Doğu Batı Arasında İslam, temelde bir insan ve ahlak felsefesi kitabı olarak kabul edilebilir. Hatta Aliya İzzetbegoviç’e bu çalışmasının bir felsefe doktora tezi olarak kabul edilebileceği teklifinde de bulunulmuştur.
Mahmut Hakkı AKIN
Prof. Dr., İstanbul Medeniyet Üni. Edebiyat Fak.

Merhum Aliya İzzetbegoviç’in en önemli eseri 1984 yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Doğu Batı Arasında İslam’dır. Eseri yayınlandığında kendisinin hapishanede olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu kısa yazıda temel bir soru üzerinde durulacaktır. “Bu eser, Çağdaş Müslüman düşünce açısından neden önemlidir” sorusuna cevap aranacaktır.
Doğu Batı Arasında İslam’ın ilk yayınlanmasının üzerinden 40 yıl geçmiştir. Bu kitap, sadece zaman ve mekân sınırlarında kendi coğrafyasındaki güncel meselelere odaklanan bir kitap olsaydı, büyük ihtimalle pek çok dile tercüme edilmezdi. Kitabın Müslüman dünyada ne kadar karşılık bulduğu da tartışmalıdır. Çünkü Aliya İzzetbegoviç, Müslüman düşünceye katkıda bulunmuş bir entelektüel olmaktan çok Bosna Hersek’te yaşanan savaş sırasında bir siyasetçi ve cumhurbaşkanı olarak tanınmıştır. Elbette Bosna Savaşı’ndaki onurlu mücadelesi, eserleri üzerinde bir ilgi oluşmasına sebep olmuştur.
Aliya İzzetbegoviç, bir düşünce sistematiğine sahiptir. Bütün eserleri birlikte okunduğunda ve hatta bir siyasetçi olarak yaptığı konuşmalarda, bu düşünce sistematiği kendisini gösterir. Onun dünya görüşü, varlıkla ilişki ve bu ilişkiye bağlı ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Bu dünya görüşünce Allah’a karşı sorumluluk temeli üzerine inşa edilmiş ilkeler ve bu ilkelere uygun hayat pratiğinin birlikteliği söz konusudur.
Doğu Batı Arasında İslam, temelde bir insan ve ahlak felsefesi kitabı olarak kabul edilebilir. Hatta Aliya İzzetbegoviç’e bu çalışmasının bir felsefe doktora tezi olarak kabul edilebileceği teklifinde de bulunulmuştur. “İnsan nedir” sorusunu merkeze alan kitapta Aliya İzzetbegoviç’in Batı felsefe tarihine hakimiyeti dikkat çeker. Bu soru, bir yönüyle mevcut dünya düzeni ve Batılı paradigma temelinde oluşan cevaplar üzerinden sorgulanmıştır. Ona göre Avrupa düşüncesinde Katolikliğin etkisinden seküler bir dünya görüşüne geçiş, iki farklı insan tipinin ortaya çıkışına sebep olmuştur. Bu iki farklı insan tipi, aynı zamanda iki farklı dünya görüşüne ve dünyayla ilişki kurma biçimlerinin değişimine işaret etmiştir. Bu değişim, Michelangelo’nun tasvir ettiği insandan Darwin’in biyolojik evrimle açıkladığı insana geçiş şeklinde tecrübe edilmiştir. İlk insan tipi, dünyayı reddederek yücelen, başka bir dünyaya bağlı trajik insandır. İkinci tip olan Darwin’in insanı, bütünüyle doğanın ve fiziki gerçekliğin mutlak kabul edildiği biyolojik evrime göre oluşmuş bir hayvan türüdür. Aslında bu karşılaştırma, insan gerçekliğinin iki yönüne işaret eder. Doğu Batı Arasında İslam, insan gerçekliğinin dikotomik olduğunu kabul eder ve maneviyatçılık ve materyalizm şeklinde bölünmüşlüğü esas alır. Ruh ve beden, kültür ve medeniyet, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi karşıtlıklar bu insan gerçekliğinden yansıyan ikiliklerdir.
Doğu Batı Arasında İslam’ın önsözünde Müslüman toplumlara bir çağrı bulunur. Bu çağrı, Müslümanların tarihteki sorumluluklarını yeniden insanlık lehine üstlenmeleri gerektiğiyle ilgili bir çağrıdır. Bu çağrı ile “insan nedir” sorusuna cevap arayan bir kitabın ne ilişkisi olduğu akla gelebilir. Aslında burada yazının başında belirtilen sorunun cevabı daha da netleşmektedir. Aliya İzzetbegoviç’e göre Müslüman dünyanın geri kalmışlık olarak adlandırılan büyük sorununun arkasında bir kriz vardır ve bu kriz insan nedir sorusu ile yakından ilgilidir. Daha önce İslam Deklarasyonu kitabında ve 1960’lı ve 1970’li yıllarda çoğunlukla Takvim dergisinde yazdığı deneme ve makalelerde de söz konusu krize sıkça temas etmiştir. Düşünce sistematiğinin oluşmasında insan ile Allah arasındaki ontolojik sözleşme merkezi bir yerdedir. Öyle ki Rus filozof Nikolai Berdyaev’in “Tanrı yoksa insan da yoktur” ve Rus edebiyatçı ve düşünür Dostoyevski’nin “Tanrı yoksa her şey mubahtır” sözlerinden çok etkilenmiştir. Bu nedenle Doğu Batı Arasında İslam, Batı düşüncesinde Darwin’in insanı gelişmiş bir hayvan türü olarak kabul eden anlayışıyla bir hesaplaşma olarak da okunabilir. Darwin’in teorisi, insanın biyolojik yönü için bir açıklama iddiasıdır, insanın bütünü için değil. Elbette Michelangelo’nun insanı da insanî sınırların ötesine geçme iddiasıyla imkân sınırlarının ötesinde bir tip olarak eleştirilmiştir.
Doğu Batı Arasında İslam, “insan nedir” sorusundan hareketle, “Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır” aforizması ile tamamlanmış bir kitaptır. Kitap, İslam’ı Doğu ve Batı arasında tanımlarken maneviyatçılık ve materyalizm arasında kabul eder. Başka bir deyişle insan ne Michelangelo’nun tasvirindeki ne de Darwin’in açıklamasındaki gibi bir canlıdır. İnsan, manevi ve maddi yönleri olan bir canlıdır. Bu nedenle Aliya İzzetbegoviç düşüncesinde insanın doğasına ya da fıtratına en uygun olan anlayış ve pratik, onu iki yönlü gerçekliğiyle kabul etmelidir. İslam, “ya-ya da” mantığından farklı olarak insanı “hem-hem de” mantığıyla; iki yönüyle birden kabul eder. Ona göre İslam, insana en uygun manevi öğreti olmasının yanında en uygun dünyevi hayat tarzına da karşılık gelir. Bu ikili yapı, insanın ahlaki bir varlık olmasında bir araya gelir. İnsanı diğer bütün canlılardan ayıran asıl ayırt edici özelliği, ahlaki bir varlık olmasıdır. İnsan, daima iyiliğin ve kötülüğün ikileminde var olur ve hayatını sürdürür. Ahlak, kaynak itibariyle bu dünyadan çıkmaz ve metafiziğe dayanır. Bir yandan da ahlaki eylemin pratiği bu dünyaya yönelmiştir. Bu ikili yapı, Kur’ân-ı Kerim’de çokça ifade edilen “iman etmek ve iyi işler yapmak” emrinde bir araya gelmiştir. Böylece İslam’da iyilik, imanı tamamlayan ve asıl muhatabı olan Allah’a karşı sorumluluk olarak gerçekleşen bir insani durumdur. Onun düşüncesinde insanî ve ahlakî olan her şey aynı zamanda İslamî’dir.
Aliya İzzetbegoviç’in eserlerinde ve konuşmalarında klasiği yakalama çabası kendini hissettirir. Bunu çoğunlukla başardığı da söylenebilir ki belki de en iyi bir şekilde başardığı eseri Doğu Batı Arasında İslam’dır. Ancak onun bir Soğuk Savaş entelektüeli olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla fikirlerinin oluştuğu ve geliştiği sınırlılıklar düşünüldüğünde Soğuk Savaş döneminin etkisi de hissedilir. Yine bir dikotomi olarak dram ve ütopya ayrımında yeryüzünde cennet arayışı olarak ütopyaların faşist ve komünist siyasi rejimlerin toplum mühendisliklerine kaynaklık etmesine yaptığı vurgu, kendisinin de şahit olduğu 20. yüzyıl tecrübesiyle ilgilidir. Onu ve eserlerini okurken yorumlarını ve beşerî sınırlılıklarını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Yazının başlığına ve sorulan soruya tekrar dönülebilir artık. 40 yıl sonra bu kitap hâlâ önemli midir? Bu kitabın üzerinde durduğu temel sorunlar ve Müslüman toplumlara yapılan çağrının hâlâ geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Artık Soğuk Savaş’ın Doğu ve Batı bloklarından bahsedilmese de kitapta tespit edilen sorunların ve insanlığın yaşadığı krizin devam ettiği ve hatta daha da derinleştiği söylenebilir. Hem genelde insanlık hem de özelde Müslümanlar süre giden krizden nasiplerini almaktadır. Dolayısıyla kitabın temel sorularında ve etkilemek istediği kitlede büyük değişiklikler olmamıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden itibaren ilk çatışmalardan biri, Bosna Hersek’te Müslümanlara bir soykırım girişimiyle yaşanmıştır. 11 Eylül’den sonra yükselen ve propagandası daha güçlü bir şekilde yapılan İslamofobi ve küresel göçlerle yükselişe geçen göçmen karşıtlığı gibi yeni riskler söz konusudur. Küresel sistem açısından Müslümanlar bir tehdit olarak görülmekte ve dünyanın dört bir yanında büyük zulümler yaşanmaktadır. Bugün Doğu Batı Arasında İslam gibi bir kitap yazılmak istense başka vurgular öne çıkabilir. Ancak cevabı aranan soruların ve çözüm bulunmaya çalışılan sorunların geçerliliği devam etmektedir.
