Sezai Karakoç’un Mehmed Âkif’i

Âkif’in doğduğu Fatih semti, İstanbul içinde ikinci bir İstanbul’dur. Devletin yürek köşesidir. Fatih Camii ve medreseleri etrafında yaşayan halk da devletin yürek halkıdır. Devletin mutlu günleri de hüzünlü günleri de burada yaşayan halkın yüzüne doğrudan yansır.

Ali ÖZTÜRK

Prof. Dr., İstanbul Üni. İlahiyat Fak.

“Boşuna yaşamadın,

boşuna savaşmadın

ve boşuna ölmedin.”

Sezai Karakoç

Bu yazı, geçtiğimiz Kasım ayında dünya sürgünü sona eren üstat Sezai Karakoç’un, seksen beş yıl öncesinin Aralık ayında vefat eden Mehmet Âkif ile ilgili kaleme aldığı ve ilk olarak 1968 yılında basılan incelemesine dikkatleri çekmek üzere kaleme alınmıştır. Mehmed Âkif kitabı, Karakoç’un monografik üç eserinden ikincisidir. Diğerleri, Türkçenin kurucu Piri Yunus Emre ve Farsça yazmasına rağmen bütün bir Türk edebiyatına tesir etmiş olan Mevlana monografileridir.

Kitap, seçme şiirler dışarıda tutulursa temel olarak üç kısımdan meydana gelmektedir. Okuyacağınız tanıtım-yorum yazısı, kitaptaki “Hayatı, İnanç ve Düşünce Oluşumu ve Savaşı” ve “Şiiri” başlıklı incelemeleri ele almaktadır. Vefat yıldönümleri sebebiyle yazılan yazılara değinilmemiştir.

Yazar ilk başlıkta Âkif’in nasıl bir siyasi, kültürel ve coğrafi ortama gözlerini açtığını, büyük devletimizin çöküş dönemlerinin fotoğrafı üzerinden anlatır. Osmanlı’nın Balkanlarda uzuvlarının bir kısmını bırakarak çekildiği, Rumeli’de bir medeniyetin sona erdiği yıllarda imparatorluğun gözbebeği İstanbul’un “kalb noktası”nda bir çocuk doğar. Buharalı bir anne ile Rumelili bir babanın evladı olarak dünyaya gelen Mehmed Âkif, Karakoç’a göre Doğu ve Batı İslâmlığı ile merkez İslâmlığının sentezi bir çocuktur. Anne çizgisinden, “duyarlığı, sağduyuyu, bir ülküye adayışı, şairliği” baba çizgisinden ise “ataklığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği…” alır.

Âkif’in doğduğu Fatih semti, İstanbul içinde ikinci bir İstanbul’dur. Devletin yürek köşesidir. Fatih Camii ve medreseleri etrafında yaşayan halk da devletin yürek halkıdır. Devletin mutlu günleri de hüzünlü günleri de burada yaşayan halkın yüzüne doğrudan yansır.

Karakoç, Âkif’in eğitim hayatı bağlamında Sultan Abdülhamit ve devleti ayakta tutma politikasına değinir. Dönemin eski ve yeni kuşak arasındaki çatışmasına “babalar ve oğullar” metaforuyla yaklaşır. Yaşlı kuşak devleti ayakta tutacak yetenekten, genç kuşak da tecrübeden mahrumdur. Bu arada Batı sürekli baba ile oğullarının arasını açmakla meşguldür. Bu gerçekliği bütün çıplaklığı ile gören Abdülhamit ise devleti emanet edilebileceği yeni bir nesil yetiştirme çabası içine girmişti. Bunun için yaşlı kadro ile devleti yönetirken genç kadroyu da olabildiğince oyalayıp zaman kazanmak zorundaydı. Karakoç, Abdülhamit’i Bismarck ile karşılaştırır ve onun beraberinde yetişmiş mükemmel bir aydın kadrosu bulunduğuna dikkat çeker. Abdülhamit ise bundan mahrumdu ve trajedi de buradan başlıyordu. O yüzden bütün gücünü eğitime verdi. Kız ve erkek okulları açtı. Âkif de bu mekteplerde okumuştur. Âkif aldığı eğitimin niteliği gereği, hayata realist bakmayı öğrenmiştir. Hayatında da sanatında da bu bakışın etkileri görülmektedir. Karakoç bundan sonrası için daha karamsar bir tablo çizer ki onun da sebebi Sultan Abdülhamid’in yetiştirmeye çalıştığı kadronun romantik hülyalarla vaktinden evvel siyasete bulaşmasıdır. Bu hem Abdülhamit’in hem de imparatorluğun felaketi oldu. Karakoç bu dönemde, Âkif’in gençlik ateşiyle zaman zaman protestolara katılması dışında ayrıntı vermeyip ülkenin genel manzarasını sunmayı tercih etmektedir.

Âkif’in hayatını üç döneme ayırıyor Karakoç. Birincisi, şahsiyetinin oluşum dönemi olan eğitim dönemidir. İkincisi, 1908 yılına kadar uzatılabilecek entelektüel ve kültürel bakımdan kendisini yetiştirdiği dönem. 1908 yılından itibaren ise sadece Âkif’in değil devlet ve bütün bir Osmanlı tebaası için yeni bir dönemdir. Eğitimini aldığı mesleği devam ettirirken bir yandan da edebiyat öğretmenliği yapar hatta 1908 yılında Darülfunun’a edebiyat müderrisi olarak atanır. Karakoç bu durumu, onun “asıl mesleğini aştığı” şeklinde yorumlar.

1908 sonrasında oluşan siyasi durumundan da pek ümitli değildir Âkif. Bu dönem sonrasında Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık akımları iyice belirginleşmiş, Âkif kendinin İslâmcılık akımı içerisinde bulmuştur. Eşref Edip ile birlikte Sırat-ı Müstakim dergisini kurmuş ve yeniden İslâm’a sımsıkı sarılmakla felaketten kurtulabilineceği tezini işlemiştir. Bu dönemde, İslâm düşüncesinin çağdaş temsilcileri olan Mısır ekolünden Ferit Vecdi, Reşit Rıza ve Muhammed Abduh; Hint ekolünden Cemaleddin Efgani ve Muhammed İkbal’in fikirleri ile teması olmuş, onlardan tercümeler yapmıştır.

Âkif’in entelektüel cephesi, tek kelime ile ifade etmek gerekirse İslâmcılığı, Hint ve Mısır ekolüne bir öykünme, tâbi olma değildi. Âkif ve arkadaşları, çekirdekten yetişme yerli İslâmcılardı. Diğerlerinde ise bir düşünce ve sistem İslâmcılığı gelişmişti. Karakoç’a göre Âkif’in İslâmcılığında dış tesir ileri sürülmesi, İslâm düşüncesinin her ülkede kendi dinamiklerine bağlı olduğundan dolayı doğru değildir. İslâmiyet’in devlet düzeninde yaşıyor olmasından dolayı İslâm, bir düşünce sistemi olarak gelişmemiştir; fakat devletin yıkılma tehlikesi, düşünce planında bir sistem yapmaya zorlamıştır.  Karakoç’a göre Âkif de fikirlerini bu düşünürlerden çok sokaktan, aileden, klasik kültürden, toplumdan, devletin sarsıntılı halinden ve nihayet kendisinden alıyordur. İslâm mütefekkirlerinin tesiri ise kendisinde İslâm fikrini doğurmaktan ziyade sadece var olan bir ülküyü beslemeye yarıyordu. Aralarındaki en önemli fark, Âkif İslâm ruhunu canlandırmak isterken Mısır bilginleri ise İslâm’ın genel sistemine bir yorum getirmek istemiştir. Karakoç’un müthiş benzetmesiyle, “Âkif akan kanı durdurmaya çalışırken öbürleri donmuş kanı harekete geçirmek için uğraşmaktaydılar”. Biri yaralıyı kurtarmaya diğeri ölü durumundaki medeniyeti harekete geçirmeye çalışıyordu. Aslında her biri kendi şartlarında gerekeni yapmaktaydı.

Karakoç, Âkif’in 1908-1918 dönemine özel bir atıfta bulunur. Bu dönemin Âkif’i mütefekkir Âkif’tir. Yaptığı seyahatlerle Doğu’yu ve Batı’yı tanır. Batıcılar ile çatışır, Türkçülere gerçeği gösterir. Bu dönemde şiirleri tam bir “sosyal tenkit dergisi” mahiyetindedir. Ancak savaş, düşünceye yer bırakacak mıdır? Karakoç bu soruyu sorar ve cevabını yine kendi verir. Bırakacaktır ama şimşeklenmiş bir halde. Sezai Karakoç’un bir seferberlik tanımı var ki harpten öte bir şeydir. Halk bu savaşın ölüm kalım savaşı olduğunu sezmiş, bütün kahramanlığını ve yiğitliğini ortaya koymuştur. Sivilken de asker gibi devletine itaat eden Karakoç’un “sessiz fakat müthiş” olarak nitelendirdiği bu halk, meydandadır.

Bunun destanını da Âkif yazmıştır:

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.

Savaş kazanılmış, sular durulmuş, arka arkaya devrimler yapılmış ve Türkiye, Batı eksenine oturtulmuştur. Âkif ise buna prensip olarak karşıdır ve hayal sükutuna uğramıştır. Karakoç bunun sebepleri üzerine kafa yorar yormasına ama her bir cevabın, mündemiç ucu açık sorularla alıp yürüyen Batı romantizmine dikkatleri çeker.

Peki hayatı boyunca yeniliği savunmuş olan Âkif, devrimlerin nesine karşıydı? Karakoç’a göre Âkif devrimlerin esprisine ve diyalektiğine karşı olduğunun altını çizer. Zira devrimler, ona göre halkımızın geçmişle olan bütün bağlarını koparıyor gibi bir intiba bırakıyordu. O da şairin bir ömür boyu çağırdığı birlik türküsüne, İslâm birliği idealine, aykırı gibi geliyordu. Batı kültür dairesine girildiği söyleniyordu ama benlik yitirmeden bu mümkün müydü?

Âkif’in Mısır’a gidiş sebepleri, hep bu Batılılaşma serüveninin onun ruhunda oluşturduğu yalnızlık duygusu ile ilgiliydi. Söyleyecek bir sözü, yapacak bir şeyi kalmamıştı. Karakoç’a göre ruhu bir sığınak arayan Âkif,  Mısır’a gitti ve yıllarca dönmedi. Burada, bütün sevdiklerinden uzakta, İslâm ülkelerinin içine düştüğü felaketi anlamaya çalışmış, çareler aramak için kendini tefekküre vermiştir. Ancak ruhunu ölüm gibi kaplayan gölgenin tesirinden kurtulamamıştır. Bu devrin eseri olan Gölgeler şiirine de atıfta bulunan Karakoç, şairin yaşadığı hüzünlü günlerdeki gelgitlerine dikkat çekmiştir.

Sonuçta dünya vazifesini tamamladığı sezgisiyle, yurda döner ve altı ay hasta yattıktan sonra 27 Aralık 1936 tarihinde, 63 yaşında iken vefat eder Âkif. Karakoç’un “sessiz halk” olarak tanımladığı vatanseverlerin omuzlarında bir fikir, ideal, ahlâk ve din sancağı gibi Edirnekapı Şehitliği’ne götürülür.

Karakoç kitabının ikinci bölümünde, Âkif’in şiirini ele alır. Bu kısma Karakoç şu kilit cümle ile başlar: “Türk edebiyatında, Âkif kadar, hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş şair yoktur.” Bu cümle gelişigüzel söylenmiş bir söz değildir; Safahat’ı dikkatlice okuyan bir kimsenin, hakkını teslim etmekten kendini alamayacağı bir tespittir.  Karakoç’a göre Âkif, 600 yıllık devletin çöküşü esnasında cemiyetin içinde bulunduğu buhranı bütün çıplaklığıyla ortaya serer ve bundan kurtulmanın tek yolu olarak da cemiyetin temeli olan İslâm’a sımsıkı sarılmayı ve onu yepyeni bir ruhla ihya etmeyi gösterir.

Âkif’in o çok tartışılan mısralarından biri olan “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” mısrasını bir ara başlık yapar ve onun şiirindeki zaman kavramına odaklanır. Karakoç’a göre Âkif’in şiirinin konusu olan “hayat”ın zaman kategorisi, şimdiki zamandır. İslâm milleti için bir gelecek zamandan bahsedilemez; geçmiş zaman ise ancak şimdiyi anlamlandırabilmeye yarayan bir mukayese unsurudur. Cemiyetin şimdiki hâlini en yalın biçimde tablolaştırır. Karakoç, Âkif’in Hasta, Küfe, Mahalle Kahvesi şiirlerine atıfla, zorlu hayat şartlarını son derece realist bazen de natüralist biçimde halkın içinden biri olarak ve onların dili ve mantığıyla ortaya koyduğunu belirtir. Bu acı tablolarını çizdiği şiirlerinin ise amaca uygun bir şekil alarak hikâyeleştiğine dikkat çeker. Karakoç Âkif’in realizmini, Fransız romancılarının realizminden kalın çizgilerle ayırır. Fransız realistler sırf bir sanat tekniği olarak realizmi kullanırlar, toplumu bir yere götürme hedefleri yoktur. Oysa ki Âkif, realizmi ideallerine ulaşmak için bir vasıta olarak kullanır.  İşte Karakoç’a göre Âkif’in şiirinin iki temel kurucu unsuru bulunmaktadır: İslâm ve realite. Biri toplumun siyasi ve sosyal gerçekliği diğeri de toplumun bağlı olduğu değerler bütünüdür.

Karakoç, Âkif’in şiirindeki manzum hikâyeciliği, aruz veznini teşrih masasına yatırır. Âkif, Sâdi’den aldığı manzum hikayeciliği ferde değil cemiyete seslenen bir hüviyete kavuşturarak modern roman sanatındaki realizmin imkânlarını da kullanarak İslâm dünyasının o günkü gerçekliğini ifade etmekte kullanmıştır. İslâm edebiyatlarının ortak vezni olan aruzu da divan şairinden farklı olarak gündelik reel alana tatbik etmiştir. Onun şiirinde aruz, dilin en girintili çıkıntılı noktalarına girerek adeta Türkçe’nin malı hâline gelmiştir.

Karakoç, Âkif’in şiirini bir nevi günlüğe benzetir. Fark şu ki bu şairin şahsi günlüğü değil toplumun günlüğüdür. Bu sebeple şiir yer yer kronik manzara arz eder. Safahat (Dönemler) adını taşıması da bunu gösterir. Savaş haricindeki vakitlerde bir toplumun gündelik hayatında ne varsa onu bütün canlılığıyla şiire aksettirmiştir Âkif. Toplumun iyi kötü yanlarını tasvir etmiştir. Karakoç, toplumun içinden geçtiği bunalımları aynen aksettirmesi bakımından Âkif’in şiirini bir nehre benzetir. Sakin akan nehir bazen dalgalanır, coşar bazen de şelale olup yüksekten yere çarparak düşer. Şiiri de tıpkı bir nehir gibidir. Savaş yılları gelince toplumun gündelik yaşamı değişmiş buna paralel olarak Âkif’in şiiri de değişmiştir. Toplum destanlara konu olacak bir şekilde kahramanlaşmıştır. Âkif’in bu dönemde yazdığı şiirler, realizmin etkisinden sıyrılarak hayalin bütün genişliğinin kullanıldığı destanlara dönüşmüştür. Çanakkale Destanı, Süleyman Nazif’e Cevap, Bülbül ve tabii ki İstiklal Marşı bu dönemin destanlarıdır. Karakoç, realizmden destansı düşünceye geçişi bir problem olarak görmez ve bunu bir yüzük taşı metaforu ile izah eder. Nasıl ki İstiklâl Savaşı, Dünya Savaşı’nın devamı ve millet hayatının bir safhası ise Âkif de bu dönemle ilgili olanları, şiirleri içerisine, yüzük taşı gibi yerleştirilmiştir. Bu şiirlerden yapılacak bir seçme, milli destan manzarası verir. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin destanının yazılmadığı hükmü de doğru değildir.

Savaş bitip devrimler başlayınca, Âkif’in de sustuğuna dikkat çeker Karakoç. Bu yıllar adeta boykot yıllarıdır ve Karakoç’a göre Âkif gibi bir şairin büyük çaptaki değişikliklere sükût etmesi, güçlü bir protesto anlamına gelmektedir. Âkif bu andan itibaren gönüllü bir sürgün dönemine girer ve Mısır’a göçer. Mısır’da yazdığı şiirleri, denize yaklaşmış bir nehrin psikolojisini taşır. Bu şiirlerinin üzerine ölümün gölgesi vurmuştur. Karakoç’a göre bu dönem hayattan ve zamandan kopuş, metafiziğin kendini hissettirişidir.

Karakoç bundan sonra Safahat’ın bölümlerini kendi ifadesi ile panoramik bir bakışla ele alır. Birinci Safahat’ta, toplumun sıradan günleri ve cepheleri konu edilir. İkinci Safahat (Süleymaniye Kürsüsünde), toplumda çarpışan fikirleri ve alternatifleri ile kurtuluş yolunun ifadesidir. Üçüncü Safahat (Hakkın Sesleri), Şairin İslâm idealinin ve Kur’ân yolunun açıklanmasıdır. Dördüncü Safahat (Fatih Kürsüsünde), halkın ve aydınların durumu ele alınır. Beşinci Safahat (Hatıralar), gezi izlenimleri, bir nevi Doğu ve Batı’ya bakışı anlatır. Karakoç bu bölümdeki “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirini Âkif’in en güçlü şiirlerinden biri olarak değerlendirir. Altıncı Safahat (Âsım) ise geleceğin şiiridir. Karakoç, yazılış zamanları aynı olduğu için Bülbül ve İstiklal Marşı’nı da buraya katarak değerlendirir. Dolayısıyla bir yandan destan şiiri öte yandan da özlediği geleceğin şiiridir. Destanlar da bir bakıma geleceğin şiiridir. Karakoç “şimdiki zaman” şairi olarak gördüğü Âkif’in bu paradoksunu izah için “çift katlı zaman dokusu” ifadesini kullanır. Yani olağanüstü zamanlarda şimdiki zaman, kendini aşarak geleceğe ulaşmış, geçmiş zaman da şairin özlemiyle şimdiki zamana gelmiştir. Bu bölümle ilgili şu dikkat çekici tespiti de yapar Karakoç: “Âkif sürekli cemiyeti hırpalamakta kullandığı kalemini ilk defa milletin övgüsüne tahsis etmiştir.” Karakoç, Hicran, Gece ve Secde gibi şiirleri içeren yedinci ve son bölüm olan “Gölgeler”i ise artık öteye bakış şiirleri olarak değerlendirir. Panoramik bakışın yanı sıra sosyolojik bir bakışla da Safahat’ın bölümlerini vasıflandırır. Buna göre birinci Safahat, genel sosyolojik çizgiler; İkinci Safahat, spekülatif yapı şiirleri; Üçüncü Safahat, doktrin şiiri; Dördüncü Safahat, siyasi yapı; Beşinci Safahat, karşılaştırmalı tarih, sosyolojik çizgiler; Altıncı Safahat, destansı yapı, savaş sosyolojisi ve potansiyel gelecek zaman; Yedinci Safahat, metafiziktir.

Karakoç, Âkif’in şiirle düşünmeyi edebiyatımıza sokan hemen hemen tek şair olduğu fikrindedir. Safahat da ona göre bir toplumun bir ömür başından geçenlerin şiirle anlatılmasıdır. Âkif bunu yaparken öz benliğinde var olan inanç ve değerler sisteminden bağını koparmadan yapmıştır. Realist şiir anlayışının bir gereği olarak şairin samimi dünya görüşünün, şiirinden ayrılması söz konusu olamaz. Zira onun fikirleri ile zaman, mekân ve nesneler arasında kopmaz bir bağ söz konusudur. Güdümlü edebiyatta şair ile tezi arasında ortaya çıkan eğretilik Âkif’in şiirinde görülmez. O, realizmi ve dünya görüşünü şiirinin bütününe yerleştirme noktasında en ileri adımı atmış ve Karakoç’a göre onu aşan da olmamıştır. Ne Nazım Hikmet ne de Orhan Veli Okulu şairleri Türk şiirinin realizmine kattıkları bakımından onunla kıyaslanabilir. Karakoç, Âkif’i iki büyük din ve mistik şairi Claudel ve Eliot ile karşılaştırır ve özetle bu iki şairin, din karşısında bireysel tutumlarına karşı Âkif’in cemiyetçi tutumuyla onlardan ayrıldığına dikkat çeker.

 Âkif’in şiirini en iyi şekilde anlamanın yolunu ise aynı tarihi ve toplumsal kaderi paylaştığı Yahya Kemal ile karşılaştırmakta görür. Bu karşılaştırmanın ana mihverini Yahya Kemal’in geçmiş zaman şairi, Âkif’in ise şimdiki zaman şairi oluşları teşkil eder. Sanat anlayışları da buna paralel olarak gelişmiştir. Yahya Kemal sade bir dil ile de olsa divan geleneğini sürdürürken, Âkif halkın konuşma diline inmiştir.

Her ne kadar imparatorluğun gün batımında aynı zaman, mekân ve ülkü noktasında yaşamış ve kullandıkları şekli unsurlar bakımından aynı hat üzerinde olsalar da şiirlerinin özü itibariyle doğu ile batı kadar birbirinden ayrılırlar. Bu ayrılığın ilk çıkış noktası Yahya Kemal’in estetiği, Âkif’in ise ülküyü hedeflemesidir. Geçmişte yaşanan, bir nevi masallaşmış zaman, estetik için daha elverişlidir. Şimdiki zaman ise geleceği kurma ülküsü yani bugünü kurtarmakla mümkündür. Karakoç her iki şairin aynı yere bakıp farklı düşünmelerini gün batımı istiaresiyle anlatır. Yahya Kemal gün batımına karşı iç huzursuzluğunu güneşin doğuş vakitlerindeki aydınlık geçmişi düşünerek giderir; Âkif ise gelmekte olan karanlığı geciktirmek için ışık işçilerini görev başına çağırır. Biri, geçmişin medeniyetimizin mükemmel devirlerinin mermerden anıtını yontar; diğeri ise yaşanan hayata odaklanıp siperler kazar. Biri, medeniyeti arka hatlarda, diğeri ön hatlarda korur.  Biri, geçmişin destanını, öbürü ise günün destanını yazmaktadır. Karakoç’un muhteşem benzetmesiyle Âkif’in şiiri, bir savaşta askerleri heyecanlandırmak için komutanın yaptığı konuşmadır, Yahya Kemal’inki ise savaş bittikten sonra şehitlerin hatırasına dikilen anıt ve kitabedir, o kahramanlığın destanıdır. Yahya Kemal hep esere bakarak imparatorluk idealine bağlıdır, Âkif ise hep müessire bakarak imparatorluğu doğuran İslâm idealine bağlıdır. Karakoç bu eser müessir karşılaştırmasından hareketle, yeni kurulan devletimizin milli marşını Yahya Kemal’in değil de Âkif’in yazdığı sonucuna ulaşır. Bütün bu farklılıklarla birlikte her iki şair, Karakoç’a göre birbirini tamamlamaktadır. İmparatorluğun geçmişi ve son zamanları bir bütün halinde şiire girerek sanat içi bir gerçeklik kazanmıştır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Karakoç’un Âkif incelemesi, parçalanma sürecine girdiği bir zaman diliminde imparatorluğun kalbinde doğan bir şairin hayatı, mücadelesi ve şiir anlayışı üzerinden bir medeniyet krizi okumasıdır. İnkıraz dönemi şairi olan Âkif’in duygu ve hareket dünyasında birtakım gelgitleri olmuş ve bunlar şiirlerine yansımıştır. Ancak karakteri itibariyle bir savruluş yaşamamıştır, eski devletin çöküşünde Âkif’in karakteri ne ise yeni devletin kuruluşunda da aynı olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki Karakoç, eserini bu karakter abidesiyle, kalben ve ruhen bir ünsiyet hissiyle kaleme almıştır.