapsayan bu bölüm, yayınevimiz tarafından Tezkiretü’l-Evliyâ kitabına ek olarak hazırlanmıştır.” Açıklamadan da anlaşılacağı gibi bu kısımda, 13 Kasım 1980’de vefat eden Mehmed Zahid Kotku (rahmetullahi aleyh) dahil silsilede yer alan zevatın tercüme-i hâlleri bulunmaktadır. Bu bölüme küçük bir zeyl olarak “Gümüşhâneli Dergâhından Diğer Bazı Zevat” başlığı altında üç isim daha eklenmiştir. İlaveli kısmı hazırlayanlar ve iktibas edilen kaynaklar bir liste halinde gösterilmiştir (s. 359-360). Kitabın sonuna da eserde geçen eski kelimeler için Lügatçe konulmuştur (s. 361-384).
Eserin son baskısı ise Server Yayınları arasından çıkmıştır (2018). Bu baskının en önemli özelliği, 1964 yılında ikinci kez yayımından itibaren –tashih kabilinden ilaveler ve tamamlanan kısımlar hariç- yapılan eklerden arındırılarak 1959 baskısında olduğu gibi yayımlanmış olmasıdır. Ancak, velilerin sıralamasında 1959/1964 baskıları değil de 1975 (Bahar Yayınları) baskısı esas alınmıştır. Zira 1975 baskısında, Şeyh Ebû Muhammedini’l-Murtaiş ile arkasından gelen Şeyh Abdullah Muhammed Fadl’ın sıralamadaki yerleri yedi sıra aşağı kaydırılmıştır. Bu neşrin bir özelliği de önceki basımlarda yayına hazırlık ile ilgili yayınevi/matbaa dışında bir muhatap yok iken eseri yayıma hazırlayan ismin (Necdet YILMAZ) künyede zikredilmiş olmasıdır. Bu baskıda bazı tashih hataları giderilmiş, eski kelimelerin imlâsı, özellikle de tamlamalar, kabul gören kurallara uygun biçimde yazılmıştır. Ayet numaraları ve gerektiği yerde mealleri, bazı Arapça ibarelerin tercümeleri dipnotlarda usulüne uygun olarak verilmiştir. Eski baskılarda yanlış olarak okunan veya baskıya yanlış aktarılan bazı kelimelerin tashih edildiği dikkati çekmektedir. Kimi yerlerde de yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bazı cümlelere tamamlayıcı kelime ilavesi yapıldığı görülmektedir.
Tashihi Gereken Bazı Kelimeler
Tezkiretü’l-evliya’nın ilk baskısından itibaren bazı okuma yahut dizgi hatalarının sonraki baskılarda düzeltilmediği, bazen de ilk baskıda doğru olmakla birlikte sonraki baskılarda hatalı dizildiği ve daha sonraki baskılarda hatalı dizilişin fark edilmediği gözlenmektedir. Önemine binaen ve bundan sonraki baskılarda tekrar gözden geçirilirken faydalı olmasını umduğumuz birkaç hususa işaret etmek istiyoruz:
-Bu arslanı Tanrı yük için mi yarattı? Neden yük yükledirsin? Sen dilersin ki şehir kavmi senin aslana yük vurduğunu görsünler ve sana sahibi keramet desinler, bu iş ranalık değil midir?
– Beli ranalıktır.. deyip ağladım. Tevbe kıldım. (1959:23)
Yukarıdaki diyalogda sorulan soruya göre evet anlamındaki “beli” kelimesi (Arapça “belâ” kelimesi Farsçaya “belî” şeklinde geçmiştir.) muhtemelen müstensih veya mürettip tarafından harf düştüğü zannedilerek ikinci defa basımında “belki ranalıktır.” (1964:28) şekline dönüştürülmüştür.[11] Sonraki bütün baskılarda bu hatanın devam ettiği görülmektedir. Oysaki “beli” kelimesi birkaç yerde kullanılmakta olup diğer sayfadakiler bir müdahaleye uğramamıştır.
Bir başka örnek: “Cüneyd örtüyü kaldırdı. Gördü ki mescide tevekku’ eden dervişi pişirmişler:” (1959:76). Tevekku’ [tevakku], vav+kaf+ayın fiil kökünde türeyen bir kelime olup bir şeyi ümit etme, bekleme anlamına gelmektedir. İkinci baskıda da küçük farkla “tevekkü” olarak yazılmıştır (1964:80). Eski harfli metinden de teyit ettik ki (Nuruosmaniye 2299, 111b 6. ve 9. satırlar)[12] kelimedeki kaf ve ayın harfleri tereddüte meydan vermeyecek şekilde aşikârdır. Ancak 1975 baskısından itibaren kelime “tevekkül” şeklinde dizilmiştir. İşin garip tarafı, tevekku’ kelimesi tevekküle dönüşse de cümlenin anlamı pek değişmemektedir.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin sözü olarak nakledilen: “Her kimin deayeti ola, onun velâyeti daim ola.” (1959:78) cümlesinde geçen “deayet” lafzının anlamsızlığı fark edilmiş olmalı ki bir sonraki baskıda “Her kimin de âyeti ola, onun velâyeti daim ola” şekline dönüştürülmüş ve son baskıya kadar bu şekliyle kalmıştır. Lafzın doğrusu “riâyet”tir. Doğrulamasını yaptığımız Nuruosmaniye 2299 numaralı harekeli nüshada (115a, 8. satır) cümle şu şekilde geçmektedir: “Her kimün kim riâyeti eyü ola anun vilâyeti daim ola.”[13]
Metinde en çok tekrar edilen hatalı kelime ise “feravuş/firavuş” (1959:67,74…)” kelimesidir:
“Halifenin üçbin altına satın aldığı gayet güzel bir firavuşu (cariye) vardı.” (59:74). Bu kelime bütün baskılarda yanlış olarak tekrar edilmiştir. Hatta Seha Neşriyat baskısında (1983) hazırlanan sözlükte firâvuş kelimesinin manası kadın olarak verilmiştir. (1983:367). Ne yazık eserin elektronik yayınında da söz konusu hatalı yazılışın devam ettiği görülmektedir.[14]
Oysaki kelimenin aslı, kadın köle, cariye anlamına gelen karavaş olacaktır. Eski metinlerde daha çok kul ve karavaş kelimeleri birlikte kullanılır. İlk baskılardan itibaren kelimenin anlamı parantez içinde doğru olarak verildiğine göre mürettip elinde yanlış dizildiği intibaı uyandırmaktadır.
Sonuç
Merhum Mehmed Zahid Kotku’nun hazırladığı eser, üzerinde yapılan ve fakat yayımlanmayan gramer incelemesi tezlerini saymazsak Tezkiretü’l-evliya tercümesinin Latin harfleri ile ilk neşri kabul etmek gerekecektir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla eserin 1959, 1964, 1975, 1980, 1983 ve 2018 yıllarında toplam altı farklı baskısı yapılmıştır. Ancak hiçbir baskısında ne yapılan ilavelerden (veya çıkarmalardan) veya tashihlerden bahsedilmekte ne de önceki baskılara atıfta bulunulmaktadır.
Eser, eksik ve muhtasar Eski Anadolu Türkçesi tercümelerinden biri esas alınarak, kısmen günümüz Türkçesine uyarlandığı intibaı vermektedir. Takdim yazısında bir işaret olmamakla birlikte bizzat neşre hazırlayan tarafından ihtisar edilmiş olma ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir. 1980 ve önceki yıllara ait baskılarda yer alan ilavelerin ve sözünü ettiğimiz tasarrufların Mehmed Zahid Efendi’nin sağlığında yapıldığı dikkate alındığında, rızası hilafına olmadığını söylemek mümkündür. Öte yandan söz konusu eser, merhum Mehmed Zahid Kotku’nun basılmış olan ilk eseridir.
[1] Bu çeviri hakkında geniş bilgi için bk. Abdülbaki Çetin, “Aydınoğlu Mehmet Bey’e Sunulan Tezkiretü’l-Evliyâ ve Kısasu’l-Enbiyâ Tercümeleri Üzerine” Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı:55, ss. 59-92.
[2] Bu konuyu merak edenler şu çalışmalara bakarak meselenin eni boyu hakkında bir fikir elde edebilirler: Abdülbaki Çetin, “Sultan II. Murat’a Sunulan Tezkiretü’l-evliyâ Tercümesi Üzerine”, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı 53, Aralık 2014, ss. 95-124; Nesibe Kablander, “Tezkiretü’l-Evliyâ’yı Türkçeye Tercüme Ettiği İddia Edilen Bazı İsimlere Dair Eleştirel Bir inceleme”, V. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi (12-15 Mayıs 2016, Isparta), Bildiriler Kitabı-lV, İstanbul 2016, ss. 55-68.
[3] Makalemize konu olan eserin basımından (1959) öncesine dayanması dolayısıyla bu çalışmaların en eski ikisine dikkat çekmek istiyoruz. Bunlardan biri 1939 (1941 de olabilir) yılında Türkan Aksu’nun dönem ödevi (İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Tez Kataloğu no: 120); diğeri de 1946 yılında Necla Pekolcay’ın bitirme tezidir (aynı katalog no:252).
[4] Bu çalışmalar içerisinde en kapsamlı olanı Gyorgy Hazai’nin Macar Bilimler Akademisindeki nüshayı İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (No. 937), Nuruosmaniye Kütüphanesi (No. 2299) ve Kahire Üniversitesi Kütüphanesindeki (No. 7022T) nüshalarla karşılaştırarak hazırladığı tenkitli metindir (Ferîdüddîn Attâr’ın Tezkeretü’l-Evliyâ’sının Eski Anadolu Türkçesi Tercümesi, Tüba Yayını, Ankara 2017 )
[5] Mehmed Zahid Efendi’nin (rahmetullâhi aleyh) sağlığında kitaplarının üzerine adının tam olarak yazılmasını istemeyip isminin baş harflerinin konulmasını yeterli gördüğü, muhibbanı tarafından tevazuunun bir nişanesi olarak nakledilmektedir. Öyle ki sohbetlerini dinleyen bir çok kişi, kitaplarını okuduğu M.Z.K.’nın aynı kişi olduğunu sonradan öğrenmişlerdir.
[6] Uludağ, Tezkiretü’l-Evliya, Mavi Yayıncılık, İstanbul 2002, s. 28.
[7] Nesibe Kablander, Ferîdüddîn-i Attâr’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sının Türkçe Tercüme Nüshaları Üzerinde Mukâyeseli Bir İnceleme, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2015, s. 34) Kablander’in tezinde incelenen doksan civarında Eski Anadolu Türkçesi Tercümesinin baş ve sonları ile Kotku neşrini karşılaştırdığımızda bir kanaate varamadığımızı ifade etmek isteriz.
[8] Çetin, agm, 2016, s.67.
[9] M. Esad Coşan, “XV. Asır Türk Yazarlarından Muslihu’d-din, Hamid-oğulları ve Hızır Bey”, Vakıflar Dergisi, S. 13, Ankara 1981, s. 104.
[10] Süleyman Zeki, “Solakzâde Mehmed Cemil Bey ‘Halvetgâh-ı Ebedî’sine Uğurlandı.” İslâm Aylık Mecmua, Eylül 1988, Sayı 61, s. 52-53.
[11] Kontrol etmek maksadıyla baktığımız eski harfli bir nüshada da (Nuruosmaniye 2299, 45b, 10. satır) harekeli olarak “belî” yazıldığı açıkça görülmektedir.
[12] Ayrıca krş. Hazai, age, s.313.
[13] Ayrıca krş. Hazai, age, s.320.
[14] Bk. http://www.tezkiretulevliya.net
