Nurettin Topçu ile Yeniden Var Olmak / Olmayı Anlamak

Bir nesil boş yetişmemeli Nurettin Topçuyu bilmeden, okumadan. “Bir yazar, birkaç kitapla mı yetişir bir nesil?” diye düşünmeyin; evet yetişebilir, tanınırsa böyle değerli kalemler, anlaşılırsa, neydi bu adamların derdi diye sorulur ve cevaplar aranırsa yetişir. Bizde bir yitik miras olarak kalmamalılar.

Betül ZEYREK

Eğitimci

Bazı kitaplar hakkında yazdığınız yazıdan asla tatmin olmazsınız. Yazmak istemediğinizden değil ama ola ki anlatmak istediği bir cümleyi yanlış aktarırsam düşüncesi, anlayamamış olma kaygısı insanda tereddütlere yol açar. Bu da rahat rahat cümle kurmanızı engeller. Çünkü ne yazarsanız yazın hep eksik kalacak anlatmak istedikleriniz. O kadar çok şey anlatmak isteyip hiçbir şey anlatamamak duygusunu ben iliklerime kadar hissede hissede biraz bahsetmeye çalışacağım.

Nurettin Topçu, 1909 yılında İstanbul Süleymaniye semtinde dünyaya gelir. Lise hayatını da İstanbul’da tamamladıktan sonra girdiği imtihanı kazanarak Fransa’ya gider. Ve uzun yıllar orada kalır, eğitimini tamamlar ve Aksiyon (Hareket) felsefesinin kurucusu Maurice Blondel ile tanışır. Bu konudaki ilgisi Sayın Topçu’yu mistik ilgilerden İslam Tasavvufuna, vahdet-i vücud felsefesine doğru yönlendirir.

“Strasburg’da ahlak felsefesiyle ilgili hazırladığı “Conformisme et revolte” başlıklı tezini Sorbonne’da savunur ve üstün başarı kazanır. Avrupa’ya tahsile giden Türkler arasında ahlak üzerinde çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk, Nurettin Topçu’dur.” Ve bence en önemli bilinmesi gereken nokta; Fransa’da kalması yönündeki tekliflerin tamamını reddederek Türkiye’ye dönüş yapmasıdır. Türkiye’de bulunduğu yıllarda yazılarının büyük bir kısmını da yayınladığı Hareket dergisini de kurar.  Yayınladığı bir yazısından dolayı bir süre sürgün hayatı da yaşar. Ona rağmen yazıları çeşitli dergilerde yayınlanmaya devam eder. 1975 yılında vefat eden yazar, Topkapı Kozlu Kabristanı’na defnedilmiştir.

İnsan düşünmeden edemiyor, kendi vatanına bu kadar sevdalı kalemler neden az tanınıyor, kitaplarından istifade edilmiyor. Üzerinde düşünülmesi gereken, hatta araştırmalara konu olması gereken bir mesele bence bu. Batıya duyulan bu hayranlık, Batı kalemlerine gösterilen ihtimam, neden kendi kalemlerimizden hep uzaklar. Yeteri kadar tanınmıyor, özellikle de anlaşılmıyorlar. Bu durum fazlasıyla üzüyor beni. Bizler geç keşfettik, geç idrak ettik. Ama elimizden geldiği kadar erken duyurmaya çalışmalıyız. Bir nesil boş yetişmemeli Nurettin Topçuyu bilmeden, okumadan. “Bir yazar, birkaç kitapla mı yetişir bir nesil?” diye düşünmeyin; evet yetişebilir, tanınırsa böyle değerli kalemler, anlaşılırsa, neydi bu adamların derdi diye sorulur ve cevaplar aranırsa yetişir. Bizde bir yitik miras olarak kalmamalılar. Ben geç tanıştığım için içim buruklaştı ama yeni nesil geç kalmamalı, anlatılmalı onlara. Önce tanımalı, anlamalı sonra da tanıtmalı, anlatmalıyız.

Dili ağır gelir denmiş hep bizlere ama değil, ağır gelen dili değil, eserin anlattıkları. Ruhumuzu derinden sarsacak, bizleri uyuduğumuz uykudan uyandıracak oluşu ağır geliyor. Her denemenin altında o deneme hangi dergide, hangi yıllarda çıkmış bunu da bulacaksınız. Derin ve detaylı araştırma yapmak isteyenler için muazzam bir kaynak teşkil ediyor bu durum. O yıllara geri dönmek, biraz araştırma yapmak, yazılan denemeyi daha anlaşılır hale getirecektir. Serzenişin, sitemkâr oluşun sebebini anlamamız noktasında yardımcı olacaktır. Eserimiz, ‘Var Olmak’.

Dergâh Yayınları’ndan çıkan Nurettin Topçu’nun eserleri, üzerinde çok titiz çalışmalar yapılarak bir araya getirilmiş. Sayın Hocamızın yetiştirdiği öğrencilerinin de desteği ve katkılarıyla elimizdeki bu eser ve diğer eserleri okuyucu ile buluşmuş. Var Olmak ilk baskısını 1965 yılında yapmış, elimizdeki eserin 32. Baskısı (Kasım 2018). Yayına hazırlayanlar, Ezel Erverdi ile İsmail Kara.

Denemelerden oluşuyor kitabımız. Denemeler, ‘Düşünceler’ ve ‘Duyuşlar’ bölümlerinin altında ele alınmış. İlk bölüm biraz daha sert, ikinci bölüm ise ilk bölümdeki yaralara deva olacak nitelikte daha sade ve yumuşak bir anlatımla sunuluyor. Birbirinden ayrı gibi görünen ama aynı zamanda birbirini tamamlayan denemelerden oluşuyor. Bir denemeyi okuyup diğer denemeye geçtiğinizde bir önceki denemenin okuduğunuz yeni denemenin alt yapısını hazırladığını fark ediyorsunuz. Merdiven gibi ilerliyorsunuz kendinizi tanımaya ve anlamaya doğru.

Denemeler gönlünüzün derininde sakladığınız yaralarınıza dokunup kanatabilir. Derdi olana, duyabilene gönülden dökülen nağmelerle hitap ediyor Hocamız. Aslında hepimizin gönlünden geçeni kaleme alıyor diyebiliriz.  Hocamızın sunuş bölümünde dediği gibi, “içerisinde düşüncenin kalbe tabi olduğu parçalar, gönülde söyleşmek ihtiyaç olduğu zamanlarda yazıldı ve birkaç dergide zaman zaman çıkartıldı. Gönül, yerini düşünceye terk ettiği devirde onlar unutuldu. Hareketler, gönüldeki izleri ezip de örselediği zaman gelince, yeniden onlara hasret duyuldu. Şimdi gözyaşı ayak izlerine damlıyor. Hareketlerin harap ettiği gönülde sade bir yetim iniltisi var. Tellerine bazı yenilerini de ilave ettiğimiz bu eski sazın terennümlerini dinleyecek kulak varsa, onda kırık bir kalbin akislerinden başka bir şey duymayacaktır.” Gerçekten duyabilir miyiz bilmiyorum ama ben, benim yaralarıma dokunan her bir cümleyi ruhumun derinliklerinde duymak ve hissetmek istiyorum.

İnsan, en güzel ruhu ile görebilir, duyabilir, anlayabilir ve hissedebilir. Okurken ruhumuz ile okursak zannediyorum anlatmak istediği her bir mevzu ruhumuzun derinliklerinde büyük bir yankı uyandıracak ve ruhumuza şifa olan cümleler kendiliğinden yaralarını bulacak.

Var olmak ile başlıyor dertlerini bir bir açmaya sayın Topçu ve ekliyor “var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” Bütün varlıklar var, lakin var olmak düşünce ile birlikte ele alındığında bu sadece insanlara verilmiş muazzam bir hareket diyebiliyoruz.  Varoluş gayesi ile insan kendini tanımaya başlıyor, ele alınan her konu kendine biraz daha düşünmek için kapı aralıyor, aynı zamanda da ıstırap oluşturarak, ruhundaki yaraların üzerini kapatan gölgeleri kaldırıyor. Kendini bulmak, tanımak gerek, düşündüğünü anlamak, ruhuna iyi gelen şifayı derin derin solumak için. “Bin nedametle nihayet anladık ki dünyada belki her şeyi bulmak kolay, lakin kendini bulmak zormuş.” (s.110) Düşünmek gerek, kendini tanıyabilmek, bulmak için. Diyor ya Nurettin Topçu: “Sonu olan varlıklar, sonsuzluğa dayanarak düşünmekle anlaşılıyorlar.” (s.30)

Var olmanın sırrına ermek için yok olduğumuz şeyleri bir bir bulup çıkarmalıyız saklandığı ve bizi yavaş yavaş esir almaya ve yok etmeye başladığı yerden. Sadece bedenin ve nefsin isteklerine boyun eğmek kalbimizin olduğunu, merhameti, vicdanı kısacası insan olduğumuzu ve gayemizi unutturuyor. İnsan olduğunu dahi unutur mu insan, unutuyor, unutturuluyor. Halbuki ne güzel bir cümledir: “İnsan bütün merhamettir. Merhametin olmadığı yerde insan yoktur.” (s.41). İnsan olmak biraz da merhamet demek, “Allah’a ansızın vaki olan buluşma haline (s.40) bürünerek adım adım ruhunu arındırmak demek. ‘Ölmeden evvel ölmek’ demek.

Ölemiyoruz, nefsimizi öldüremiyoruz. Öldüremediğimiz nefsimiz ise her geçen gün bizi, bedenimizi, ruhumuzu esir alarak devam ediyor. Halbuki tabiat gibi olsa insanoğlu, yeniden dirilmek için ölse, öldürse nefsini yeniden doğacak ruhu, yeniden canlanacak, hareketlenecek. Özgürleşeceğiz, hür olacağız yeniden. “Hürriyetim, hareketimin varlığı sayesinde vardır ve hareketle birlikte kendini gösterir.” (s.17)

Gelişen teknoloji ile tekdüzeleşen insanoğlu, ruhunu yavaş yavaş terk etti, uzaklaştı özünden. Düşmanını hep başka yerde aradı, göremedi ruhunu saran bencilliği, hırsı, zulmü… Başkasına beslediği bu duygular, aslında kendi ruhunu yavaş yavaş saran hastalıklardan ibaretti. Ruhunu yeniden diriltmek için gereken şeyler hep düşman oldu nefsine. Bu düşmanlardan temizlemek gerek önce kendini. “Yeryüzünü dolduran değişik çehreli düşmanlardan ve bütün düşmanlıklardan insanlığı kurtarmanın tek yolu, her insanı kendi içindeki düşmandan kurtarıcı kalp âşıkı yapmak, kendi içindeki düşmanın pençesinden kurtarmaktır.” (s.56) 

Benlik kaygısından uzaklaşmak, dünya denen o ağır yükü sırtımızdan indirmek gerek. Ruhumuzun dinginliği için attığımız her adımın sağlam olması da buradan geçiyor aslında. Benlikten sıyrıldığı vakit insan, dünya denen kamburdan da kurtulacak ve hürriyetine bir adım daha yaklaşmış olacak. Aksi takdirde hocamızın da dediği gibi, “Benliğimiz büyür, sessiz bir ırmakken bir çağlayan, bir şelale, coşkun bir nehir olur. Önce sadece var olmak isterken, sonunda her şeye sahip olmak ister.” (s.65) Çünkü insan, içinde doymaz bir canavar taşıyor ve bu benlik, benliğe güç ve kuvvet kazandıran gurur, hırs gibi hasletler bu canavarı büyütür. Ve insan o saatten sonra esiri olur hem nefsinin hem de dünyanın. Kambur gittikçe büyür, ağırlaşır ve hürriyetten yoksun kalan insan, daha da fazla kuvvet kullanmaya kalkışır. Sezar olur bazen, bazen Firavun timsali her şeyin sahibi olduğu hükmüne varır. Halbuki kuvvet güç demek değil, hürriyet demek değildir. Yıllar sonra kuvvet kaybedilince hafızalarda sadece kötü birer hatıra olarak kalmaya mahkûm birer varlık olarak kalacaklardır.  “Hür ve kuvvetli olan insan yırtıcı olan değil, yaratıcı olandır.” (s. 70) diyor hocamız, kuvvetten ve hürriyetten bahsederken. Yaratıcı olmak, hem kendini geliştirmek, var olma amacına uygun olarak yaşamak hem de geleceğe aydınlık bir yol bırakabilmektir. Mevlanalar, Yunus Emreler olabilmek… Asıl güç ve hürriyet burada, gelecek nesillerde bir iz olmakta. Hür olmak demek, her şeye sahip iken yapmak demek değildir, her şeye gücü yettiği halde O istemiyor diye yapmamaktır, yalan söylememektir, gücünü zulümde kullanmamaktır, kendi sınırlarını bilmektir.

Hocamızın bu konu ile ilgili muazzam bir paragrafı var. Diyor ki: “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şakî, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat hür değildir. Bilâkis pek çok hareketleri yapmak kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse hür olabilir. Zira hür olan irade, yalnız sürükleyici kuvvetin harekete geçmesinden ibaret değildir. Onda iki kuvvet hâkimdir. Biri harekete geçme kuvveti, yani itici kuvvet. Öbürü yasak edici kuvvet, yani frenleme kuvveti. Bu iki kuvvetin tam ve mükemmel bir ahenk halinde işleyişi ancak insanı hür yapabiliyor.” (s.74). “Eğer itici kuvvet ulvi bir ideal, bir insanî dava ise, hareket iyi meyve verebilir. Kötü ise ondan bir felaket veya sefâlet doğacaktır. Lâkin her iki halde de insan hür sayılmaz. Zira yalnız itici kuvvet, insanın iradesini temsil edemez. Onun karşısında bir de yasak edici kuvvet vardır ki, itici kuvvet harekete geçer geçmez, onu her adımda kontrol eder, yanılma anında frenler, doğru yolda freni gevşetir.” (s.75). Muazzam bir ifade, bakış açısı, insanın kendini tanımasındaki en önemli basamaklardan biri.

Kendini tanımak, varlığının amacını bilmek, hareket etmek…. Hepsi birleşince insan gerçek manada bir insan olabiliyor, olma yolunda ömrünün sonuna doğru ilerliyor. Kendini bulan insan kendini ifade etmeye, serzenişte bulunmaya başlayabilir. İçini döker, sitem eder, hesap sorar. Artık hürdür, varlığının anlamını kavramaya da başlamıştır. Bu yolda çektiği ıstırap onu dua ile birleştirecek ve insan ilahi olanın eşiğine yaklaştığının idrakinde olacaktır.  “Istırap, kabul olunan içsel dualarımızın dilidir; bütün gerçek ibadetlerin üslubudur.” (s.88) Dua ise bizi ulvi olana yaklaştıracak anahtardır, gerektiğinde kapıyı açtıracak bir anahtardır. Zor olan, kendini tanıma ve var olma yolculuğunu Allah’ta sonlandırmaktır. “O her şeydedir ve herkestedir, yani bendedir, bendendir.” (S.142)

Kitabı okuyup kapattığımda ruhumda bir dinginlik hissettim. Okuduğum her bir kelime, bu kelimelerin derin açıklamalarının oluşturduğu denemeler ruhumda açılan yaraları hem kanattı hem de dermanı oldu. Kendini tanıyan, anlayan insan kendi benliğinde Allah ile yaşayacak hale gelerek özgürlüğüne, hürriyetine kavuşmuş olacaktır. Uzaklarda aradığımız kendimiz, kendimizin içinde. Bulmak ve çıkarmak için yola revan olmak gerek. Nurettin Topçu ile Var Olmak isteyen -ki ruhumuzun buna ihtiyacı var- tüm insanları davet ediyorum bu yola revan olmaya…

Hürriyetimizi kazanmak için çıkmamız gereken bu yolun sonun da O var. O’nda var olmak, yeniden dirilmek var.