Küresel düzlemde moderniteyle beraber sekülerizmin bir yaşama disiplini şeklinde ortaya çıkması ile batıdan doğuya doğru evrimsel bir süreç takip ettiğini müşahede ediyoruz. Seküler yaşam biçimine karşı çok fazla direnemeyen Avrupa Hristiyan dünyası, Protestan mezhebiyle beraber yıkılan dindarlık anlayışları tüm Avrupa’da dinin etkisini yitirmesiyle sonuçlanmıştır. İslam dünyası ve uzak doğu gibi birçok bölgede sekülerizmin etkileri 1900’lü yıllarda başlasa bile tesiri günümüzde daha fazla belirginlik kazanmıştır.
Muhammed Garip Cesur

Sekülerizm, en sade ve yalın haliyle dinin hakikat olarak telakki ettiği temel duruştan, hadiselere yaklaşım tarzından, yaşam biçiminden uzaklaşarak dünyevi eksende bir düşünce perspektifi ortaya çıkarmak (ilahi olanı hayatın dışına itmek), dini metin ve kıstasların ürettiği yaşam biçimini kendi menşeinden (fıtratından) koparıp modernizasyon sürecine tabi tutarak bir sınırlamanın getirildiği siyasal düşünce ve yaşam biçimidir. Sekülerizm, Avrupa’da Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinde ortaya çıkmış ve modernleşme sürecinde yaygınlaşmıştır. Sekülerizmin en belirgin özelliği din ile devlet arasına bir mesafe koyarak ve dini bireysel özgürlük alanına çekip onu siyasi, sosyal ve hukuki alandan derdest ederek otoriterliğine son vermeye çalışmasıdır. Modern bir düşünce olarak sekülerizm, liberalizm ile çok yakın kontak kuran bir düşünce biçimidir. Sekülerizm liberal düşüncenin bireysel ve toplumsal özgürlük alanından faydalanmakla kalmaz, aynı zamanda otoriter dindarlığa karşı da aynı yerde durmakla benzeşirler.
Latincede “çağ”, “nesil”, “periyot”, “zamanın ruhu” gibi anlamlara gelen sekülerizm sözcüğü “dünya” anlamında kullanılan “saeculum” kelimesinden türemiştir. Türkçe’ye ise Fransızca sécularisme kelimesinden geçmiştir. Ülkemizde daha çok kelimenin karşılığı olarak laiklik kavramı kullanılır. Laiklik, latince din adamları (ruhban) sınıfına ait olmayan, halktan olan anlamında ve daha çok dinsel olmayan anlamlarında kullanılmaktadır. Sekülerizm ile laiklik arasında ne kadarda yakın bir anlam olsa da laiklik daha çok sekülerizmin bir uygulama yöntemi/ biçimi olarak din ve devlet işlerinin yönetiminin birbirlerinden ayrılması şeklinde tanımlanır.
Sekülerizmin tarihi Hristiyanlıktan bağımsız bir süreç değildir. Malum Hristiyanlığın Romalılaşmasıyla beraber Avrupa’nın bütününde kabul gören dini inanış, sonraki süreçlerde ruhban sınıfının sosyal, siyasal hakimiyeti ile neticelenir. Marx’ın “Din afyondur” söylemini haklı çıkaracak bir seyir takip eden Hristiyanlık, Larry Siedentop’un “sekülerleşme Hristiyanlığın dünyaya bir armağanıdır” sözüne de hayatiyet kazandıracaktır. Hem Martin Luther’in protest Hristiyan anlayışı hem de Rönesans ve Reform süreçlerinin ortaya çıkardığı yeni düşünme biçimleri ile beraber ruhban sınıfının otoritesini nihayete erdirmiş ve merkezi rolünün bitmesini sağlamıştır.
Sekülerizm sadece din ve devlet ilişkisini değil, toplumun dünyevi hayata yönelmesini de içeren bir ideoloji. Ortaya çıkardığı pratik modernite ile yakın ilintili bir süreç. Modernite, genellikle toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi değişimleri ifade ederken, sekülerizm, bu modern dönemlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir düşünce ve toplumsal hareket tarzıdır. Modernite, geleneksel değerlerin ve dini normların sorgulanmasını ve yerine daha rasyonel, bilimsel ve akıl temelli yaklaşımların gelmesini teşvik eder. Bu anlayış dinin akıl, bilim ve teknolojiden uzak, akıl dışı bir inanç biçimi olduğu sonucuna götürmemelidir. Bu daha çok aydınlanma düşüncesinin ürettiği ve modernleşme ile beraber aklın yegâne değer olarak ortaya çıkması ile ilişkili bir durum. Dinin düşünce sisteminde (özellikle İslam’ın) akıl bir amaç değil bir araç işlevi görür. Din, dünya ve ahiret mutluluğu sağlamak için aklın işlevselliğine değer verir, lakin sekülerizmde olduğu gibi akıl kutsanmaz.
Seküler modernleşme süreci, toplumların geleneksel yapılarına ve değerlerine meydan okur. Bu da dini otoritelerin ve geleneksel dinî kurumların etkisinin azalmasına yol açabilir. Hakeza bu seküler modernleşme şekilleri birçok dindarlık biçiminin ortaya çıkmasını sağlamakla kalmaz aynı zamanda dini salt bir ritüel zeminine çekerek toplumsal dindarlığı sekteye uğratır. Modernleşmenin getirdiği değişimlerin bir sonucu olarak dinin toplumsal ve siyasi alandaki etkisinin azalması aynı zamanda seküler düşünme biçimlerini beslemekle kalmaz, dini de kültürel bir öğeye indirgeyerek sıradanlaştırır. Böylelikle manadan uzaklaştırılmış, gündelik hayatın dışına itilmiş, yeni protest dindarlık biçimleri sahada görünür olur. Bu, daha rasyonel, bilimsel ve bireyci bir düşünce tarzının öne çıkmasına ve kamusal alanın dinden bağımsızlaşmasına yol açar. Haftada bir kiliseye, havraya, camiye indirgenmiş bir dindarlık, ahlaki tüm değerlerinden soyutlanmış bir yaşama biçimi, özgürlüğün umarsızca kullanıldığı bir bireyselcilik, sekülerizm ve din ilişkisinde dinin özne rolüne son verilmesi, inancın sıradanlaştırılması, dinin siyasi politik alandan çektirilmesi, toplumsal işleyişi sağlayan temel norm/ değer sağlayıcı özelliklerinden arındırılması şeklinde bir hal alır.
Küresel düzlemde moderniteyle beraber sekülerizmin bir yaşama disiplini şeklinde ortaya çıkması ile batıdan doğuya doğru evrimsel bir süreç takip ettiğini müşahede ediyoruz. Seküler yaşam biçimine karşı çok fazla direnemeyen Avrupa Hristiyan dünyası, Protestan mezhebiyle beraber yıkılan dindarlık anlayışları tüm Avrupa’da dinin etkisini yitirmesiyle sonuçlanmıştır. İslam dünyası ve uzak doğu gibi birçok bölgede sekülerizmin etkileri 1900’lü yıllarda başlasa bile tesiri günümüzde daha fazla belirginlik kazanmıştır. Avrupa dışında sekülerizmin daha çok bir proje olarak hayatiyet kazandığını söyleyebiliriz. Bunun en önemli örneklerinde biri Türk sekülerleşmesini örnek olarak verebiliriz.
Ülkemizde Osmanlının son dönemlerinde ve özellikle Cumhuriyet devrimiyle beraber başlayan sekülerleşme, daha çok Fransa, İsviçre ve ABD gibi laikliği benimsemiş ülkelerin rol modelliği ekseninde bir değişim oluşturulmaya çalışıldığı gözlemlenmiştir. 1923’te kurulan Cumhuriyet ile beraber Mustafa Kemal, ülkeyi laik/ seküler bir devlet olarak şekillendirmek amacıyla gerçekleştirdiği bir dizi reform neticesinde dinin kamusal alanda etkisini sınırlandırarak yeni rejimi tahkimleştirmiştir. Bu kapsamda anayasada, eğitim sisteminde ve güncel hayat ile ilgili birçok düzenleme yapıldı. Türk dil ve tarih kurumu kurularak Latin harflere geçilmiş, geçmiş ile kültürel ve tarihi bağ koparılmıştır. Dini hayata getirilen sınırlamalar neticesinde birçok dergi gazetenin faaliyetine sınırlama getirilmiş, tekke, medrese, Kur’an kursları gibi dini merkezler kapatılmıştır. Sekülerleşme süreci bunlarla sınırlı kalmamış dini libası andıran kılık kıyafetten tutun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasına kadar birçok alanda reform çalışmaları yapılmıştır. Bu reform çalışmalarına karşın ortaya çıkan direnç odakları (siyasi parti, dernek, vakıf ve kişiler) birçok yaptırım, ceza ve infazlara çarptırılarak dönüştürme adımları devam ettirilmiştir. Bu gerçekleşen Kemalist devrim bir değişim olgusundan çok bir dönüşüm projesi olarak “on yılda on milyon genç” şeklinde hedefleriyle devam etmiş, dindarlara kamusal ve sosyal hayatta, hayat hakkı tanınmamıştır.
Buna benzer sekülerleştirme projeleri başta İslam dünyası (özellikle Ortadoğu’da) olmak üzere birçok ülkede uygulanmaya çalışılmış, mesafe katedilmeyen bölgelerde ise silah ve şiddet kullanılarak süreç kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Pakistan’da medreselerin eğitim sisteminin modernize talebi, Afganistan ve Irak’a demokrasi götürüleceği söylemi adı altında öldürülen masum milyonlar, Mısır’da Muhammed Mursi ve İhvan’a yönelik yapılan darbe vs. hepsi bu sürecin birer örnekleridirler.
Günümüzde de devam eden bu seküler süreç, topyekûn bir başarı elde edemeyince bütünü parçalayarak, müphepleştirerek ve modern bilimsel klişelerin girdabına sokarak, meseleyi şaibeli hale getirerek kendi egemenliğini sağlamanın peşine düşmüştür. Küreselleşmenin sekülerizm lehine olan boyutundan faydalanarak çağa yeni bir imaj tanımlama ve (kelime anlamından kalkış yaparak) “zamanın”, “çağın”, “neslin”, “dünyanın” ruhuna uygun (!) bir yaşam kurgulamaya çalışılmıştır. Bu vesileyle direnen her unsuru ötekileştirmek, radikalizm ile suçlamak/ sınıflandırmak ve ayıplı mal gibi değerinden mahrum etmek gibi süreçlere başvurmak seküler düşüncenin temel tabiatıdır.
Sekülerizme karşı dinin hayatiyetini korumasının en etkili yolu, kutsalının ederini korumaya çalışması, müntesiplerinin hayatları pahasına hayatın içinden yaşamaya çalışmalarıdır. Sekülerizmin en görünür yönü, hayatın içinden dindarlığı kamufle etmesi, çekip alması, zamanın belli dilimlerine hapsetmesi, tanrının göğün sınırlarından aşağıya inmemesini sağlamaktır. Kutsalın eritilmesi, kutsala kutsiyet atfeden metnin (aklilleştirme ve çeviri yorumuna indirgenmesi) değerinin düşürülmesi yine bu bağlamda ki girişimlerdir. Liberal dil, muğlaklığı ile musallat olduğu düşünce yapısını farklı tarihsel koşullara göre yorumlayarak birçok farklı seküler düşüncenin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Sekülerizmin ortaya çıkardığı hayat biçimi ile beraber insanın kaybettiği ilahi hikmet ve hakikatin, insanın sonu gelmeyen hırsının, dünyevileşme kaygısının bir sonucu olarak, insanı kadim olandan, ilahi ve ebedi olandan kopma noktasına getirmiş, hayatı ve anlamı bu dünya ile sınırlandırmıştır. İnsan ne aciz bir varlık ki gördüğünü görmediğine tercih etmiş, varlığın gerçek mahiyetini, hakikat bilgisini ıskalamış, tuli emele düşmüş, verili olana tamah etmiştir. Bu bağlamda, sekülerizmin modern dönemde bir imkân olduğu düşüncesi ve dinin yerini alacağı beklentisi her ne kadar afaki olsa da ortaya konulan somut başarılar dindarları gelecek hususunda ürkütmüş ve karamsarlığa itmiş olabilir. Elbette sekülerizme direnemeyen birçok din/ düşünce silikleşecek ve yok olup gidecektir. Yalnız unutulmamalıdır ki dinler, kadim bir yol yürüyüşünün hikayesidir. Zaman ve mekanlar değişse de iletişim araçları ve birbirini anlama ve uygulama biçimleri farklılaşsa da köksüz ve her gün evrim geçiren moderniteye karşı sapasağlam yerinde duran büyük bir alternatiftir. İnsanlığın içinde bulunduğu bunalımdan kurtaracak, ahlak ve erdemi yeryüzüne yayacak tek kadim gerçek dindir. İslam ise bu dinler arasında umut kaynağı olabilecek geleneği kadim, zemini sağlam, köklü bir paradigmaya sahip yegâne düşüncedir. İnsanlığın daha fazla sekülerizmin girdabına sürüklenmemelerinin yolunu Roger Garaudy’nin İslam dinini seçmekle şereflendiğinde söylediği sözlerde aramak lazım:
“İslam, çağları arkasından sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi, değiştirildi. Kur’an-ı Kerim ise indirildiği günden beri her zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslam materyalizme de pozitivistlerin görüşüne de egzistansiyalistlere de hakimdir. Fakat bunlardan hiçbiri, İslam’a hakim değildir.”
