Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a girdiğinde, şehri terk eden Rum nüfusu geri çağırdı. Rum Patrikhane kurumu o günden günümüze varlığını sürdürdü. Osmanlı’nın son zamanlarına kadar İstanbul’un yarıya yakını Hristiyan, Yahudi, Levanten ve diğer azınlıktan oluşuyordu. İstanbul merkezde yaklaşık 400.000 Müslüman, 152.000 Rum, 149.000 Ermeni, 44.000 Yahudi vardı.
Kemal KAHRAMAN
Dr., Tarihçi

Osmanlı coğrafyasında çok farklı kültürlere, dinlere, dillere mensup insan grupları belli bir hukuk çerçevesinde barış ve huzur içinde yüzyıllarca birlikte yaşadı. Batı dünyası buna Pax Ottomana adını verdi. Gevşek bir merkezi yönetime dayanan Osmanlı sisteminde devlet güvenliği sağlıyor, toplumsal yaşamın koordinasyonunu yapıyordu. Öyle ki modern zamanlarda merkezi yönetimin üstlendiği birçok mahalli işlevi orijinal halinde vakıflar, lonca adı verilen meslek kuruluşları ve yerel dini kurumlar yürütüyordu. Merkezileşme, uluslaşma gibi olgular, Fransız İhtilali sonrası Avrupa’da yaşanan değişmelerin bir uzantısı olarak kendini gösterdi.
Osmanlı şehirlerinde genel olarak Müslümanların yanında bölgesine göre Hristiyan, Yahudi ve diğer dinlere mensup halklar bir arada yaşıyordu. Nüfus değerlendirmeleri inançlara göre yapılıyordu. 1893 nüfus sayımında Aydın vilayetinde 1.119.323 Müslüman, 196.664 Rum, 14.140 Ermeni, 22.153 Yahudi yaşıyordu. Bir de Kayseri şehir merkezine bakalım; 101.000 Müslüman, 19.000 Rum, 30.000 Ermeni.
Şehirlerin din ve kültürlere ait mahalleleri ve daha önemlisi kendi iç hukukları vardı. Azınlık vakıfları, hukuk kurumları devlet içinde devlet gibiydi. Fakat vatandaşlarının günlük hayatını, sosyal ihtiyaçlarını kendilerinin düzenlemesine izin veren sistem için bu bir sorun teşkil etmiyordu. Mübadele ile bir Anadolu şehrinden Yunanistan’a gitmek zorunda kalan bir ailenin torunuyla tanıştım. Bana, maalesef “topraklarını” bırakmak zorunda kaldıklarını söylüyordu. Yani Osmanlı devrinde yaşadıkları şehri kendi memleketleri olarak görüyordu. Son günlerde Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı yaptığı bir açıklamada Osmanlı yüzyıllarının ülkesinin en fazla barış ve huzur içinde yaşadığı dönem olduğunu vurguladı.
Osmanlı coğrafyasının en önemli merkezlerinden birisi Kudüs’tür. Burası üç semavi dinin kutsal merkezi olması bakımından çok önemlidir. İlginç olan tarih boyunca Yahudilere zulmeden Avrupa dünyasının bugün Kudüs’te yaşanan işgal ve insan hakları ihlallerinden yeterince rahatsız olmamasıdır. Yahudiler, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında Avrupa’da büyük zulümler yaşadı. İspanya’yı Katolik Kastilya krallığı istila edince Müslümanlarla birlikte, orada huzur içinde yaşayan Yahudiler de kaçmak zorunda kaldı. Önemli bir kısmı katastroftan kaçabilecek kadar şanslı değildi.
Sefarad adı verilen bu Yahudileri sadece Osmanlı toprakları kabul etti. Çok az bir kısmı Amsterdam’a gidebildi. Çoğu Bosna üzerinden Osmanlı topraklarına sığındı, bir kısmı Saraybosna’ya, Selanik’e, diğerleri İstanbul’a yerleştirildi. Saraybosna’ya ikinci Kudüs denmesi bundandır. İstanbul’da ise İspanya’dan göçün 500. yılı anısına vakıf bile kuruldu. Tabi Fas üzerinden Kuzey Afrika’daki Arap-Osmanlı şehirlerine yerleşenler de vardı. Ünlü Fransız şarkıcı Enrico Macias dedeleri İspanya’dan gelmiş Cezayir asıllı bir Fransız’dır. İzmir kökenli ünlü şarkıcı Jasmin Levy de Sefarad bir aileye mensuptur. Çok eski zamanlarda kalan bir dönem olduğunu düşünebiliriz ama onlar hâlâ Endülüs şarkıları söylüyor.
Geriye dönecek olursak, Fatih Sultan Mehmet Bosna’yı ele geçirdiğinde çok güçlüydü. Onu engelleyecek askeri bir güç yoktu. Fakat o, yerli Hristiyanları koruyan, normal hayatlarını sürdürmesini sağlayan bir Ahidname yayınladı. Bugün Saraybosna Fransisken kilisesinde korunmakta olan Ahidname, bir çeşit insan hakları bildirgesiydi. Ülkede yaşayan farklı dinlere mensup insanlara dinlerine göre yaşama hakkı tanıyan Ahidname, tarihteki “ilk insan hakları belgesi” olarak kabul edilen 1776 yılına ait ABD Anayasasından 313 yıl önce, 1948’de BM’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden 485 yıl önce, 1995’te kabul edilen Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Sözleşme’den 532 yıl önce yayınlandı.
Osmanlı kültürü ilhamını ilk İslam devletlerinden almış ve kendine özgü bir kompozisyon oluşturmuştur. Kudüs bilindiği gibi ikinci İslam halifesi Hz. Ömer zamanında Müslümanların eline geçti. Bu askeri bir sefer değildi. Şehrin ileri gelenleri, eğer Halife kendisi gelirse şehrin anahtarını ona teslim edeceklerini söyledi. Halife bunu kabul ederek son derece mütevazı bir şekilde Kudüs’e geldi. Anlatıldığına göre sadece bir develeri vardı ve hizmetkarıyla deveye nöbetleşe biniyorlardı. Kudüs’e yaklaşırken sıra hizmetkara gelmişti. Hizmetkar bu şekilde şehre girmenin doğru olmayacağını söylediyse de dinletemedi. Kapıya geldiklerinde şehrin ileri gelen ruhbanları önce hizmetkarı halife sandı. Sonra durum anlaşıldı. Ortodoks Rum Patriği Sofranius şehrin anahtarını halifeye teslim etti. Müslümanların gelmesiyle Kudüs’te Hristiyan ve Yahudi hayat tarzıyla kurumsal yapıları herhangi bir kesintiye uğramadı.
Osmanlı devrinde gelenek devam ettirilerek Kudüs’teki farklı dini grupların iç işlerine karışılmadı, sadece gerektiğinde huzuru sağlayan bir unsur olarak varlık gösterdi. Çünkü zaman zaman Hristiyanlığın en kutsal mabedi olan Kıyame Kilisesi üzerine farklı Hristiyan mezhepleri arasında anlaşmazlıklar çıkabiliyordu. O zamanlar, Bizans mirasçısı ve Doğu Roma temsilcisi olarak Ortodoks kilisesi daha kuvvetliydi. Yahudi nüfus ise Birinci Dünya savaşına kadar çok azdır. Avrupa’dan ve Rusya’dan getirilen göçmenlerle Filistin’in demografik yapısı değiştirilmiştir. Osmanlının son zamanlarında Kudüs’te 200 bin Müslüman, 16 bin Rum, 8 bin Yahudi yaşıyordu.
Kudüs şehrine bugünkü şeklinin verildiği zaman, Kanuni Sultan Süleyman devridir. Kudüs surlarını, Mescid-i Aksa karşısındaki sarı kubbeli Kubbetü’s Sahra’yı o yaptırdı. Surlar tamamlandığında El Halil kapısının yanına bir kitabe yapılması gerekince önce “La ilahe illallah Muhamedün Rasulullah” yazılması düşünüldü. Fakat Sultan, diğer inançları incitmemek adına şöyle yazdırmayı tercih etti; “La İlahe İllallah İbrahim Halilullah”. Bilindiği gibi İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin ortak paydası, İbrahim peygamberdir. Hepsi İbrahim’in çocuklarıdır. İslam hukukunda “ehli kitap” adı verilen bu inançların mensupları için özel bir yaklaşım vardır. Kudüs’e yolunuz düşerse kapının yanındaki o kitabeyi hâlâ görebilirsiniz.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a girdiğinde, şehri terk eden Rum nüfusu geri çağırdı. Rum Patrikhane kurumu o günden günümüze varlığını sürdürdü. Osmanlı’nın son zamanlarına kadar İstanbul’un yarıya yakını Hristiyan, Yahudi, Levanten ve diğer azınlıktan oluşuyordu. İstanbul merkezde yaklaşık 400.000 Müslüman, 152.000 Rum, 149.000 Ermeni, 44.000 Yahudi vardı.
Ulus devlet sürecini yaşadığımız modern zamanlarda bile İstanbul’daki diğer dinlere ait olan miras varlığını korumaktadır. Hatta cumhuriyetin başlarında bütün vakıf mallarına el konulduğu halde azınlık vakıflarına dokunulmamıştır. Bu gelenek Yunanistan, Bulgaristan gibi Osmanlı mirasçısı olan ülkelerde halen devam etmektedir. Osmanlı mümkün olduğu kadar yerel kurumları merkezi bütçeye değil, yerel gelirlere bağlamıştır. Tabii aynı şey diğer dini ve etnik grupların meydana getirdiği kurumlar için de geçerlidir. Mali özerklik, bu kurumlara büyük bir serbestlik ve iç işlerinde bağımsızlık sağlamıştır.
Bu noktada kültürlerin karşılaştırılması bakımından eski Osmanlı toprağı olan merkezlerle küçük bir karşılaştırma yapmak istiyorum. İstanbul’da Hristiyan ve Yahudi mirası olan pek çok eser ve kurumun fonksiyonel olarak varlıklarını sürdürdüklerini söylemiştik. Yakın tarihimizdeki çatışmalar nedeniyle Rum nüfus büyük ölçüde Yunanistan’a göç etse de bugün İstanbul’da Ayasofya başta olmak üzere yüzlerce kilise mimari özelliklerini ve fonksiyonlarını kaybetmeden yaşamaya devam etmektedir. Atina’ya bakalım, Osmanlı devrinden tek bir cami kalmamıştır. Esasen herhangi bir cami yoktur. Akropolün hemen altında yer alan Fethiye Camii minaresi yok edilerek bina kısmı sergi salonu haline getirilmiştir. Oysa şehirde hatırı sayılır bir Müslüman Arap ve Türk nüfus vardır.
Osmanlı devrinde Selanik nüfusuna bakalım; 447.000 Müslüman, 277.000 Rum, 222.000 Bulgar, 37.000 Yahudi. Eski Selanik fotoğraflarına baktığınızda her tarafta minareler görürsünüz. Ama bugün Müslüman ve Yahudi nüfus şehri terk ettiği gibi tek bir minare göremezsiniz çünkü camiler, mezarlıklar, Osmanlı mimari eserleri kültürel bir soykırıma tabi tutularak yok edilmiştir. Kültürlerin farklı inanç ve yaşam biçimlerini tolere etme kapasiteleri, onların büyüklüğünü gösterir. Yunan uygarlığının mirasçısıyız diyen bir kültürün bu konuda iyi bir sınav verdiğini söyleyemiyoruz.
Osmanlı mirasçısı olan Bulgarların, Kuzey Makedonların ve Sırpların daha iyi bir sınav verdiklerini söyleyebiliriz. Bulgaristan’da nispeten korunan Osmanlı devri eseri daha fazladır. Genelde camiler ve mezarlıklar yok edilmekle beraber mesela Filibe Camii ve Osmanlı Filibesi, varlığını sürdürmektedir. Mezarlıklar, Osmanlı şehir kültürünün önemli bir parçasıdır. Her mezar taşı hem mimari bir değer taşır hem de yatan kişinin sosyal statüsünü net bir şekilde ortaya koyar. Her birisi yüzyılların içinden gelen tarihi belge niteliğindeki bu mezar taşları ne yazık ki talan edilmiştir, bugün izine bile rastlanmamaktadır.
Buradan yine bir eski Osmanlı-Türk kenti olan Erivan’ı ele almak istiyorum. Osmanlı oraya Revan diyordu. Osmanlı padişahları Revan seferi yaparken rakipleri Ermeniler değil İran’dı. Şehir Osmanlı ve İran arasında el değiştiriyordu. Bu durumda İslam ve Osmanlı şehir geleneğine bağlı olarak şehir nüfusunun büyük bir kısmını Müslümanlar oluşturuyordu. Rus kayıtlarına göre 1828’de % 80’i Türk’tü. Ancak Rus işgalinden sonra bu oran Ermeni nüfusun avantajına değişmeye başladı. Türk ve Ermenilerin oranı 1908’de %58’e %39 iken 1917’de %45’e %52 olmuştur. Nüfusu fazla olmayan şehirde 8 cami 7 kilise vardı. Önemli Osmanlı ve Türk eserleri olduğu gibi İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda bir Revan köşkü mevcuttur.
Arkasından Birinci Dünya Savaşı’na gidilen süreçte yaşanan olaylar birlikte yaşanan günleri sona erdirdi. Bir yandan Rus saldırıları, bir yandan İngiliz propagandasıyla bölge halkının arasına düşmanlık tohumları ekildi. Osmanlı’da sadık millet olarak tanımlanan Ermeniler, yapılan desteklerle ayaklanmaya teşvik edildi. Silahlı çete grupları oluşturuldu. Türkiye’nin doğusundaki şehirlerde Osmanlı barışı bozuldu. Sonra Revan’daki Türkler Anadolu’ya, Anadolu şehirlerindeki birçok Ermeni Revan’a göç etti. Şehir homojen bir etnik yapı kazandı. Doğu Anadolu şehirlerinde yaşanan eski güzel günler Mıgırdiç Margosyan, Hagop Mıntzuri gibi Ermeni yazarların hikayelerinde kaldı.
Şimdi soralım bugün ne durumdayız? Erivan’da Osmanlı veya Türk eseri bulmak için belki arkeolojik kazı yapmak gerekir. Her şey antik dönemde yaşanmış gibi. Hepsi toprağın altına girmiş veya yıkılarak başka eserlerde kullanılmıştır. Erivan’da bir Türk nüfus olmadığı gibi ciddi bir Müslüman nüfus da söz konusu değildir. Mimari eser olarak sadece Türklere ait Gök Camii ve Zengi çayındaki taş köprü kendini kurtarabilmiştir. Yine de Atina’dan iyi olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşılık değil bütün İstanbul’u, sadece Kuzguncuk semtini hatırlatmak istiyorum. İstanbul’un bu güzel semtinde bugün bir Cami, Ermeni kilisesi ve Sinagog yan yana, bahçe duvarları bitişik olarak faaliyet göstermektedir. Yüz metre ileride bir de faal Ortodoks kilisesi vardır.
Osmanlı asırları farklı kültürlerin bir arada yaşadığı önemli bir örnek ortaya koymuştur. Osmanlı devletinin çekildiği topraklarda çok büyük kanlı çatışmalar meydana gelmiştir. Bazı yerlerde devam etmektedir. Yakın tarihte yaşanan büyük çatışmalar ve sonrasında yaşanan ulus devlet süreçlerinde kültürler büyük bir sınav vermişlerdir. Çatışmaların ana özelliği, asıl sebepler arasında yer alan Batılı ülkelerin, Orta Doğu şehirlerindeki insan hakları ihlallerine karşı duyarsız kalmasıdır. Yüzlerce yıllık barışın ardından Filistin’de yaşananlar, Batı’da ve dünyada insani değerler açısından iyi bir sınavdır. Medeniyet, diğer kültür ve toplumlarla, onların haklarına saygı göstererek bir arada yaşayabilme kapasitesidir. Uygarlıkların mirasçıları ancak uygar toplumlar olabilir.
