Sezai Karakoç Müslümanı, “vücudunda bir kıyamet taşıyan, ötenin sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları en şiddetli bir kıyametle sarsan kıyamet adamı” olarak, imanı ise “insana göklerin armağanı” olarak tanımlar. Çağımızda insanoğlunun mutsuzluğunun ana kaynağını insanoğlunun ‘öteki dünyaya’ inanmaması olarak görür.
Yusuf Bilâl AYDENİZ

“Şehirlerde meyve vermeyen ağaçlar çoğalmışsa, o memleketin insanları sefahate düşmüşlerdir”, der İbn Haldun. Düşünce susuzluğunun bizi anlamsızlık çölüne götürdüğü bir çağa karşı yapılan mücadelenin adıdır diriliş. Diriliş düşüncesinde teori, pratiğin izdüşümüdür. Diriliş, gelip çağı görüp ve ürperen Taha’nın bir bahar günü yeniden doğmasını sembolize ederken; aynı zamanda karamukları, kavisleri, soytarıları ve yarasaları iman gücüyle etkisiz hâle getirmeyi de kapsayan düşünce ve eylem sistematiğidir.
Diriliş, ilk insan olan Hz. Âdem’den günümüze değin var olan hakikatin peşinden gitmeye çalışan; tarihin, medeniyetin, kültürün, insanlığın bütün birikiminden faydalanarak, insanın ruhu ile inancı arasındaki altın oranı yakalayıp, merhameti ruhun en iç musikîsi yapmaktır. Diriliş, uyanışla kurtuluş arasındaki ilerleme ve oluşturma vetiresidir. Mikro âlemden makro âleme kadar, Taha’nın güllerle muştuladığı hükümdar bakışından daha keskin, Aragon’un bahsettiği gözlerden daha güzel gözlere sahip olan sevdanın adıdır. Diriliş, insanoğlunun gerçek ben’ini bulması demektir. Diriliş bir çağrıdır, mükemmel ve ebedî olana bir çağrı. Hakikati birlikte aramak çağrısıdır, diriliş çağrısı. Sadece inanmış kişilere değil, bütün insanlara bir çağrıdır. Kurtarma çağrısı değil, birlikte kurtulma çağrısı. Yeni bir şehir ve site, insan ve toplum özlemidir diriliş. Misafire hızır, geceye kadîr, sabaha ise fecir devletinin doğacağı gözüyle bakmaktır. Birleştiricidir, ayırıcı değildir. Irk birliğine değil, inanç ve insanlık birliğine dayanır. İnanç kadar ruhu arıtacak başka bir öz bulunamaz. Çoğulcudur, tek ve soyut, dar ve kısır perspektiflerden bakmayı reddeder.
Diriliş, gelenekten geleceğe akan bir bengisu pınarından kana kana merhameti içmek demektir. Yoksa kuru bir gelenek taklidi değildir diriliş. Abdurrahman El Vekîl’in dediği gibi, “gelenek ölmüşlerin yaşayan ruhudur, gelenekçilik yaşayanların ölü ruhudur”. Ya da Roger Garaudy’nin dediği gibi “atalarımın külü değil, ateşi olmalıyım”. Diriliş bu bakımdan ruhu her zaman diri tutmanın peşindedir. Ruh diri oldu mu insan da diri, insan diri oldu mu millet de diri olur. Bu hususu üstad Sezai Karakoç’un kitapları ile ifade edersek, Ruhun Dirilişi, İnsanın Dirilişi ve İslâm’ın Dirilişi sırasını takip etmemiz gerekir.
Diriliş düşüncesi, İslâm medeniyetini nesillere taşımaya çalışmanın mahsulüdür. Fransız sosyologlardan Lefebvre, insanın ve insanlık tarihinin ikiye bölündüğünü, bu bakımdan bütünlüğün bozulduğunu söylerken; işte tam da bu noktada Diriliş düşüncesi insanları bütünleştirici bir yola çağırmaktadır sessiz bir çığlıkla. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de orijinal fikir yoktur; orijinal fikir potansiyeli vardır, diyerek önemli bir konuya temas etmişti. Hiç şüphesiz Diriliş düşüncesi, Türkiye’deki sayılı orijinal fikir ve düşüncelerden biridir. Çünkü Diriliş düşüncesi, hakikatin savunucusudur. Dünya kavgasına, dünya ve dünya adına değil, Allah için katılmayanların savunduğu düşüncedir. Diriliş düşüncesi olaylara değil, olgulara bakılmasını ister. Diriliş düşüncesinde hiçbir cemaatin ayrımı yapılmaz. Herkese kapısı açıktır. Bütün Müslümanlar kardeştir şuuruyla ve umdesiyle hareket ederek Allah rızası için çalışan her samimi kesimi destekler.
Sezai Karakoç Müslümanı, “vücudunda bir kıyamet taşıyan, ötenin sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları en şiddetli bir kıyametle sarsan kıyamet adamı” olarak, imanı ise “insana göklerin armağanı” olarak tanımlar. Çağımızda insanoğlunun mutsuzluğunun ana kaynağını insanoğlunun ‘öteki dünyaya’ inanmaması olarak görür. Çünkü ahirete inanmayan insan, bu dünyayı hırsları, zevkleri ve tutkusu yüzünden savaş hâline getirecektir. Özgürlüğün savunucu olduğunu iddia ederken, kendi nefsinin tutsağı olacaktır.
Mehmet Âkif’in yedi bölümden oluşan Safahat kitabı, bir bakıma Sezai Karakoç’ta on üç bölümlük Sağnak adını alır. Her sağnakta bir tecdit, bir onarma, bir dirilme söz konusudur. Sezai Karakoç, bunu lâkonik (kısa ve öz) bir şekilde bahsi geçen on üç bölümün altına şerh düşmüştür. Sezai Karakoç’un gözlüğünün sağ camında “diriliş” var ise, gözlüğünün sol camında da “metafizik” vardır. Sezai Karakoç’un metafiziği, eşyaya yönelme şeklinde değil hakikate yönelmek şeklindedir. Hakikati mahcup ve onurlu bir şekilde daha lise yıllarından itibaren aramaya çalışması, metafiziğin onun damarlarında gürül gürül akmasını sağlamıştır. Sözgelimi Necip Fazıl’ın “Takvimdeki Deniz” isimli metafiziğin yoğun olarak işlendiği şiirde denize hicret etmesi ile Sezai Karakoç’un çeşmelerden hakikate telefon etmesi aynı metafiziksel düşünce ürününün farklı zamanlardaki izomerleridir. Bu bakımdan metafizik, üstad Sezai Karakoç’un zihninde âdeta yuva yapmıştır. Metafizik onun düşünce dünyasına yayılmıştır. Örneğin, medeniyet kavramına şöyle yaklaşır: İyinin ve güzelin medeniyeti, kötünün ve çirkinin medeniyeti. İyi medeniyetini (İslâm) tûba ağacına benzetir, kötü (Batı) medeniyetini ise zakkum ağacına benzetir. Medeniyetler ile ilgili araştırmalarıyla bilinen Arnold Toynbee, şu anda dünyada yirmi bir tane medeniyet olduğunu söylerken, Sezai Karakoç ise sadece iki medeniyetin olduğunu söyler. Dikkat ederseniz, bu hususta da metafiziksel bir yaklaşım ile durumu ele almıştır.
Fantastik edebiyat ve bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, “Ütopyalar imkânsızdır, ama yazabiliriz.” derken dirilişi ütopya olarak gören birtakım insanlar da maalesef böyle düşünmekteler. Oysa Asr-ı Saadet’ten, Endülüs’e, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya kadar birçok kez diriliş somut olarak yaşanmıştır. En hafif ifadeyle, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tarihin kurucu kahramanları arasında gören İskoç asıllı İngiliz tarihçisi Thomas Carlyle da bu gerçeğin farkındadır diyebiliriz. Dirilişi küçümseyen insanlar, genel olarak atalet içinde Müslümanlığı maddi normlara ve ritüellere indirgeyen, evinde rahat rahat oturup dünyayı birilerinin güzelleştirmesini bekleyen insanlardır.
Sezai Karakoç’un dillere pelesenk olmuş, “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır,” mısrası Halil Cibran’da “Yenilgi, yenilgim, başkaldırım ve benim kendimle tanışmam” hâlini alır. Yenilgi insana âcizliğini hatırlatır ve zaferin Allah’tan geleceğini idrak ettirir. Aslına bakarsanız yenilgi olmadan dirilişin olması mümkün değildir. Çünkü insanı dirilten yaşadıkları, dolayısı ile imtihanıdır. “Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Ra’d 1) âyeti ile “Nice az topluluk çok topluluğa Allah’ın izniyle üstün gelmiştir.”(Bakara 249) âyetine yenilgi, iman ve zafer açısından baktığımızda dirilişin kaçınılmaz ve ulaşılabilir olduğunu (ütopya olmadığını) rahatlıkla görebiliriz.
18. yüzyılda Berkeley tarafından icat edilen materyalizm/maddecilik, bugün başka bir form ile önümüzde durmaktadır. Cemil Meriç’in “insan zekâsının coğrafyayı yoğurması” olarak nitelendirdiği teknik kelimesi, günümüzde teknoloji ile iç içe geçmiş durumdadır. Her şeyi teknolojik aletlere bırakan insanoğlu, artık düşünememektedir. Umberto Eco’nun deyişiyle, protezimiz baştan sona her şeyi bilebileceği zaman, daha ne öğrenmemiz gerekecek? Bugün diriliş erine düşen görevlerden biri de insan-eşya ilişkisini tekrar gözden geçirip insanlığı eşyaya esir olmaktan kurtarmaya çalışmaktır.
Sezai Karakoç’un Piyesler I kitabının Ertelenen Düğünbölümünde beşerî aşk, bu büyük dava (diriliş) için ertelenir. Genç adam ve genç kız birlikte karar alarak diriliş aşkı için düğünü ertelerler. Gün artık bu düğünün gerçekleşmesi günüdür. Ayartının doruğa ulaşmaya çalıştığı 21. yüzyıl şartlarında bu düğün, Müslümanların çoğalmasından iftihar edeceğini söyleyen aziz Peygamberimizi inşallah sevindirecektir. Bu yüzden diyoruz ki, bu yol Hatice, Hira ve Ebûbekir olmadan başarıyla yürünemez.
Diriliş düşüncesinin temerküz noktasında, İslâm ülkesi ve İslâm milleti olguları bulunur. İslâm birliğini şartsız, kayıtsız ve pazarlıksız savunur. Bundan hareketle Sezai Karakoç, İslâm ülkeleri arasında NATO gibi askerî bir kuruluş, AB gibi bir siyasî kuruluşun kurulması gerektiğini söylemiştir. İslâm Ortak Pazarı’nın kurulması, Ortadoğu Birliği gibi tezleri dile getirmiştir. Mısır’dan Fas’a Kuzey Afrika Federasyonu, Malezya-Bangladeş-Endonezya’nın Doğu İslâm Federasyonu, Pakistan-İran-Irak-Suriye-Türkiye-Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı Merkez Devletleri Federasyonu’nun kurulması gerektiğini; en kötü ihtimalle, birleşemiyorlarsa bile lokmayı büyütüp bunları yutmak isteyenlerin boğazında kalmaları gerektiğini defaatle belirtmiştir. Bu kuruluşları “İslâm Paktı” arasında toplayabiliriz. Sezai Karakoç’un Diriliş düşüncesinde kapitalizm, şeytanın sağdan yaklaşması, komünizm şeytanın soldan yaklaşması, liberalizm ise kılık değiştirmiş Batıcılık adını alır. Bununla birlikte Sezai Karakoç, Rusya ve Çin’i sarı tehlike ve beyaz tehlike olarak görür. Son dönemde yaşanan olaylar gösteriyor ki, dünya üzerinde daha çok iki medeniyet baskın olacak. Bunlardan biri Batılı ülkelerin destekleyeceği Çin medeniyeti, diğeri ise Müslümanların ve bir kısım zulüm gören insanların destekleyeceği İslâm medeniyeti. Çinli şairlerden biri olan Li Po, “Ay ışığında Yalnız Başına İçmek” isimli şiirinde “Kadehimi kaldırıyorum ve şerefe diyorum yukarıda parlayan aya” derken, Sezai Karakoç “Diriliş” isimli şiirinde “Kaldırmak aşk kadehini insanlık sıhhatine” demektedir. Siyasî ve tarihî şartları bir kenara bırakıp sadece bu argümandan baktığımızda bile Sezai Karakoç’un Diriliş düşüncesinde insanlığı kurtaracak medeniyetin İslâm medeniyeti olduğunu anlayabiliriz.
