Size Mutluluğun Sırrını Vereyim Mi?

Olan şey şudur, başka bir kavram dünyası ile zihinlerimiz işgal ediliyor, tıpkı gıda mühendisliği gibi bir tür toplum mühendisliği yöntemi ile düşünce genetiğimiz ile oynuyorlar. Gençlerimize doğrudan ya da dolaylı olarak bu metinler rehberlik ediyor. O halde onları hafife alma lüksümüz yok. Aksine dikkat kesilmek durumundayız. 

Derviş Çelebi

Sevgili okur, peşin olarak söyleyeyim, başlığın ima ettiği gibi bir kişisel gelişim yazısı yazma niyetinde değilim. Üstelik kişisel gelişim safsatalarına inanan biri de değilim. Aksine hiç hoşlanmadığım bir tür. Bu tür yazılardan medet uman modern hurafe düşkünlerinin Telli Baba’ya çaput bağlayan muhafazakâr versiyonlarından bir farkı yok benim nazarımda.

Öyle zengin olmanın beş kuralı gibi saçmalıklara inananlar, ancak bu saçmalığı saçmalayanları zengin eder. Eh, benim de sizin mutsuzluğunuz üzerinden bir mutlu olma şansım olmadığına göre niye abesle iştigal edeyim ki? Ama durun, belki de uğraşmamız gereken şey tam olarak budur, “abes” ile iştigal etmek. Zira dünya nüfusunun neredeyse yüzde doksan dokuzu, yüzde bir tarafından abesle iştigal ettirilmek suretiyle oyalanıp idare olunmuyor mu? O halde bu abes’e odaklanmak, abes üzerinde biraz daha detaylı durmamız gerekiyor sanırım.

Meseleye salt kişisel gelişim yazıları üzerinden değil, bir bütün olarak kitleleri manipüle etmek, abes olana yönlendirmek, bir adım ötesi günaha teşvik etmek, harama özendirmek ve kültürel asimilasyona sebep olmaktan söz ediyorum. Bu kültürel işgal ürünlerinin arkasında, arka planında, başka bir dünya görüşünün kodları var. Misal, bütün dünya çocuklarının eline verilen mini etekli sarışın Barbie bebekler neyi temsil ediyor? Olan şey şudur, başka bir kavram dünyası ile zihinlerimiz işgal ediliyor, tıpkı gıda mühendisliği gibi bir tür toplum mühendisliği yöntemi ile düşünce genetiğimiz ile oynuyorlar. Gençlerimize doğrudan ya da dolaylı olarak bu metinler rehberlik ediyor. O halde onları hafife alma lüksümüz yok. Aksine dikkat kesilmek durumundayız. 

Kişisel gelişim yazılarının temel mantığı, okuyana sen aslansın kaplansın, eşin benzerin yok, bin defa yıkılsan bin birincide aşacaksın bu engelleri, kim tutar seni gazı ile yol verip, içinde mantık pırıltıları da içeren öneriler paketi pazarlayarak, kişisel ego pompalıyor. Her ne olursa olsun önüne çıkan engelleri yık ve ilerle! Başarıya giden her yol mubahtır ilkesini alttan alta zerk ediyorlar. Dolayısıyla, yöntemleri çıkış noktası itibari ile insan fıtratını ifsat etmeye yönelik kurgu içeriyor. Ve bu süreç, kendini bu rüzgâra kaptıran büyük bir çoğunluğun duvara toslaması ile son bulan trajik öykülere dönüşüyor. Zirveye ulaşan az sayıdaki kişinin ise o şişirilmiş ego ile asla mutlu olma şansı yok. Kendisini merkeze alan bireyin, insanı eşref-i mahlûkat değil kendine hizmetçi, doğayı emanet değil tüketim objesi olarak görerek -bu zihniyet içerisinde- ne çevresine ne de kendisine bir hayrı olması mümkün değildir.  

Bu aşamada belki cevap vermemiz gereken soru şudur: “Talep edilen şey, başarı mı yoksa mutluluk mu?” “Her ikisi de!” dediğinizi duyar gibiyim. 

İstisnaları dışarıda bırakırsak, aynı eğitim çarkından ve kültürel formattan geçtiğimiz için böyle cevap vermemiz normal. Çünkü Z kuşağı dediğimiz gençliğin önemli bir çoğunluğu, köyden kente göçmüş, şehrin periferisinde tutunmaya çalışan, hayatı büyük zorluklarla geçmiş yoksul köy kökenli ebeveynler tarafından yetiştirildi. Ömrünün büyük bir kısmı beyaz Türkler tarafından hor görülmüş, işçi ve düşük gelirli memur olan bu nesil, evlatlarının aynı kaderi paylaşmasına gönlü razı olmadığı için doğduğu ilk andan itibaren onları daldan budaktan sakındırıp, işten güçten koruyup, okuması ve bir üniversite eğitimi alması için motive etti. Bu onlar için günün moda tabiri ile bir kızıl elma idi. Onların mutluluğunu (kurtuluşunu) yüksek tahsil almalarında gördüler. Tabiri caiz ise mikroplara karşı izole edilen bu nesil, toplum içine karıştığında sosyal virüslere karşı antikora da sahip olmadığı için kolaylıkla enfekte oldu ve daha vahim olan bu hastalıklı durum (zihinsel deformasyon) gün geçtikçe kronikleşmekte. Ve şimdi, bunun faturasını ödüyoruz. Şahit olduğumuz saldırgan, saygısız, köksüz ve inançsız, dejenere davranışlar bu hastalığın semptomlarıdır.

Peki, başladığımız noktaya dönersek, başarı tamamen önemsiz mi? Elbette değil ancak unutulan, ihmal edilen bir şey var. Bizim inancımıza göre başarı, insan eylemlerinin mutlak sonucu değil Yaratıcı’nın takdiridir. Dolayısıyla başarı kutsal değildir ve kişiye ait de değildir. Kişiye ait olan ve takdir edilmesi gereken, ancak onun çabası/gayretidir. Ne var ki kişisel gelişim yazılarının ana omurgasını teşkil eden seküler düşünce, kavramsal olarak başarıyı insan çabasına bağlayarak, Yaratıcı’yı aradan çıkartıp insanı mutlaklaştırıyor. Dolayısıyla modern dünya başaramayan insanı, “loser, ezik, zavallı, beceriksiz” olarak nitelendiriyor, yalnızlığa ve depresyona terk ediyor.

Sonuç olarak, mutluluğu salt başarıda aramanın çok da doğru sonuçlar vermediğine tanık oluyoruz. Peki, o halde mutluluğa nasıl ulaşırız? Mutluluğa ulaşmak, maddi ve manevi iyiliğe, tatmine ulaşma halidir. Bunun yolu ise kişinin Rabbinin rızasına uygun bir iman, düşünce ve ameller dizisinden geçmektedir vesselam.