Tarih ve Sanat Kokan Coğrafyamız: Endülüs

Endülüs’ün de simgesi hâline gelmiş olan “ve lâ galibe illallâh” hakikati, bu mihrabın her bir inceliğine, çinisine, taşına, ruh gibi nakşedilmiş olmalı ki buradan yükselen nur, suni karanlıkları delip geçerek gelen ziyaretçilerin gözlerinin kendi üzerine çevrilmesine sebep oluyor.

Yusuf Emre BOZAN

“Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır ne meşhur kaleleri sultanların.

Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu”

-Ebu’l Beka, Endülüs’e Ağıt

Endülüs, İslam medeniyetinin asırlar boyu yaşayıp hayat bulduğu, serpilip büyüyerek dünya çapında ilim ve sanat kaynağına dönüştüğü ve nihayetinde hazin bir şekilde elimizden kayıp giden, gönlümüzde her daim yarası bâki kalan bir coğrafyayı ifade eder bizler için. İbn Rüşd, İbn Tufeyl, Zehravi gibi pek çok âlimin ortaya koyduğu eserlerle de bize kendisini daima hatırlatan bu coğrafyayı gidip görmek, sanatına, tarihine ve tabii güzelliklerine şahit olmak bizlere bu sene nasip oldu. Mavera Vakfı tarafından her sene düzenli olarak gerçekleştirilen deneme yarışmasının 2020 ve 2021 yıllarında ödüle lâyık görülen eserlerinin sahipleri olarak, vakfın yönetim kurulunda bulunan bazı isimlerle birlikte, kalabalık bir ekiple, büyük bir keyif alarak gerçekleştirdiğimiz Endülüs turunun tamamını bir yazıya sığdırmak elbette mümkün değil. Baştan sona hayranlıkla gezdiğimiz, tarihî serüvenini büyük bir iştiyakla dinlediğimiz fakat mevcut hâlini görüp hüzünlendiğimiz Endülüs coğrafyası, bizlere farklı ufuklar açması bakımından mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden birisidir.

Dört saati aşan uçak yolcuğumuz sonrasında Malaga’ya sağ salim ulaşabilmiştik. Şehri büyük oranda görmemize imkân veren bir seyir tepesinde sol tarafta, boğa güreşlerinin yapılmakta olduğu büyük bir arena gözümüze çarpmakta. Aldığımız bilgiye göre, ülkenin hâlâ pek çok yerinde, yasal bir şekilde boğa güreşleri yapılmakta ve pek çok insan, bir futbol maçını seyredercesine bu işkenceyi seyretmekte. Sağ tarafta ise tarihi dokusunu muhafaza eden belediyeye ait binalar ve yüksek palmiye ağaçları gözümüze çarpıyor. Palmiye ağaçlarının olduğu yerlerden geçerken ancak dikkatli bir şekilde bakınca fark edilebilen yeşil papağanları görüyoruz. Ekim ayında olmamıza rağmen bahar mevsiminde gibiyiz. Sanki bu mevsim, bu kuşların kanatlarının çırpınışında ve ötüşlerinde hayat buluyor. Picasso’nun da memleketi olan Malaga’dan ayrılıp Ronda’ya geliyoruz.

Ronda, eski ismiyle Runde, Ernest Hemingway dahil pek çok sanatçıya da ilham kaynağı olmuş, kayalıklar üzerine kurulu, insanı tefekküre sevk eden, insana iç âleminin derinlikleri hatırlatan kanyonlara sahip bir kasaba. İlk uçuş denemesi yapan meşhur Abbas b. Firnas da buralı. Diğer taraftan burada, 5000 civarında boğanın kulağını kestiği, yani öldürdüğü rivayet edilen Pedro Romero’nun heykelini de görmekteyiz. Günümüzde özellikle Ronda’da yaygın bir biçimde devam etmekte olan boğa güreşinin, modern anlamda ilk temelini atan kişinin de yine Pedro Romero olduğunu öğreniyoruz.

Sevilla’ya geldiğimizde ise bambaşka bir serüvenin ortasında buluyoruz kendimizi. Modern dönemde pek çok film ve dizide de sahne olarak kullanılmış olan Alcazar Sarayı, tarihi dokusu ve estetik yapısıyla bizleri âdeta mest etti. Alcazar Sarayı’nın yapımı, Hristiyan sultası altında yaşayan Müslüman ustalara ait olmakla birlikte, saray kraliyet ailesi tarafından kullanılmış. I. Pedro tarafından yaptırılan bu şaheserin, günümüze ulaşan yapıları arasında duvarlarında büyük bir ustalıkla işlenmiş olan ve defalarca kez tekrar eden “ve lâ gâlibe illallâh” yazısını görüyoruz. Endülüs’ü Endülüs yapan bu büyük hakikatin ifadesi, sanat cephesinde o kadar muazzam bir estetikle kendisini ortaya koymuş olmalı ki Hristiyan krallar dahi -sadece sanat yönüyle bile olsa- bundan müstağni kalamayıp saraylarında bu işlemeleri kullanmaktan geri kalamamışlar. Diğer taraftan kralın uzun ömürlü olması için yapılan duaların da kitabelere nakşedildiğini görüyoruz. Şu anda dahi sarayın belli bölümleri kraliyet ailesi tarafından kullanılmakta. Pek çok çiniyi, kemerli yapıyı, ferah avluları barındıran bu sarayı uzun bir süre gezdikten sonra, Sevilla’da, eski adıyla İşbiliyye’de gezmeye devam ediyoruz. Zamanında buranın el-Mescidü’l-Kebir’i olan, minaresine ezan okumak için atla çıkılan devasa büyüklükte ihtişamlı yapı, şu anda dünyanın en büyük gotik katedrali olarak hizmet vermekte. Sonradan eklenen yapılarla birlikte çanlar yerleştirilen bu güzide eserin yanından büyük bir hüzünle ayrılıyoruz.

Şehirler arası yolculuklarımızda rehberimiz vasıtasıyla gezdiğimiz yerlerin tarihine dair bilgiler alıyor, diğer taraftan günümüzdeki İspanya’nın durumuna dair detayları öğreniyoruz. Kilometreler boyu süren zeytin ağaçlarının yanı sıra yol boyu pek çok kez bizi ‘yaslı bir selam’ gibi karşılayıp yüreklerimize serinlik veren el-Vadi’l-Kebir Nehri, bizi tekrar Cordoba’da karşılıyor. Günümüzde Guadalquivir ismiyle anılan ve kilometreler boyu devam eden bu nehrin üstünden geçen Roman Köprüsü, hemen sonunda bulunan Kurtuba Ulu Camii’yle buluşturuyor bizi. 800 yıldan uzun bir süredir kiliseye çevrilmiş olmasına rağmen bölge halkı arasında hâlâ Mezquita (mescid) adıyla bilinen bu ihtişamlı yapı, bir Müslüman portresiymişçesine, dışarıdan oldukça sade görünmesine rağmen iç tarafında çeşitli süslemeler ve oyma yazılarla bezenmiş durumda. 1200’den fazla sütun barındıran bu yapı, Eduardo Galeano’nun ifadesiyle “ışığı ve suyu yontan” Endülüs medeniyet işçilerinin günümüze ulaşan en nadide eserlerinden birisi. Ne yazık ki kiliseye dönüşmüş ve hâlen de kilise -müze değil, kilise- olarak kullanılmakta olan bu yapının, anlatmakla bitirilemeyecek bir de mihrap kısmı var ki… O dönem Hristiyan kralların da dokunmaya kıyamaması sebebiyle ki bu yapı, bütün bir ihtişamıyla günümüze ulaşmış ve hâlâ ziyaretçilerin en büyük ilgi odağı durumunda. Üstelik, binanın içinde eskiden kalma cami yapısını andıran yerler, mevcut kilise olarak kullanılan yerlere nispetle çok daha karanlık içinde bırakılmış olmasına rağmen. Endülüs’ün de simgesi hâline gelmiş olan “ve lâ galibe illallâh” hakikati, bu mihrabın her bir inceliğine, çinisine, taşına, ruh gibi nakşedilmiş olmalı ki buradan yükselen nur, suni karanlıkları delip geçerek gelen ziyaretçilerin gözlerinin kendi üzerine çevrilmesine sebep oluyor.

Cordoba’nın meydanlarında İbn Rüşd, İbn Hazm, Musa b. Meymûn gibi Endülüs dönemine ait pek çok bilginin heykelleri yapılmış durumda. Tarihin derinliklerine ve o dönemin yaşanan tartışmalarına, İbn Rüşd ile İbn Arabî arasında cereyan eden, “evet” ve “hayır”dan ibaret olan diyaloglara götürüyor bu yapılar bizi. O dönemin ağırlığını, sükunetini bütün bedeninizde hisseder gibi oluyorsunuz.

En son durağımız olan Granada’da (Gırnata) ise Aslanlı Avlu’su ile meşhur olan El-Hamra Sarayı’nı gördük. Aslında buraya sadece bir “saray” olarak bakmak pek doğru olmaz; burası pek çok sarayı içinde barındıran bir saray kompleksi. “Kızıl” anlamına gelen el-hamrâ, inşaatta kullanılan kil harcın kızıla çalan rengiyle ilgili. Tıpkı Kurtuba Camii gibi dışardan oldukça sade duran bu yapının Cennetü’l-‘Ârif bahçeleri içerisinde bir çiçek gibi yükselen yapılarını görünce, ister istemez beton ve yığma apartmanlar içerisinde boğulmaktan kurtulma adına kondurduğumuz küçük ve “yapay doğallıklar” ile burada tabiatın tam ortasında, ona ait bir parça gibi duran “doğal yapaylıklar”ın ne kadar da birbirinden farklı bir görüntü arz ettiğini aklımıza getiriyor. Çok geniş bir alana yayılmış olan yapının dikkat çeken özelliklerinden birisi, mimarisinin mahremiyet ölçüsüne göre dizayn edilmiş olması. Diğer taraftan pencereler ve ortada kalan bahçeler, ışığın geliş açısına göre öylesine konumlandırılmış ki havuzların bulunduğu bahçelerde belki birkaç dakika zaman geçirmek dahi terapi gibi geliyor insana. Sarayın yine iç tarafında, kûfî yazıyla dört bir yanı donatan “ve lâ gâlibe illallâh” yazısı burada da kendisini gösteriyor. Farklı bölümlerde farklı tavan yapıları barındıran bu geniş yapının en dikkat çeken yerlerinden birisi ise Elçiler Odası. Yedi kat semayı temsil edecek şekilde dizayn edilmiş tavan yapısıyla bu oda, kâinatın küçük bir numunesi olan insana büyük kâinatı hatırlatmakta. Ayrıca burada, gelen elçinin durması gerektiği yer ve ışığın yönü, öylesine dikkatli bir şekilde ayarlanmış ki elçi, geldiği ilk anda sultanı sadece bir siluet olarak görebilmekte. Buna benzer pek çok inceliği barındıran bu ince işçilikli yapıların haricinde, eskiden Cennetü’l-‘Ârif olarak bilinen ve buraya ait olan bahçeler, gerekli bakımlarla bugün de ziyaretçileri mest edecek şekilde rengarenk çiçekler ve yeşilliklerle donatılmış durumda.

Şehrin içinde bulunan ve şirin yapısıyla insanı mest eden Albayzin evlerinin iç tarafını görmek mümkün. Eski Müslümanlara ait olan bu evlerin geniş avluları bulunmakta. Günümüzde hâlâ içinde yaşayanların bulunduğu evler, çiçeklerle donatılmış ve ziyaretçilerin ilgi odağı hâline gelmiş durumda.

Sonuç itibariyle bütün bir gezi boyunca Endülüs medeniyetinin nasıl bir zarafeti, estetiği ve bir arada barış içinde yaşama kültürünü temsil ettiğini görmüş olduk. Umarız ki günümüz Müslümanları olarak bizler de sadece bir geçmişe vefa ya da kuru bir hamaset duygusuyla değil, doğrudan doğruya dinimizin bir gereği olarak yeniden dünya üzerinde asırlar boyu hatırlanacak eserler meydana getirir, adaletin hâkim olduğu bir düzenin kurucusu konumunda olabiliriz.