Sezai Karakoç’un Bıraktığı Miras

Diriliş’le işaret edilen ideal ise İslam, İslam’ın Dirilişi, Kıyamet Aşısı İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü gibi kitaplarda yer almış olan yazılarla daha ilk dönemlerde tanımlanmış ve açık bir biçimde ortaya konulmuştur.

Yusuf YAZAR

Sezai Karakoç’un vefatıyla kaybetmiş olduğumuz neydi ya da Sezai Karakoç ardında nasıl bir miras bıraktı sorularının cevabını vermeye çalışmak sanıyorum onu anlamak isteyenlerin yapabileceği en doğru şeylerden birisidir. “Miras” demekle düşünce ve duruş bağlamındaki mirası kastettiğimiz açıktır. Bu miras esas itibariyle, İslâmla yoğurulmuş değerlerimizin köşe taşlarını oluşturduğu bir birikimin her yanına ve parçasına nüfuz ettiği ve kitaplarında yansıtılmış olan bir bakış açısı ve perspektiftir.

Düşünce dünyası merkezli olarak Avrupa Rönesans’ı döneminden beri yoğunlaşarak etkinliğini sürdüren inançsızlıkla özdeş bir karanlığın hükmettiği bir çağın son demleri olmasını umduğumuz bu dönemde bir “Diriliş Muştusu”na eşdeğer çağrılarıyla Diriliş külliyatı kuşku yok ki bu bakış açısı ve perspektifin anlaşılmasında öncelikli referans kaynağıdır. Bu referans kaynağı, tüm İslâm dünyasını (aslında Batı dünyasını da) olduğu gibi Türkiye’yi de kasıp kavuran, lâ-dinî olmanın da ötesinde anti-din, anti-fıtrat ve anti-kutsal olarak nitelenebilecek modern düşünce ve hayat tarzının oluşturduğu kasvetli geleceksizlik atmosferi içerisinde ferahlatıcı, özgüven sağlayıcı ve yaratılış misyonunu hatırlatarak kendine getirici ve harekete geçirici bir manevî rüzgârın zihinlerde ve gönüllerde esmeye başlaması için kayda değer bir besleyiciliğe sahip olmuştur.

Sezai Karakoç’un düşünce ve perspektifini ortaya koyuşta ana mecra vazifesi gören Diriliş dergisi başından itibaren bir “idealin dergisi” olma niteliği taşımıştır. Üzerinde herhangi bir ticarî yansıma görülmeyen dergi herhangi bir himaye arayışı içinde de bulunmamıştır. Derginin yayın faaliyetinin sürmüş olduğu dönemlerde tüm tanıtım ve yayın safhaları, az sayıda kişiden oluşan idealist bir çevrenin fizikî desteğiyle amatörce gerçekleştirilir. Belli ki, profesyonelliğin ve idealizmin yolları pek de kesişir yollar değildir. Diriliş’le işaret edilen ideal ise İslam, İslam’ın Dirilişi, Kıyamet Aşısı İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü gibi kitaplarda yer almış olan yazılarla daha ilk dönemlerde tanımlanmış ve açık bir biçimde ortaya konulmuştur.

Kendisini adamış olduğu idealini her yanıyla ortaya koyuş ve açıklayış açısından verimli bir ömür yaşamış olan Sezai Karakoç’un, toplumumuzun kendisini kendisi yapan ve özgün kılan değerler ve düşünce birikimiyle kopma noktasına gelen irtibatın canlanışına katkı bağlamında kültürel, siyasî ve tarihî ana referanslara kendi özgün yorumları eşliğinde işaret etmiş oluşu, büyük ölçüde inkârcı modern Batı sistemi ve düşüncesi güdümünde bulunan modern eğitim sisteminin yönlendirişleri arasında bocalamalar yaşayan nesiller için hayatî değerde olmuştur. Geçmişe ve ana kaynaklara yönelik referans ve işaretler ve geleceğe dair öngörüler ve yalnızca toplumumuzun değil tüm insanlığın bugün içinde bulunduğu duruma dair değerlendirmeler, Sezai Karakoç tarafından bırakılmış olan mirasın önemli parçalarındandır.

On sekizinci yüzyıl Avrupa sözde-Aydınlanmasından[1] beri yoğun ve net inkâr olarak isimlendirebileceğimiz bir eksen çevresindeki anlayış ve yaklaşımlar toplamı olarak “modernite” ve onun paradigmasının en açık ve kesif biçimde yansıtıldığı alan, hiç kuşku yok ki  düşünce ve bilim anlayışları[2] ve dolayısıyla eğitim alanlarıdır. Ve Tanzimat’tan bu yana bu alanlardaki girişim ve çabalar Türkiye’nin “batılılaşma”[3] serüveninin en önenli kısımlarından birisini oluşturmuştur. Bu alanlarda gerçekleştirilen resmî ya da sivil girişim ve çabaların oluşturduğu atmosfer içerisinde kendi medeniyet ve vahiy ekseninde yoğurulmuş kültürünün ürün ve değerlerine bakışı kuşku bulutlarıyla kaplanmış insanımızın (önemli ölçüde, modern eğitim sisteminin rahle-i tedrisinden geçmiş olmanın etkisiyle) yaralı bereli bir durumdaki özgüveninin yenilenmesinde Diriliş’in kendine getirici ve ferahlık sunucu niteliği elbetteki büyük ve hayatî bir rol oynamıştır. 

On dokuzuncu yüzyıl itibariyle, paradigması kendi modern anlayışlarının etkisi altında oluşmuş bilim ve teknoloji alanındaki açık ara üstünlüğünün verdiği avantajla askerî alanda ve uluslararası siyasette de net bir biçimde üstün ve belirleyici konuma gelmiş olan ve dünyadaki, siyasî olduğu kadar düşünce ve bilim anlayış ve yapılarını da etkileme ve yönlendirip biçimlendirme gücüne ulaşmış olan hümanist, rasyonalist ve pozitivist modern Batı düşünce ve bilim anlayışının ve öncü referans isimlerinin ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi Sezai Karakoç’un inşacı yaklaşımının bir parçası olmuştur. Bu yaklaşıma paralel olan çabası ise kendi inanç ve düşünce dünyamızın geçmişteki öncü ve büyük isimlerinin ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi yönünde olmuştur. Sezai Bey, katışıksız inancının kendisine sunduğu perspektifle tarihsel açılımları da dikkate alarak, ana mecrası itibariyle İslam toplumunun durumunu yorumlamış, bu toplumun Hak ve Hakikat ile doğru bir şekilde yeniden güçlü bir biçimde irtibatlandırabilmesinde rehber olabilecek yaklaşımlar ortaya koymuştur.

Karanlığın bu denli yoğun olduğu bir dönemde İslâm inancını taşıyanlar tabii ki “hayır” kelimesini her iki anlamıyla da kendisini ifadede kaçınılmaz görecektir; Müslüman kimliğinin hakkını vermek bağlamında, özellikle de itiraz anlamındaki kullanılışına abone oluşları ise anlaşılmaz değildir. Öncü ve inşacı niteliğiyle Sezai Karakoç’un itirazı inançsızlık temelli ve örgülü modern Batı düşünce ve anlayışlarına olduğu kadar, bu düşünce ve anlayışların tüm dünyada siyasal ve kültürel düzlemdeki yansımaları olarak ortaya çıkmış olan siyasal ve kültürel emperyalizmedir de.

Sezai Karakoç’un radarı emperyalizmin her türlüsünü gündeme getirir; Batı kaynaklısı olduğu kadar Doğu, Kuzey ve Güney kaynaklısı da, güncel olanı olduğu kadar geçmişte gerçekleşmiş olanları da, siyasî olanları olduğu kadar ekonomik ya da kültürel olanları da… Dolayısıyla, son yüzyıllara damgasını vurmuş emperyalist Avrupa sömürgeciliğine dikkat çeker ve bu emperyalist tavra dair en keskin analizleri yaparken Çin emperyalizmini ya da Rus emperyalizmini görmezlikten gelmez. Hangi ideolojik renge bürünürse bürünsün, her tür emperyalist tutum ve girişim bir yanıyla insanın doğasına yapılan bir saldırıdır ve bir şekilde onu köleleştirmeye yöneliktir. Dolayısıyla da, emperyalizme karşı bir duruş sergilemek İslâm inancına ve onuruna sahip olmanın doğal bir sonucu olarak görülmüştür.

Batı Avrupa merkezli emperyalizmin yüzyıllardır Afrika’da sürdürdüğü sömürü ve her türde emperyalist uygulamalar onun entelektüel gündeminin neredeyse daimi maddelerini oluşturur. Sezai Karakoç’un gençlik yıllarına tekabül eden dönem Asya, Afrika, Ortadoğu ve Güney Amerika’da anti-sömürgeci, anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı görüş ve eğilimlerin yükselmiş olduğu bir dönemdir. (Bunlardan en dikkat çekici ve Sezai beyin şiir ve yazılarında da özel olarak yer bulmuş olanlarından birisi Cezayirli Müslümanların Fransızların sömürgeci-emperyalist tutumu karşısındaki bağımsızlık mücadelesidir).[4] Dolayısıyla, emperyalizmin, dünyanın başka ülkelerinde yaşanmış olan ya da yaşanmakta olanı da, kendi coğrafyamızdaki tezahürleri de Sezai Karakoç tarafından sürekli olarak sanık sandalyesine oturtulmuştur ve bu bağlamda görkemli bir anti-emperyalist sancak, onun duruş, yazı, şiir ve hitabetlerine yansıyan söylemiyle hep yüksekte tutulmuştur.

Sahip olduğu belli bir paradigmayla olmaktan çok moderniteye yaptığı itiraz ve eleştirilerle bilinip tanımlanan Postmodernizm[5], yirminci yüzyılın ikinci yarısında düşünce, bilim felsefesi, güzel sanatlar ve mimari gibi alanlarda söz sahibi dikkate değer birçok isimle kendisini göstermiştir. Paul Feyerabend Jean-François Lyotard ve Jean Baudrilland’ın gibi isimlerle dikkat çekmiş olan postmodernist düşünürlerin ve onlara paralel yaklaşımlar sergilemiş olan Fritchof Capra, Karl Popper, E. F. Schumacher ve İvan İllich gibi yazar ve düşünürlerin, genel ve doğal eğilimleri materyalizm ve ateizm ekseninde olan Hümanizm, Rasyonalizm, Bireycilik, Tabiatçılık ve Pozitivizm ayakları üzerinde gelişmiş ve sözde-Aydınlanma dönemi itibariyle hemen her alanda hükmü yürür tek paradigma ve bakış açısı konumuna yükselmiş olan Modernizme ve onun vurucu gücü bilim anlayışı (ve onu vāz ediş tarz ve üslûbuna) karşı yönelttikleri keskin eleştirilerin modern düşünce ve bilim anlayışlarınca hiçliğe mahkûm edilmiş vahiy kökenli gelenek mensubu ve ilgilisi olan çevrelerde umut artırıcı yankılar yaptığına kuşku yoktur.

Modernizmi temel karakteristikleri ve ilkeleri itibariyle hedef alan bu keskin eleştirilerin, kadîm geleneklerle irtibatlı başka çevrelerde olduğu gibi bizim dünyamızda da küçük heyecan dalgalanmaları meydana getirmiş olduğu tespiti çoğumuzun ortak gözlemine dayanır. Bu düşünürlere ait kitapların isimleri[6] bile, postmodernist düşünür ve yazarların ve onlara paralel yaklaşımlar sergilemiş olan düşünürlerin, kendilerini buyurgan edalı ve farklı ontolojik (varlık ve varoluş ile ilgili) yaklaşımlara müsamahasız bir tutum sergilemiş olan modernizmin genel paradigmasına bağlı anlayış ve tutumlardan (özellikle bilim anlayışı, bilmenin kaynaklarına bakışı konularında ve onu dokunulmaz ve tartışılmaz kılan yaklaşımlarından) bağımsızlaştırmak isteyen eğilimler içinde olduklarına dair açık işaretler taşır. Bu bağlamda, “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz” isimli eseriyle akla gelebilecek bir diğer isim olan E. F. Schumacher ise “postmodernist” olmanın da ötesinde “anti-modernist” olarak anılmayı daha çok haketmektedir ve bu niteliğiyle modernizm karşısındaki tavrıyla bizim dünyamıza daha da yakın durmuştur.  Modernizm postmodernistlerden derin kılıç yaraları almış olsa da, Postmodernizmin duruş ve bakış açısı son tahlilde, Sezai Karakoç gibi yaklaşımını ve bakış açısını bir öte dikkatine ve Hz. Peygamber aracılığıyla insanlığa sunulmuş eskimez bir rehber ve nihaî anlamda kemâle erdirilmiş din olarak İslâm’a dayandırmış olduğu kökten karşı duruşu ve perspektifiyle aynı mahiyete sahip değildir.  Dahası, Postmodernizmin modernizmin tümüyle dışına çıkmak ya da karşısında olmak gibi radikal bir niyet ve mahiyete sahip olmağı istemiş olup olmadığı bile tartışılır bir husustur.[7]

Dolayısıyla, Rönesans’la birlikte ve sonrasında zuhur eden Hümanizm, Rasyonalizm ve Tabiatçılık gibi düşünce akımlarıyla beslenerek gelişip güçlenen ve 18.nci Yüzyıl Aydınlanma dönemiyle birlikte (bu sırada Pozitivizm ile de ivme kazanarak) insanlığa yön verir ve hükmeder hâle geldiği bu “karanlık” çağda[8] Modernizm tüm insanlığın kanına karışmış zehir ise, Postmodernizm, karşısında dikkate değer belli eleştirel duruşlar sergilese de, bu topyekûn ve derin zehirlenmenin antidotu olma gücünden mahrumdur. Antidot, yüzyıllar süren bu karanlık çağda da yeryüzünün hemen her köşesinde yer tutmuş ve yerini muhafaza etmiş çeşitli zevk ve renkleriyle Hz. Peygamber’le (SAV) ulaştırılmış olan ve nihaî mükemmelliğe sahip kılınmış ilahî mesajla beslenen irfan ve kemâl ocaklarının nefesinde ve o mesajla bir dünya görüşünü besteleyen Sezai Karakoç gibi öncü ve kurucu mütefekkirlerin yaklaşım, duruş ve perspektifinde bulunmaktadır.

Yazının ilk cümlesinde yer alan sorulardan “ne kaybetmiş olduğumuz” sorusunun cevabına kısaca vurgu yapacak olursak; dinî nitelikli olan ve ‘öte’  dikkati içeren tüm inanç ve öğretilerden kaynaklanan her düşünce, bilim anlayışına (ve tabii bilmenin kaynaklarına dair olan yaklaşıma da) ve tutuma sırt dönmüş, sırt dönmekle kalmayıp buyurgan bir dille onlarla irtibatlı olmayı küçümsenecek bir durum olarak vāz eden Batı düşünce ve bilim anlayışı (genel olarak ‘modernite’ ya da modernizm) tüm coğrafyalara hükmediyor ve oralardaki eğilimleri kontrol ediyor olsa da, dinamik bir çatışmalar dünyasında yaşıyor olduğumuz bir gerçektir. Çatışmalar, orta ve uzun vadede siyasî düzlemde olanı da etkileyip köklü dönüşümleri ateşleyebilecek bir mahiyet ve nitelikte ve tabiatı gereği engellenemez bir şekilde düşünce ve onunla da yakından irtibatlı olarak bilim anlayışları alanında gerçekleşmektedir. Yazı boyunca değinmeye çalıştığımız gibi, en olmaz şeytanî düşünce ve yaklaşımların etki alanı içinde kalmış olarak[9], bocalamanın, yönünü şaşırmanın, yönlendirilmenin ve yanıltılmanın istisnaî ve zor olmadığı bir ortamda tespit, yorum ve öngörülerini güvenle ve kâlp huzuruyla benimseyebileceğimiz sahih bir mütefekkir rehberdir kaybetmiş olduğumuz. İkinci sorunun cevabı yazının başlangıcından itibaren verilmeye çalışılmışsa da son bir söz olarak şu ilave edilebilir: Sezai Karakoç vefatıyla bize büyük bir miras bıraktı; yazılı olan ya da yazılı olmayan, ölçülebilen ya da ölçülemeyen; görülebilen ya da görülemeyen. Bu büyük mirası keşfetmek isteyenler için onun İslâm, Kıyamet Aşısı ve Hızırla Kırk Saat isimli eserlerini okumanın iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.

(Not: Bu yazı vesilesiyle, ‘Diriliş ve Sezai Karakoç’ ile ilgili en kapsamlı ve nitelikli kaynak olarak, yıllarca Diriliş Yayınları ofisinde Sezai beyin yanında hizmet vermiş olan Mustafa Kirenci dostumuzun hazırladığı ve bu yılın başlarında Büyüyen Ay yayınları arasında yayınlanmış olan ‘Sabah Yıldızı -Sezai Karakoç ve Diriliş’e Dair-’ isimli eseri okuyuculara hatırlatmak isterim.)


[1] Düşünce alanında (ve dolayısıyla ona paralel olarak kültür-edebiyat, bilim, sanat ve siyaset alanlarında da) Avrupa’da inkârın esas ve belirleyici unsur olark egemen hâle gelmiş olduğu bu dönemin “Aydınlanma” olarak isimlendirilişi,öte inancı taşıyanlar açısından tabii ki ironiktir ve tabii ki hakikati itibariyle tam tersi bir durumu ifade eden bir isimlendirmedir.

[2] Esas itibariyle modernitenin düşünce ve bilim anlayışları, Hümanizm, Rasyonalizm, Bireycilik ve Pozitivizm gibi, Yaratıcı-merkezli değil insan-merkezli bir bakış açısını temel alır ve aklın sınırlarını aşan tasavvurlara uzak ve karşı durur ve genel yapıları itibariyle materyalist ve ateist eğilimlidir. (Not: Hümanizm, bazılarının kelimeye yüklediği anlamla insan sevgisini esas alan değil, insanın kendisini (Âlemleri ve içindeki herşeyi yaratmış olan bir Yaratıcı Rab’bi değil) merkeze alan bir anlayıştır).

[3] Batılılaşma olgusu yalnızca Türkiye’de değil, farklı zaman dilimlerinde de, farklı coğrafyalarda da yaşanmış olan, ortak motiflerden birisi özgüven eksikliği olsa da emperyalist Avrupalı güçlerin sömürgecilik uygulamaları sonucunda yaşanan örneklerde olduğu gibi gibi farklı motif ve süreçlerle de ve neredeyse tüm ülkelerde (doğal olarak Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri hariç) yaşanmış olan bir olgudur.

[4] İkinci Dünya Savaşı olarak tezahür eden büyük paylaşım kavgasında Avrupalı sömürgeci güçlerin güç ve kan kaybetmesi sömürge ülkelerdeki bağımsızlıkçı eğilim ve hareketler için elverişli bir zemin sunmuştur. Bu büyük savaş sonrasında yirmi beş yıl (1951-1976) içerisinde yalnızca Afrika’da 47 ülke Avrupalı sömürgeci güçler karşısında siyasal bağımsızlık elde etmiştir (kültürel ve ekonomik boyutlar itibariyle sömürgeci ülkelere olan bağımlılıkları değişen oranlarda devam etse de). Bu bağlamda Cezayir de1954 yılında başlatılmış olan silahlı ve kanlı bir mücadele süreci sonunda 1962 yılında siyasî bağımsızlığını elde etmiştir.

[5] Tarihçi düşünür Arnold Toynbee, Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar dünyada hükmünü sürdürmüş sistemin artık aynı kalamayacağını ve dünyaya hükmeden siyasal sistem ve sömürgeci yaklaşımın dünyada artık aynı etkin pozisyonu sürdüremeyeceğini ve artık “postmodern” bir dönemin başladığını söylediğinde doğru bir tespitte bulunmuştur. Etkinliği kaybolacak olan şey yalnızca egemen siyasal sistem değildir, onları besleyen felsefî düşünce yapısı ve epistemolojisi (bilginin mahiyeti, kaynakları ve kapsamı ile ilgili yaklaşım ve düşünceler) de sahip olduğu gücü muhafaza edemeyecektir; çünkü hükümran olan siyasal sistemler hükümran durumdaki düşünce akımlarından bağımsız değildir. İkinci Dünya Savaşı bu öngörüyü daha da kuvvetlendirdi ve Postmodernizm düşünceden, edebiyata ve mimariye her alanda kendisini bir şekilde hissettirdi. Mamafih, bir şekilde hissedilen böyle bir dalgalanma yaşanmış olsa da, isminin yansıttığı muhtevaya özdeş radikal değişikliklerin tanımladığı bir yeni dönemin başlamış olduğunu iddia etmek abartı olacaktır. Ama yine de, bir “postmodern durum” içinde bulunduğumuz da sürmekte olan bir gerçekliktir ve bu da, alternatif bir ruhu yaşatma ya da diriltme potansiyeline ve zeminine sahip inanç ve düşüncelerin bir geleceğe sahip olabileceği umudunun yersiz bir umut olmadığının bir açık göstergesidir.

[6] Paul Feterabend’in “Bilimin Tiranlığı” ve “Özgür Bir Toplumda Bilim”, J. Lyotard’ın “Postmodern Durum”,  Karl Popper’ın “Açık Toplum ve Düşmanları”, Fritchof Capra’nın “Dönüm Noktası” ve “Fiziğin Taosu”, İvan İllich’in “Okulsuz Toplum” isimli kitapları hemen akla gelen örneklerdir.

[7] Modernizmin kısırlaştırıcı ve çoraklaştırıcı dünyasından gerçek anlamda bir çıkışın olmazsa olmaz şartı onun’Yaratıcı’ ve ‘öte’inancını ve vahiy temelli düşünceleri dikkate alan bir espriyle renklenmiş olmasıdır. Postmodernizm bu espri bağlamında bir eğilim ya da ruha sahip olamamışsa da, çok kültürlülük ve çok seslilik bağlamında inanç temelli geleneklerin de özgürce kendilerini ifadeden (ve dolayısıyla ontolojik teorilerinin de açıklanmasından) yana olmalarını savunarak alternatif anlayış ve çizgilere hayat hakkı tanımayan ceberrut tavrı ve üslûbu nedeniyle Modernizme karşı çıkmıştır. Kayda değer itirazları, metod, rota ve üslûp düzeltme taleplerini sempatiyle karşılamış olsak da, Postmodernizmin genel eğilim itibariyle, modernizmin tümüyle dışına çıkma hedef ya da durumu söz konusu olmamıştır. Modernizmin neredeyse dünyanın her köşesinde tüm toplum katmanlarında ve hayatın her yanına derinlemesine nüfuz etmiş olduğu dikkate alındığında, ne kadar ciddî ve köklü eleştiriler söz konusu olursa olsun, içinde kalarak onu ana duruşu ve tutumları itibariyle dönüştürmenin çok mümkün olmadığı ise açıktır.

[8] Rönesans’tan günümüze farklı coğrafyalarda dönem dönem, Osmanlı Devleti ya da Hint Babür İmparatorluğu gibi farklı İslâm devletleri var olmuş ve bunlar askerî alanda etkinlik kazanmış olsalar ve varlıklarını güçlü devletler olarak belli süreler boyunca sürdürmüş olsalar da dünya geneli itibariyle Avrupa merkezli Rönesans’la ete kemiğe büründüğü açıkça görünür olan din dışı/karşıtı ve insan-merkezci (Yaratıcı-Allah merkezci değil) bakış açısının adım adım kendisini tahkim ettiğini ve çeşitli süreçler sonunda kendisini kitleler nezdinde değişen ton ve formlarda da olsa kabul ettirmiş olduğu ve böylece, karanlığın global ölçekte insanlık tarihinde görülmemiş bir yoğunluk ve yaygın benimsemeye ulaşmış olduğu açıktır.

[9] Bu, neredeyse tüm ülkelerde, değişen oranlarda ve zaman dilimlerinde, resmî politikalar izlenerek ya da sömürgeleşmiş olmanın bir sonucu olarak yaşanmış ‘batılılaşma’ serüvenleri sonucunda oluşmuş bir atmosferdir.