Ev, Mekân, Şehir; Ruhta İz; Çocukluk, Gençlik, İhtiyarlık!

Annem elimizden tutup bizi Fatih Camii’ne sabah namazına götürdü bu kez, hep oyun değil tabii cami avlusunda. İmam ve ilk saftaki amcalar eskiden yeşil halılı olan yerde namazlarını kılıyordu. O yeşil halıya basmak için anneme yalvardığımı hatırlıyorum, çocukluk işte, temiz, saf.

Zehra TUNÇ

İMH Genel Sekreter Yardımcısı

Edirnekapı’dan içeriye girdiğim vakit huzurlu bir derin nefes alıyorum. Bunu Fatihliler çok iyi bilir. Hatta onlardan hemen her seferinde bu cümleyi duymanız da mümkün. Bir adım ötesi; annemin bir tavafında, Kâbe’ye bakarak aldığı niyet, bir yakarış, dua: “Allah’ım beni Fatih Sultan Mehmed Hân hazretlerinin komşuluğundan ayırma!” Âmin. Evet, evet hakikaten âmin.

1970’te Sivas’tan İstanbul’a göç ettiklerinde ilk bir yıl Eyüp Sultan’da ikamet eden anneannemler, ikinci yılı şu an hâlâ ayakta olan Vefa Lisesi’nin karşısındaki o cumbalı evde geçirip üçüncü yılda da o günden bugüne kadar hiç değiştirmedikleri şimdiki sokağımıza taşınmışlar. Tam 50 yıl aynı sokakta oturmak. Şairlerin bile şiirlerine konu olan, adına efsaneler üretilen Kız Kulesi’ne nâzır Salacak’ta beş yılını geçirse de annem, o yıllarını “ruhum sıkılırdı, hep Fatih’i düşlerdim” diyerek anlatır.

1979’da ben de Fatih’te doğdum ve sıkı durun, evet, tam 42 yıldır Fatih’te aynı evde oturuyoruz! Bir insan kendi ikametiyle ilgili bu kadar detayı niye verir? Çünkü ev, mekân, şehir…

Şöyle bir hayal edin; daha kapıdan çıkmadan, asansörde sizi yakalayan mis gibi bir hacı amca kokusu ile sokağa çıktığınızda Fatih Camii’nin billur sesli müezzini ruhunuza terennüm ederek Allah’ın davetini yineliyor. Kulağınızdaki o seda ile tek oda üzerine kurulu üç katlı mütevazı evin mor menekşesi eksik olmayan penceresinden Kadriye Hanım teyze elindeki balonu size uzatma telaşında. Sonra yan evden Nihal, apartmandan çıktığınızı görmüş, ayaküstü iki çocukluk muhabbeti. Derken camiden dönen hacı amcaya kapıyı açıp duayı kapma telaşı. “Allah da size cennetin kapılarını açsın” duası kaçırılması mümkün olmasın çabasıyla birbirimizle yarıştığımız çocukluk güzelliği. Oysa daha ya yedi ya sekiz yaşı, sokaklar güvenli o zamanlar; üstelik top oynayabilecek kadar da geniş yahut biz çocuktuk bize genişti; oysa sokak hep aynı. Ortaya bir ip, hemen voleybol takımı kurulur, kazanan kaybedene gazoz ısmarlar. Evet, evet kaybeden değil kazanan, zîrâ kulağımıza küpe; cennet cömertlerin yurdudur! Müslüman uyanık olur. Hem topu hem cenneti kazanma gayreti anlayacağınız. Şehir güzel, sokak güzel, ev güzel… Ev de sokak da şehir de komşularla güzel.

Konyalı Ayşe Hanım teyzenin her bayram hiç üşenmeden hazırlayıp bizi sevindirdiği, arasına harçlığımızı sıkıştırdığı o süslü bez mendilleri hâlâ sakladığım doğru, oturuşu kalkışı, hitabı, zevki hep selim, her şeyi nezaketli; o yüzden hanım teyze ya zaten. Bitişik komşumuzun her bayram kokusunu duyup bir türlü tatmanın nasip olmadığı bayram baklavasının buram buram rayihası da ne yalan diyeyim burnumda hâlâ. Bir de Almancı Ayşe teyzeler, Rizeliydi aslen. Onu en çok getirdiği çikolatalar ve tatlı şivesiyle hatırladığım doğru, bir de Almanya’ya giderken yolluk niyetine annemin yaptığı içli köftelerin içinde uyuşturucu mu saklıyorlar korkusuyla polislerin tek tek deşip içine bakması hikâyesi.

36 dairelik küçük çaplı bir köy gibi bizim apartman; yarısı Kur’an evi benim çocukluğumda. Genelde kapıların üzerinde anahtarlar; güven, dostluk, samimiyet türüne az rastlanır cinsten. Karşı komşumuz Fatoş abla ve annem çok yakın dost. Oğlu ile bizim Ahmet aynı yaşta, ya bizdeler Fatih ve Fatoş abla, ya biz onlarda gün boyu. Sonra orası vakıf evi oldu ve mübarek günler geceler billur sesli hoca hanımlar ile sabahlara kadar ilahiler, tesbihatlar, dualar… Annem yine bizim ev ile karşı daire arasında mekik dokur, önce tencereler taşınır karşıya, sonra tatlılar ikramlar sabaha kadar. Bizi de yaşımıza bakmayıp yanına katan hafız teyzeler ısrar kıyamet dua ettirir, ezberden aşir okutur ya da ilahî söyletir muhakkak. Ardından yeniden kaldığımız yerden devam çocukluğa. Birinci katta bir Mediha Hanım teyze vardı, Allah rahmet eylesin; kimden alır kime verirdi? Ayaklı sadaka taşı gibi her ihtiyaçlıya yetişir, evsize ev, yurtsuza yurt, aça aş, toka da emin bir yol gösterici, pusula. Hiç paramız kalmadığı bir gün ona nasıl ilham oldu da anacığımın avucuna o bitmek bilmeyen bereketiyle yirmi lirayı sıkıştırdı, hâlâ bilemem. Hasta olduğumu nerden duydu da çorbasıyla kapıda Hızır gibi? Kırklara karıştı kesin, evini melekler süpürüyordu şahitler var.

Bir gün İstanbul hiç görmediği kadar kar ile örtülü bembeyaz bir şehir oldu. Boyum kadar kar yığınları sokakları kapladı, kabul boyum da yaşım gibi küçük o zamanlar ama sadece bir kişinin geçebileceği kadar açılmış daracık yollardan bahsediyorum. Tabii ki evde oturmadık. Cep telefonumuz yoktu ama daha kolay örgütleniyorduk. Bütün apartman saat 12’de, gece yarısı yani, Fatih Camii avlusunda kar oynamaya, hadi bakalım. Akan burnumuz umurumuzda olmadan annemle Suzan Abla’nın arasında o buzun üzerinde kaydığımız eğlenceli günler unutulmaz birer hatıra.

Annem elimizden tutup bizi Fatih Camii’ne sabah namazına götürdü bu kez, hep oyun değil tabii cami avlusunda. İmam ve ilk saftaki amcalar eskiden yeşil halılı olan yerde namazlarını kılıyordu. O yeşil halıya basmak için anneme yalvardığımı hatırlıyorum, çocukluk işte, temiz, saf. Annem insicam bozulmasın diye telaşlı, endişeli; oysa bir göz iması dizinin dibinden ayrılmamamıza yetiyor zaten.  İmam amca namaz hitama erdiğinde cemaat dağıldıktan sonra koşun çocuklar dedi ve o yeşil halıya nasıl ulaştık tahmin bile edemezsiniz. Hayır hayır koşmadık, yere sert basarız da incinir, korktuk. O halı yüzlercesinin alnından miraca ulaşan Burak, nasıl incitelim? Hiç kusura bakmayın bu rikkati seviyorum ben. Korkusuzca koşmak bana göre değil.

Nezaketin, zarafetin o karşı konulmaz güzelliğine kapı aralayan ahlak timsali bey amcalar, hanım teyzelerin ikamet etmesiyle imar olmuş bir şehir; Fatih. Şimdilerin hodbinliğine kılıf uydurma çabasıyla mahalle baskısı dedikleri şeyi destekliyorum galiba… Biraz edep, biraz üslup kazanmaya vesile yazısız kültür aktarımı.

Annemin duası, benim de duam: “Allah’ım bizi Fatih dedemize komşuluktan ayırma.”

Her sabah evden çıkarken ve her akşam eve dönerken öncelikle kutlu Nebi, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek pâk ruhu şeriflerine, sonra sair peygamberânı izam hazeratının ve cümlesinin evlâd, ezvac, ashab ve etbâının ve bütüüün meşayıhı kiramın, evliyalar,  ulemalar, şehitler, şühedâlar, Fatih Sultan Mehmed Han ve etrafında medfun bütüüün komşularının, şehrimizden, apartmanımızdan ahirete irtihal eyleyen bütün geçmişlerimizin, dedemin ve anneannemin ve arkasından Fatiha okuyacak kimsesi kalmamış cümlenin ruhlarına hediye eyliyorum, sen haberdar eyle ya Rabbi. Şehrimizi, yaşayışımızı, ruhumuzu îmâr eden bütün güzellikleri duamıza katmanın huzuruyla, Âmin.