İrbâd b. Sâriye (R.A.)
Rasulullah’ın ilk tavsiye ettiği şey takva oldu. Takva, ahiret azığıdır. İnsanı ebedi azaptan kurtarır, cennete ulaştıran en hayırlı elbisedir. Takva, Allah’a saygı duymak, yasaklarına düşmekten sakınmak, korunmak, emirlerine sımsıkı sarılmak, O’nun rızasına nail olmayı ümit ve azabına maruz kalmaktan endişe etmektir. Büyük bir dikkat ve itina ile sırat-ı müstakim üzere yürümektir ve insanların en üstün olanları, kim olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, takva sahibi olanlardır.
Ahmet POÇANOĞLU
Emekli Konya İl Müftüsü

28. HADİS
حديث عرباض بن سارية: حدثنا عبد الرحمن بن عمرو السلمي، وحجر بن حجر، قالا: أَتَيْنا العِرْباضَ بنَ ساريةَ -وهو ممَّن نزَلَ فيه: {وَلَا عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لَا أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ} [التوبة :92]- فسَلَّمْنا، وقُلْنا: أَتَيْناك زائرينَ وعائدينَ ومُقتَبِسينَ. فقال عِرْباضٌ: صَلَّى بنا رسولُ اللهِ صلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ الصبحَ ذاتَ يَومٍ، ثمَّ أَقْبَلَ علينا، فوَعَظَنا مَوعِظةً بليغةً، ذَرَفَتْ منها العُيونُ، ووَجِلَتْ منها القُلوبُ، فقال قائلٌ: يا رسولَ اللهِ، كأنَّ هذه مَوعِظةٌ مُوَدِّعٍ، فماذا تَعهَدُ إلينا؟ فقال: أُوصيكم بتَقْوى اللهِ، والسَّمعِ والطاعةِ وإنْ كان عبْدًا حَبَشيًّا؛ فإنَّه مَن يَعِشْ منكم بَعْدي فسيَرى اختِلافًا كثيرًا؛ فعليكم بسُنَّتي، وسُنَّةِ الخُلفاءِ الراشِدينَ المَهْديِّينَ، تَمَسَّكوا بها، وعَضُّوا عليها بالنَّواجِذِ، وإيَّاكم ومُحْدَثاتِ الأُمورِ؛ فإنَّ كلَّ مُحْدَثةٍ بِدْعةٌ، وكلَّ بِدْعةٍ ضَلالةٌ
Ebu Necih İrbad İbni Sâriye radıyallahu anh hadisi
Tabiinden Abdurrahman İbn-i Amr Es-Sülemi ve Hacer İbn-i Hacer şöyle dedi: Hakkında “Sen, sizi bindirecek bir şey bulamıyorum deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kişilerin aleyhine de bir yol yoktur.” (Tevbe Suresi: 92) ayeti inen el-İrbad b. Sâriye’nin yanına varmıştık. Selam verdik ve “Seni ziyarete, hastalığın için geçmiş olsun demeye ve (senden) ilim almaya geldik.” dedik. Bunun üzerine Irba (şöyle) dedi: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize çok tesirli bir vaaz verdi. Bu vaazdan dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı. Bizler, ‘Ey Allah’ın Rasulü! Bu vaaz sanki ayrılmak üzere olan birinin öğüdüne benziyor, bari bize bir tavsiyede bulun, dedik. Bunun üzerine, ‘Size, Allah’tan korkmanızı (takvayı), başınıza bir Habeşli köle bile emir olsa, onu dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Benden sonra sağ kalıp uzunca bir hayat sürenler pek çok ihtilaflar görecekler. O zaman sizin üzerinize gerekli olan, benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine sarılmanızdır. Bu sünnetlere azı dişlerinizi sımsıkı batırınız. Sonradan ortaya çıkarılmış biatlerden şiddetle kaçınınız. Çünkü her bidat dalâlettir, sapıklıktır’ buyurdular”.
(Ebu Davud Sünen: 4607, Ahmed İbn-i Hanbel Müsned: 17185)
BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
Bu hadisin bir başka rivayetinden, Resulullah’ın (s.a.v) bu konuşmayı bir sabah namazından sonra yaptığını öğreniyoruz. Peygamber Efendimizin vaazları, nasihat ve öğütleri kısa, özlü ve dikkat çekici idi. Bu sebeple sahabe-i kiram onu kolayca ezberleyip akıllarında tutarlar ve birbirlerine anlatıp aktarırlardı. Ayrıca Resul-i Ekrem, vaaz ve nasihat zamanını çok iyi gözetir, sahabenin halini, vaktini ve içinde bulunduğu durumu dikkate alırdı. Resulullah’ın (s.a.v) konuşma yaparken gözlerinin kızarması, sesinin yükselmesi, kızması gibi durumlar, bütün konuşmalarında görülmez. O, bir kötülükten sakındırdığı, bir yasaktan sakınılmasını istediği veya kötü bir sonuçtan korkuttuğu zaman böyle bir görünüme sahip olurdu. İnzar eden, korkutan insanın tavrı elbette böyle olur. Bu şekilde hareket etmesi, şeriata muhalif bir hareketi yasaklamak için de olurdu. Hayatın her alanında insanlara faydalı olan pek çok şeyi ashabına öğretirken, bir babanın evlâdına öğrettiği gibi şefkatle ve dikkatle öğretirdi. Ashabını ve Ümmet-i Muhammed’i, “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti.” (Enam Suresi: 135) ayeti ile Allah’ın (c.c.) çağırdığı yola çağırırdı.
Rasulullah’ın ilk tavsiye ettiği şey takva oldu. Takva, ahiret azığıdır. İnsanı ebedi azaptan kurtarır, cennete ulaştıran en hayırlı elbisedir. Takva, Allah’a saygı duymak, yasaklarına düşmekten sakınmak, korunmak, emirlerine sımsıkı sarılmak, O’nun rızasına nail olmayı ümit ve azabına maruz kalmaktan endişe etmektir. Büyük bir dikkat ve itina ile sırat-ı müstakim üzere yürümektir ve insanların en üstün olanları, kim olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, takva sahibi olanlardır. Kısaca takva, iyi ve üstün mümin olmanın adıdır, yoludur, gayret ve çabasıdır, ya da takva hayatın içinde yaz sıcağında mendilimizde taşıdığımız karı eritmemektir.
Hz. Ömer ile Übeyy bin Kaab (r.a) arasındaki şu karşılıklı konuşma takvayı çok güzel açıklar:
Hz. Ömer: Takva nedir?
Übeyy bin Kaab: Dikenli yolda hiç yürümedin mi?
Hz. Ömer: Yürüdüm.
Übeyy bin Kaab: O zaman ne yaptın?
Hz. Ömer: Paçalarımı sıvayıp gayret sarf ettim.
Übeyy bin Kaab: İşte takva budur.
Hadis-i şerifte, “Habeşli bir köle bile başınıza emir olsa” denilmektedir ki İslam hukukuna göre kölelerin emirliği câiz değildir. Bu bir faraziye, bir varsayımdır. İtaatin önemini kavratmak, fitneden korunmanın yolunu öğretmek, başsızlığın felaket olduğuna dikkat çekmek içindir. Ulül emre itaatin ölçüsünü Rabbimiz Nisa Suresi’nin 59. ayetinde, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” ifadeleri ile bize bildirilmiştir.
Metinde geçen “Bu sünnetlere dişlerinizi batırınız” sözü benim sünnetime ve “Hulefâ-yi Râşidîn’in sünnetine bütün varlığınızla, olanca gücünüzle sımsıkı sarılınız” anlamında kullanılmıştır. Bu hadis-i şerif, Ümmet-i Muhammed’in mümin ve Müslüman olarak kalmalarının ancak sünnet çizgisinden ayrılmamaları ile mümkün olacağını, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında pek çok dini ihtilaflar doğacağını ve bu fitnelerden korunmanın ancak Rasulullah’ın (s.a.v) ve dört halifenin sünnetine sarılmakla mümkün olacağını haber vermektedir. Çünkü sünnet-i seniyye dosdoğru yolu gösteren pusula gibidir.
Raşit halifelerin sünnetine gelince; Ömer b. Abdülazîz’in şu sözleri, “Raşit halifeler” ve “onların sünneti” ifadelerini anlamlandırmak açısından oldukça önemlidir: “Hz. Peygamber ve ardından yönetimi ele alanlar birtakım sünnetler bıraktılar. Bunlara uymak demek, Allah’ın Kitabı’na sarılmak ve dine kuvvet vermek demektir. Hiç kimsenin bu sünnetleri değiştirme hakkı yoktur. Bu sünnetlere muhalif bir duruma da itibar edilmez. Her kim hidayeti bunlarda ararsa doğru yola erer; her kim bunlardan yardım beklerse isteği gerçekleşir. Bunları terk edip Müslümanların yolundan ayrılanları Allah Teâlâ girdikleri o yolda bırakır ve cehenneme sokar ki, orası ne kötü bir sondur”.
Bu hadis Muhammed ümmetini sonradan ortaya çıkan ve Rasulullah efendimizin sapıklık olarak ifade ettiği bidatlerden de sakındırmaktadır. O halde bidat nedir? “Bidat” kelimesinin aslı, geçmişte örneği olmaksızın bir şeyi bulup çıkarmak demektir. Arapçada “icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek” anlamlarına gelen “bd’a” kökünden türeyen bidat, “daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey” anlamına gelir. Bidat, biri geniş, diğeri dar kapsamlı olmak üzere iki şekilde tarif edilmiştir. Geniş kapsamlı tarife göre bidat, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeydir. Bidatin sözlük anlamından hareketle yapılan bu tarife göre, dini mahiyette görülen amel ve davranışlardan başka günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni fikirler, uygulama, âdetler ve aletler de bidat sayılmıştır. Başta İmam Şâfiî olmak üzere Nevevî, İzzeddin b. Abdüsselâm, Mâlikîler’den Şehâbeddin el-Karâfî, Zürkānî, Hanefîler’den İbn Âbidîn, Hanbelîler’den Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâhirîler’den İbn Hazm bidatı bu şekilde kabul edenlerdendir. Bidati dar kapsamlı olarak anlayanlar ise onu, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” diye tarif etmişlerdir.
O halde bidat “Allah’a daha çok ibadet etmek maksadıyla girilen ve sonradan ortaya konulan dini görünümlü bir yoldan ibarettir. Bu tarif, örf, âdet ve aletleri bidat anlamının dışında tutanların görüşüne göre yapılan bir tariftir. Bu görüşü benimseyenler arasında, Mâlikîler’den başta İmam Mâlik olmak üzere Tartûşî, Şâtıbî; Hanefîler’den Bedreddin el-Aynî, Birgivî; Şâfiîler’den Beyhakī, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî; Hanbelîler’den Takıyyüddin İbn Teymiyye ve İbn Receb sayılabilir.
Tarikatı Muhammediyye sahibi İmam Birgiviye göre (ö. 981/1573) bidat, Şâri’in sözlü ve fiilen açıkça veya örtülü biçimde izni olmaksızın sahabeden sonra ortaya çıkıp dinle ilgili olan ve eksiltme ya da artırma özelliği taşıyan her türlü inanç ve uygulamadır. Böylece günlük hayata dair olup dinle ilgisi olmayan eylemler bidat değildir. Mesela elek kullanmak, sapıklık değildir, bilakis daha güzel bir aletin varlığı bunu terk etmeyi gerekli kılar. Yine köprüler yapmak bidat değildir. Çünkü bu, yolların ıslahı ve yolcuların sıkıntılarının giderilmesi ile ilgili bir konudur. İmanın şubeleri içerisinde bunun da bir aslı/ delili vardır. Yoldaki eziyet verici şeylerin kaldırılması Hz. Peygamber tarafından imanın şubelerinden birisi olarak haber verilmiştir. Bu sebeple köprüler inşa etmenin bidat sayılması asla doğru değildir. Bidati geniş kapsamlı tarif edenler; hasene ve seyyie (iyi bid’at, kötü bidat) diye ikiye ayırmışlardır.
Her bidat bir sünneti öldürür ve kemale ermiş olan İslam dinine bühtandır. Zira Rasulullah (s.a.v) efendimiz bizi, gecesi, gündüz gibi aydınlık olan (en küçük şüpheyi barındırmayan, gayet açık) bir din üzerine bırakmıştır. Çünkü, ortaya çıkan her bidat, karşılığında sünnetlerden birisini öldürür. İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların başına öyle bir zaman gelecek ki bidatçiler icad edecekler, sünneti öldürecekler. Hatta o kadar ki bidatler dirilecek, sünnetler ölecek.”
İRBAD İbn-i SARİYE (Radıyallahü Anh) العرباض بن سارية
Adı, Ebû Necîh, el-İrbad b. Sâriye es-Sülemî’dir. Süleym kabilesindendir. İlk Müslümanlardan olduğu nakledilmiştir. Mekke’de Hz. Peygamber ile görüşmüş olması, o sırada Resûl-i Ekrem’in çevresinde yeteri kadar Müslüman bulunmadığı için güvenlik sebebiyle Rasulullah’ın tavsiyesi üzerine kabilesine geri dönmüş olması mümkündür. Hayber Fethi yıllarında kabilesinden yedi gençle birlikte Medine’ye giderek Rasulullah (s.a.v) efendimize biat etmişlerdir. Utbe b. Abd o günle ilgili olarak şunları anlatır:
“Yedi kişilik bir heyetle Rasulullah’a (s.a.v) gittiğimizde hepimiz gençtik. Heyetin en küçüğü ben, en büyüğümüz ise İrbad b. Sâriye idi. Hep birlikte biat edip İslam ile şereflendik.”
İrbad fakir olduğu için ehl-i Suffe arasında yaşadı. Tebük Gazvesi’ne katılmak için binek hayvanı bulamayan altı yoksul sahabi ile Resûl-i Ekrem’den yardım istedi. Rasulullah binek temin edemediğini söyleyince üzülerek ağlayan, bu sebeple “bekkâîn” diye anılarak haklarında ayet nazil olan yedi kişiden biridir. İrbad İbn-i Sariye, Hayber Seferi’ne katılmıştır. Ondan bize ulaşan bir rivayet, Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetinin önemini anlamamız bakımından çok değerlidir. O gün olup biten hadiselere ışık tutan şu hadisi rivayet etmiştir:
Rasulullah (s.a.v) ile Hayber Kalesi’ne varmıştık. Beraberinde ashabından başka kimseler de vardı. Hayber’den önce fethedilen bir küçük kalenin komutanı inatçı, kurnaz ve haddini bilmez bir adamdı. Allah Resulüne gelerek tartışmaya girdi ve “Ey Muhammed! Sizin, merkeplerimizi kesmeye, meyvelerimizi yemeye, kadınlarımızı dövmeye ne hakkınız var? Bu sizin için helal mi?” diye sert bir tavır sergiledi. Rasulullah, (s.a.v) onun bu sözlerine çok kızdı ve celalli bir şekilde, “Ey İbn-i Avf! Atına bin, onlara doğru git ve ‘Haberiniz olsun, cennet sâdece mü’minlere helâldir!’ diye haykır. Sonra namaz kılmak üzere toplanın diye nidâ et!” dedi. Ashabın hepsi derhal namaz için toplandı. Rasûlullah (s.a.v) onlara namaz kıldırdı. Sonra ayağa kalkıp “Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup dayandığı yerden, Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Dikkat edin ve şunu iyi bilin ki, vallâhi ben de nasihatte bulundum. (Kur’ân’da olmayan bazı şeyler) emrettim. Birçok şeyleri de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır. Allah Teâlâ Hazretleri, üzerlerinde olan vergiyi (borçları olan cizyeyi) ödeyip verdikten sonra, Ehl-i Kitâb’ın evlerine izinsiz girmenizi, kadınlarını dövmenizi, meyvelerini yemenizi helâl kılmamıştır”buyurdu.
İrbad, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Humus’a yerleşerek 65 yıl daha yaşadı, zahidane bir hayat sürdü. Hicri 75 yılında (694) vefat etti. Rasulullah’tan (s.a.v) 31 hadis rivayet etmiştir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’nin dört süneninde ve Aḥmed b. Ḥanbel’in Müsned’inde yer almıştır.
Allah O’ndan Razı Olsun.
