Güzeli Aramak

Güzelin varlığı; bize his ve coşku yolu ile kendisini anlatmasına karşın güzelin kendisinin tanımını kendisinden müteşekkil olarak yapmak zordur. Çünkü kendinde olan, kendinde hissedilen güzelliği tanımlamak, o şeyi aşikâr kılmaya çalışırken aynı zamanda bir örtü de yaratır.

Betül YAVUZ

Hera mı? Athena mı? Afrodit mi? Seçim, İda dağlarında gerçekleşecektir ve seçimi yapacak olan Zeus tarafından görevlendirilmiş, Paris’tir. Mitolojide güzeli seçmekle görevlendirilmiş olan, adaleti temsil eden Paris, bu seçim karşısında oldukça kararsızdır. Paris seçim için düşünürken, güzellerin vaatleri başlar. Hera, Paris’i Avrupa ve Asya’nın kralı yapmayı önermiştir. Athena, savaşta kullanabileceği bilgeliği ve yetenekleri vereceğini söyler, Afrodit ise dünyanın en güzel kadınının aşkını vermeyi teklif eder. Bu kadın Yunan kralı Menelaos’un karısı, Spartalı Helen’dir ve Paris, güzellik yargısını kendisine aşkı vadeden Afrodit’ten yana kullanır; tarihte ilk güzel seçilmiş olur aşk uğruna.

Güzellik yarışmaları ilk olarak 1888 yılında Belçika’da, daha sonra 1908’de ilk ulusal ve resmi yarışma olarak İngiltere’de düzenlenir ve günümüze kadar gelir güzeli seçme arzusu. Yarışmalar ile birlikte güzellik algısı; sadece doğa ile olan temaşadan duyulan haz ve coşku değil, artık obje olarak insana dikkatlerin çekilmesidir. Fakat bu objeye güzel denilebilmesi ve “güzeldir” onayından geçmesi için birtakım şartları taşıması gerekir, bu şartları ise “ideal form” belirler. Güzelliğin artık bir ölçüsü vardır, yalnız dikkat etmek gerekir ki bu ölçü, uyumdan ziyade terazisel bir ölçüdür. Beden olarak yaratılan ideal ölçülere kim uygun ise en güzel o’dur.

İnsan, dünyaya gözünü açtığı an kendisi ile birlikte birçok varlıkla beraber yaşamaya başlar. Başlangıç anından itibaren birtakım içgüdüler ve yetenekler ile donatılmış olması ise çoğu zaman yaşamını kolaylaştırırken kendisine anlam da katmıştır. Kendi yaşamını sağlayabilmek için yeme, içme, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilen insan, aynı zamanda var oluşunda estetik bir haz duyma ihtiyacı da hisseder. Bu duyum, insanı yaşamı boyunca “güzel olanın”, “hoşa gidenin” peşinde koşturur durur. İnsanların peşinden koştukları güzele erişme arzusu, güzel olanı tanıma isteği, pek tabii ruhta uyanan his ve coşku ile bilinse de güzelliğin tanımının yapılması kolay olmayıp Eski Yunan’dan günümüze kadar tartışılmıştır. Güzelin varlığı; bize his ve coşku yolu ile kendisini anlatmasına karşın güzelin kendisinin tanımını kendisinden müteşekkil olarak yapmak zordur. Çünkü kendinde olan, kendinde hissedilen güzelliği tanımlamak, o şeyi aşikâr kılmaya çalışırken aynı zamanda bir örtü de yaratır. Bir kuşun kanatlanışından bir bulutun güneşi örtmesine, bir çiçeğin yaprağını gölgelemesinden bir ceylanın bakışına kadar birçok an yaşanır zamanın içinde. Ve bu anlar içinde insan, baktığı şey karşısında bir haz duyar. Bu haz; güzelliğin tanımlanamayan örtük yanıdır. O zaman diyebiliriz ki insanı duygulandıran ve his katan her şey, güzelin tanımına dâhildir. Peki, güzelliğin tanımını nasıl yapabiliriz? Güzelliğin tam bir tanımını yapmak, daha önce de belirttiğimiz gibi kolay değildir. Çünkü hem objenin kendisi hem de öznenin bakışı söz konusudur. Pythagoras bize uyumun güzellik olduğunu söylerken; Platon için iyi olan her şey güzel; Aristoteles için ise orantı güzelin odak noktasıdır. Güzelliğin farklı veçhelerinin olduğu, tek bir tanımının yapılmasının mümkün olmadığını görmekteyiz filozofların ifadelerinde. Yapılan güzellik tanımları bize gösteriyor ki güzelliğin temelinde “bakışların farklılığı” yatmaktadır.

Günümüz güzellik anlayışında ise güzelin kendisi, “bakışların farklılığı” olmaktan çıkıp “bakışların bir olması”, yani ortaklaştırılması söz konusudur. Bunun en bariz örneğini güzellik yarışmalarında görmekteyiz ve neticesinde ortaya çıkan “tescilli güzel” kavramı da bu ortaklaşmanın ispatıdır. Artık bu güzellik anlayışı, his ve coşkunun yanında bir ispatı yani toplumsal beğeniyi de gerekli kılmış, toplumsal ve tek tip bir beğeni yaratma arzusunu perçinlemiştir. Yani tek bir öznenin, güzele bakışı ya da hissedişi yeterli olmayıp, güzelin bir onayının olması, toplum içinde yeni bir güzellik algısı yaratmıştır. Ölçütleri modern zaman içinde çizilen bu güzellik algısı; günümüzde insanların peşinden koştukları ve erişebilmek için ellerinden geleni yapmayı hatta bu güzellik uğruna canlarından bile olmayı göze aldıkları bir hâle gelmiştir.

Bu bağlamda güzellik yarışmaları, toplumumuzda tek tip bir güzellik algısı yaratmakla kalmayıp insan bedenini metalaştırmıştır. Bu metalaştırma, insanın biricikliğine zarar verip tek tip bir insan modeli oluşturmuştur. Günümüzde kadınların, fuarlarda herhangi bir obje ile birlikte görünür kılınması, bu metalaştırmanın kanıtlarındandır. Çünkü bakış, gülüş ve duruş, sadece insanın canlılığına dair bir belirti olurken asıl vurgu “bedenin güzelliği” üzerine çekilmiştir. Bu vurguyla beraber günümüzde birçok insan, bedenini o ölçülere göre biçimlendirmeye çalışmakta, bunun için bir dizi ameliyatlara bile kalkışmaktadır. Çünkü güzel olabilmek, artık güzellik yarışmalarındaki ölçüye uygun olan bir bedene sahip olmakla mümkündür. Böylece güzellik yarışmalarının, önceleri tanımlanamayan güzelliğin tanımını oluştururken “kendinde güzel oluşun” ve aslında tanımlanamayan güzelliğin yıkıldığını görürüz.

Her tanım kapsayıcılığın yanında sınırlılığı da beraberinde getirdiğinden, bu yarışmalarda güzellik artık “sınırlı” bir ifade biçimini almıştır. Bu duruma, güzelliği doğasından ayırmak da diyebiliriz. Başa dönecek olursak, güzel “bakışlardaki farklılık” ise artık bu farklılıkta “biricik” değil, aksine toplumsal kıyımın bir malzemesi haline gelmiştir.