Aliya’nın Özgürlüğe Kaçışından Notlar

Aşırı okumak bizi daha akıllı yapmaz. Kimi insanlar sadece kitapları “yutar.” Onlar bunu, okunmuş olanların “hazmedilmesi,” işlenmesi, içselleştirilmesi ve idraki için elzem olan düşünme aralığı olmadan yaparlar. Tıpkı arının topladığı çiçek tozunu bala dönüştürmesi için bir “içsel” gayret ve zaman gerekmesi gibi, okumak için de şahsi katkı gereklidir.

Sinan ÖZYURT

Aliya İzzetbegoviç 20. yüzyılın en önemli Müslüman düşünür ve liderlerinden biridir. O, düşünce ve eyleminin bedelini defalarca ödemiş bir dava adamıdır. 1983 yılında fikirlerinden dolayı 14 yıl hapse mahkûm edilir ve beş yıl cezaevinde kalır. Bu süre zarfında okumak, düşünmek ve yazmak onun için özgürlüğe kaçışın bir yolu olur. Zor şartlar altında şifreli ifadelerle kaleme aldığı notlarını daha sonra “Özgürlüğe Kaçışım” isimli kitapta bir araya getirir. Bu önemli kitaptan tadımlık bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç, Ketebe Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2021

Okuyucunun (belki) okuyacağı bu metin, benim özgürlüğe kaçışımdı. Elbette ve ne yazık ki bu gerçek bir kaçış değildi; ama olmasını isterdim. Söz konusu olan, yüksek duvarlı ve çelik parmaklıklarla çevrili Foça Hapishanesi’nde mümkün olan tek kaçış, gönlün ve fikrin kaçışıydı. Gerçekten kaçmak mümkün olsaydı, fiili kaçışı diğerine yeğlerdim.  (s.7)

Ruh boşluğu ile mide doluluğu mümkün olan en kötü kombinasyondur. Bunun sebebi nedir? Bu konu üzerine düşünmek, konu ile ilgili derin felsefi tartışmalardan çok daha fazla insan olmanın özünü anlamamıza yardımcı olacaktır.  (s.17)

Yalnızca ölüm gerçeğini hesaba katan bir felsefe gerçek felsefedir. Zira, gerçekliği su götürmez olan tek gerçek olarak ölüm es geçildiği takdirde, hayattan samimi bir şekilde bahsetmek mümkün müdür? (s.18)

Aşırı okumak bizi daha akıllı yapmaz. Kimi insanlar sadece kitapları “yutar.” Onlar bunu, okunmuş olanların “hazmedilmesi,” işlenmesi, içselleştirilmesi ve idraki için elzem olan düşünme aralığı olmadan yaparlar. Tıpkı arının topladığı çiçek tozunu bala dönüştürmesi için bir “içsel” gayret ve zaman gerekmesi gibi, okumak için de şahsi katkı gereklidir. (s.19)

“Hayat kazananın olmadığı bir oyundur… İman edenler ve salih amel işleyenler müstesna…” (Kur’an-ı Kerim, Asr suresi) (s.19)

Çoğu kez akıl ve göz göremez. Anlayan ve gören kalptir. (s.20)

Üzüntü ile kayıtsızlık arasında üzüntüyü tercih ederim. (s.23)

Ben zamanı öldürmezsem, zaman beni öldürecek. (s.24)

Gerçek insanlar önem verdikleri insanlar veya en sevdikleri şeyler hakkında en sert konuşanlardır.  (s.25)

Şu son derece akıllı ve maneviyatı kuvvetli insanlar muazzam derecede sevinmeyi ve bir o kadar da acı çekmeyi bilirler. Bu uç tecrübeler bu tür insanların karakteristik özelliklerindendir. (s.27)

Feminist hareketin argümanlarından biri kadının tarih boyunca sadece anne olarak ifade edildiği, bir şahsiyet olarak da kendisini ifade etme zamanının geldiği yönündedir. Feminist argümana göre anne ve şahsiyet birbirine zıt kavramlardır. Bana bunu birisinin açıklamasını isterdim. Ben her zaman anneden daha şahsi ve şahsiyet dolu bir şey olmadığını, annenin yüce şahsiyet olduğunu düşündüm. Feminist diyalektik oldukça kafa karıştırıcı.  (s.55)

Aklım sürekli tereddüt içinde ve sorguluyor; fakat kalbim her zaman dinin yanında olmuş ve öyle de kalmıştır. Mutlu anlarım hep aklım ile kalbimin birbiriyle uzlaştığı anlar olmuştur. (s.58)

Her şeyi yaşayıp dayandığında, yüzlerce kez düştükten sonra tekrar ayağa kalktığında, sahte umut ve avuntulardan vazgeçerek, gerçeklerle dişini sıka sıka yüzleştiğinde, işte o anda anlıyorsun ki hayatın bütün anlamı kötülük ile mücadele etmekte. Bu mücadelede yapılabilecek çok az şey vardır fakat geriye kalan tek şey mücadele etmektir. Onun dışında mutlak bir çöküş ve sonsuz bir ölüm vardır. (s.59)

Akıllı insan konuşmayı bilir. Bilge insan susmasını da bilir.  (s.60)

Sivrisinekleri öldürme, bataklığı kurut. (s.61)

Kullanıldıkça azalmayan tek şey özgürlüktür. (s.61)

Allah bize hayvanların aksine dik yürümeyi lütfetti. İnsanların çoğu ise bu ayrıcalığı değerlendirmiyor: hayatları boyunca eğiliyor hatta emekliyor. Bunu yapmaya izinleri var mı? Allah’ın bu lütfunu reddetmek küfür değil mi? (s.63)

Haset mutsuz insanları vuran bir dert. Haset olmalarının sebebi kendilerini mutsuz hissetmeleri; fakat haset mutsuzluklarını gidermez, aksine daha da artırır. (s.63)

Kimi insanlar kibirlerini kendinin farkında olmak yerine koyuyor, oysa bu ikisi apayrı şeyler. (s.63)

Farkında olmadan kendi bedenimizin ağırlığını nasıl taşıyorsak, kendi kusurlarımızı ve zaaflarımızı da aynı şekilde taşıyor ve hissetmiyoruz. Hissettiğimiz şey diğer insanların kusur ve zaaflarıdır.  (s.64)

İrademizden kaynaklanan düşünceyi sesli ve tutkulu, bilgi ve görüşlerimizden kaynaklanan düşünceyi ise sakin ve soğukkanlı bir şekilde ifade ederiz. Bu nedenle, soğukkanlılıkla ifade edilen yargıya daha çok güveniriz, onun şehvetten değil, bilgi ve tecrübeden geldiğini hissederiz.  (s.64)

Kusursuzluğa ulaşamayız. Fakat yapabileceğimiz bir şey var, o da sürekli insana daha çok benzemek için çabalamak, her insanın daha fazla insan olması için uğraşmak. (s.65)

Kötü alışkanlıklar ve zaaflar kendi başına zaten kötü şeylerdir. Onlardan daha kötü olan şey ise onları haklı göstermektir.  (s.66)

Dünyayı reddederek galip gelmek mümkün değildir. Bu ancak kabul ederek mümkün olabilir. Doğrusu, dünyayı kabul etmek, değiştirmenin ve ona galip gelmenin ilk şartıdır. (s.66)

Sevgi ve iyilik insanın ölümsüzlüğünün kanıtıdır. (s.70)

Kimileri insanların vefasızlığından şikâyet eder. Sevgilerinin karşılıksız kalacağından, iyiliklerinin görülmeyeceğinden ve karşılığını alamayacaklarından korkar. Aslında bu açık bir yanlış anlamadır. Hiçbir hakiki iyilik hiçbir zaman ödülsüz kalmamıştır; çünkü ödül eşzamanlıdır. Samimi bir şekilde tek bir iyilik yapmış olan herkes bunu açık bir şekilde bilir. İyilik ve karşılığındaki ödül tıpkı cisim ve gölgesi gibi birbirinden ayrılamaz. Yine de bu ödülü hissetmediyseniz, yaptığınız iyilik samimi değildi. Yalnızca öyle görünüyordu. Sizin bahsettiğiniz ödül yalnızca onun değerini düşürürdü. Yaralı bir kuşa bakan ya da sokakta peşinden gelen küçük bir köpeği besleyen çocuğa bakın. O özel bir ödül bekliyor mu, yoksa kendisini zaten ödüllendirilmiş mi hissediyor? Çocuğun gözlerindeki mutluluğa bir bakın. (s.71)

Kanunlara itaat eden her düzgün insanın mutlaka ahlaklı bir insan olması gerekmez. Davranışlarındaki resmi doğruluk, bir alışkanlık ya da korku eseri de olabilir. Alışkanlık, hele de korku, ahlaki değildir. Yalnızca bilinçli bir şekilde davranmak gerçek anlamda ahlakidir. Nasıl oruç tutmak veya namaz kılmak için bilinçli bir karar vermem gerekiyorsa, iyi ve dürüst davranmak için de bilinçli bir karar vermiş olmam gerekir. Böyle bir kararı vermek içinse o ikinci olanağın da açık olması gerekir. Hadım edilmiş birisi bir ahlak timsali değildir ve zaaf da erdem değildir. (s.76-77)

Eğer Tanrı yoksa, insan da yoktur. Eğer insan yoksa, sorumluluk yoktur. Eğer sorumluluk yoksa, suç yoktur. Eğer Tanrı yoksa, suç yoktur. Eğer Tanrı yoksa, her şey serbesttir. (s.96)

Hayat boyu savunulamayacak, sürekli ve amansız bir çöküşe mahkûm olan bir şeyleri savunmaya gayret ediyoruz: hayat, sağlık, mal. Daha en başında kaybedilmiş olan bu beyhude mücadelede, onlar için mücadele etsek kazanabileceğimiz ya da muhafaza edebileceğimiz gerçek değerlen unutuyoruz. Kur’an’ın açıkça ortaya koyduğu gibi, hayatımız boyunca gerçek değerleri sahte değerlerle değiştiriyoruz. (s.102)

İnsan ruhu sonsuzu, ebediyeti, mükemmelliği, iyiliği, huzuru Tanrı’yı arar. Bu arayış bir hatırlayış değil midir? Bu arayış, (geçici olarak) kaybedilmiş bir dünyaya ait bir hatıra değil midir? (s.102)

Etrafımızdaki her şey mucize, insan ise kainattaki en büyük mucize. (s.104)

Milletler tarih sahnesine manevi açıdan zengin, maddi açıdan yoksul olarak adım atar. Tarih sahnesinden silinirken se durum genelde tam tersidir. (s.117)

İnsanlar her zaman bir şeyleri yüceltirler. Yüceltmeden, kutlamadan duramazlar. Yaratıcıya tapmıyorlarsa, yaratılana taparlar. Yaratıcının önünde boyun eğmiyorlarsa, yaratılanın önünde boyun eğerler. Bütün fark bundan ibaret, fakat bu kocaman ve asli bir fark. (s.104)

Ölüm cezasının kaldırılması talebi, ceza hukukunda suçluyu kurbandan daha fazla dikkate alan eğilimin bir parçası. Argümanları ise oldukça sorunlu. Örneğin, ölüm cezasının infazının detaylarını anlatıyorlar ve bunu destekleyip desteklemediğinizi soruyorlar. Suçun nasıl işlendiği ve kurbanın ve ailesinin üzerinde nasıl bir etki bıraktığını ayrıntılı tasvir ederek de aynı soruyu sormak mümkündür. Fakat bu, arka plana atılıyor ve iki cinayet yokmuş gibi, sanki yalnızca katilin infaz edileceği ölüm cezası varmış gibi davranılıyor. (s.113)

Milletler tarih sahnesine manevi açıdan zengin, maddi açıdan yoksul olarak adım atar. Tarih sahnesinden silinirken se durum genelde tam tersidir.  (s.117)

Totaliter toplum eğitim ve öğretimde tektipliliği talep eder çünkü bu manipülasyonu kolaylaştırır. Tek tip insanların davranışlarını kontrol etmek daha kolaydır, öngörülebilirdir ve mevcut kalıplara daha iyi uyum sağlar.  (s.126-127)

İki katsayı: kadının çalışması ve doğurganlığı ters orantılıdır. Bazı uluslar için toplumsal servetin çoğalması için girdikleri yarışın bedeli ağır olabilir. Maddi olarak her şeye sahip olunacağı fakat insan kaynaklarının tükeneceği yönündeki kehanet belki de gerçekleşecektir. Şu soru da sorulabilir: ne kadar maddi kaynak -çelik, otomobil, raket- bir mutlu çocukluk eder? Anneyle geçirilen bir çocukluğa fiyat biçilebilir mi ve başka bir şey yerini tutabilir mi? (s.206-207)

Vatan neden terk edilemez? Terk edilemez çünkü yanımızda mezarları götürmek mümkün değildir, çünkü babalarımızın, dedelerimizin mezarları bizim kökenlerimizdir. Kökünden kopartılmış bir bitki yaşayamaz. Velhasıl, burada kalmalıyız. (s.225)

Bazıları erkek ve kadını eşit kılmak istiyor, hukuki anlamda veya itibar anlamında değil, hayat tarzı, yaptıkları iş, giyim ve davranışları itibariyle yani iki cinsiyetin fıtratları gereği birbirinden ayrıldığı tüm noktalarda. Diğer taraftan, psikologlar “erkek” ve “kadın” yazma şekli olduğunu, yani erkek ve kadın edebiyatı hatta erkek ve kadın okuma biçimi olduğunu söylüyor. (Milorad Pavić, Hazar Sözlüğü adlı eserinin kadın ve erkek olmak üzere iki versiyonunu yazmıştır). Sovyetler Birliği’nde trenle yolculuk yaparsanız, raylar boyunca kar fırtınası altında eksi 20 derece soğukta çalışan işçi kadınlar görürsünüz, bir istisna olarak değil, yüzlerce kadın. İşte istenilen “eşitlik” budur.  (s.224)

Mecazın temelinde karşılaştırma vardır. Bu yüzden şu haklı bir sorudur: ne kadar mükemmel olursa olsun bir bilgisayar mecazi düşünmeyi başarabilecek midir? Bilgisayar bir kelimenin sözlük anlamı ile mecaz anlamı arasındaki farkı bilebilecek midir? (s.291)

İnsanların öldükten sonra yaptıklarından, özgürlüklerini nasıl kullandıklarından sorumlu tutulacağı ile ilgili o basit inanç bugün tek gerçek fikir, dünyayı anlamlı kılan tek düşünce olarak görünüyor gözüme. Newton ve Einstein’ın fizik ile ilgili tüm gerçekleri, astronomi, biyoloji ve psikoloji ile ilgili bilgiler karşısında kayıtsız kalınabilir. Fakat sorumluluk fikri, daima heyecan verici ve gerçektir. Bunlar, iki farklı dünya düzenine ait şeylerdir: Kepler’in kanunları bir şeydir, Shakespeare’in trajedilerindeki gerçekler ise farklı bir şeydir. (s.294)

Oruç, insanın üstün bir imkânıdır. İnsan da hayvan da beslenir. Fakat sadece insan oruç tutabilir. Oruçta, insanla hayvan arasındaki fark çarpıcı bir şekilde ortaya çıkar. Beslenme, bir zorunluluk olarak, doğa kanunları gereği yapılan bir eylemdir. Oruç, iradenin en üstün ifadesidir, yani bir özgürlük eylemidir. Orucun en üstün manası tıbbi bir sebep değil, tam da bahsettiğimiz şeydir.  (s.309)

Eğitimin amacı nedir: çok yönlü gelişmiş bir insan şahsiyeti mi yoksa uzmanlaşmış endüstriyel iş hayvanı mı? (s.346)

Dinin dünyayı değiştirmediğini söylemek yanlıştır. Din, insanı değiştirir ve böylece dünyayı da kimi zaman oldukça radikal bir şekilde değiştirir. Tanrı’nın on emrine itaat eden, en azından onları bilen insanların yaşadığı dünya, bununla ilgili bir kavramın bulunmadığı bir dünyadan çok daha farklı bir yerdir. İnsanı değiştirmek, dinin devrimi budur. (s.357)

Şehrin yeni inşa edilen bölümleri, tek tip binaları ve monotonluğu, bunun bir “salt zorunluluk şehirciliği” olduğunu göstermektedir. Bir toplumun şehircilik alanı, onun temel değer ve özelliklerinin resmidir. Toplumun ruhu veya ruhsuzluğu, tıpkı sadık bir ayna gibi şehirciliğinde ve mimarisinde yansıma bulur.  (s.358-359)

Affetmek gerekir çünkü ancak bu şekilde kötülük zinciri kırılır. Affetmemeli, kötülüğü cezalandırmalı, kötülüğü engellemeli aksi takdirde kötülük dünyayı ele geçirecektir. Bu ikisinden hangisi gerçektir? Çözüm nerede? Ne yapmak gerek? Doğru tek cevap şu: Cezalandırmak ve affetmek gerek. Yeterince uzun yaşayan ve insanlara ve dünyaya açık gözlerle ön yargısız bakan herkes bu ilk bakışta çelişkili gibi görünen iki gerçeği kabul eder. Hayat yalnızca tek bir prensip üzerine kurulu olsaydı, o zaman yalnızca tek bir cevap ve tek bir seçim olurdu: affetmek ya da cezalandırmak. Bu örnekte Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in, Eski Ahit, İncil ve Kur’an’ın birbiriyle ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Birincisi ceza, ikincisi af, üçüncüsü her ikisinin yanındadır. (s.376)

İnsanlığın yaşadığı acılar, insanın dünyada Tanrı’sız ve O’na karşı bir cennet gerçekleştirme çabasından dolayı Tanrı’nın verdiği ceza olarak da anlaşılabilir. Böyle bir proje, 20. yüzyılda dünya çapında bir ivme kazandı, dolayısıyla cezası da tüm dünyaya sirayet etti. Bu girişim, insanlık tarihinin en büyük cehenneminin yaratılmasıyla sonuçlandı.  (s.389)

Kabile ve millet kavramlarının dar sınırlarından kurtulmak için kendinizi Müslüman olarak telakki etmeye başlayın. İslami bir yenilenmenin ve İslam kültürünün önderleri olun. (s.446)

Kimileri Kur’an’ı ve İslam’ı kendi iyilik ve kötülük, ilerleme veya gerileme anlayışlarına uydurmak için Kur’an ayetlerini eğip bükmektedir. (s.448)

Kur’an’ı anlamak noktasında salt subjektif bir gerçek vardır: onu anlayabilmek için ona inanmamız gerekir. (s.449)

İslam hem beyaz hem siyah ırka, dolayısıyla bütün ırklara, daha doğrusu çok renkli bir insanlığa hitap eder. (s.451)

İslam, önemli bir noktada kıyaslanamaz şekilde üstündür: Tanrı ile ilgili öğreti noktasında. Bu öğreti adeta gök gibidir, basit fakat aynı zamanda azametli ve sonsuzdur. Diğer bütün büyük dinlerde bu en önemli konuda kafa karışıklıkları oluşmuştur. Kur’an’daki Allah’la ilgili saf ve derin öğreti, İslam’a insan düşüncesinin ve manevi ilgi alanının en önemli maddesi noktasında kıyaslanamaz bir imtiyaz sağlamaktadır. İnanıyorum ki bu, İslami düşüncenin sınırsız bir şekilde gelişeceği alan olacaktır. (s.457)

Mustafa Kemal’in reformlarıyla birlikte, elzem olan ve onsuz yerleşik bir değerler sisteminin, bir milletin gerçek haysiyet duygusunun oluşamayacağı, geçmiş, bugün ve gelecek arasındaki daimî diyalog kesilmiştir. (s.461)

Hacdaki ihramları düşünüyorum: iki basit beyaz kumaş parçası. Yalnızca hayal edilebilecek sonsuz bir sadelik ve eşitlik. Sanki ahiretten gelen olağanüstü bir manzara. Oysa insanlık var olduğundan beri giysi kadar insanları birbirinden ayıran ve farklılaştıran bir şey olmamıştır. Giyside en bariz şekilde bütün farklılıklarımız ortaya çıkmaktadır: maddi, sınıfsal, profesyonel ve ulusal farklarımız. (s.478)

İslam’ın tamamı bana bazen insana yapılmış kendi insani ölçüsünü muhafaza etme çağrısı olarak geliyor. İnsan melek olmaya çalışmamalıdır, çünkü bu mümkün değil. Aynı şekilde hayvan seviyesine inilmesinde de izin vermemelidir; çünkü insan bu olmamalıdır. (s.483)

Din rahatlık değildir. Din bir çağrı, sorumluluk ve taleptir. Gerçekten inanmış bir nesil, aynı inanca “ait” olmalarına rağmen ardından gelecek onlarca nesilden daha fazla şey yapa-bilir. İslam’ın bin yıl içindeki eğitim ve güç sahasında yaptığı her şeyin temeli pratik olarak aslında ilk iki ya da üç nesil tarafından atılmıştır. Ondan sonra gelenlerin hepsi güçlerini bu ilk ivmeden aldılar.

Bu nedenle İslam dünyasının gelecek devrimi, öncelikle inanç açısından bir devrim olmak zorundadır. Öncelikle insanların ruhları ve kalplerinde sahne alacak bu devrim, ancak bun-dan sonra harikalar yaratarak bugün bize imkânsız gözüken şeyleri gerçekleştirebilecek duruma gelecektir. Kısa zaman içinde hayatın tüm sahalarına derin evlekler açabilecek imkâna sahip olacak; her türden tüm fesat çıkarıcıları kaçmaya zorlayacak; sefaleti, hurafeleri, adaletsizliği, cehaleti ve köy ve şehirlerimizdeki kirliliği ortadan kaldıracak, halihazırda bakımsız olan geniş bir sahada yeni bir kültür ve insanlık çağı başlatacaktır. (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri, s.73-74)

“Eğer Fransız olmamız gerekiyorduysa, bunu iki milyon insan kaybetmeden de yapabilirdik.” Bu acı slogan, bir süre önce Cezayir’de gösteriler gerçekleştiren Müslüman öğrenciler tarafından pankartlara yazılıp söyleniyordu. Bunun mesajı öyle açıktır ki herhangi izaha gerek yoktur. Bir milletin derin bir hissiyatı olup bunu ifade edemediğinde doğru kelimeleri gençler bulur. Gençlik uzaklaşmaya “zaman bulamadı.” O hâlâ milletin kucağında, kalbinin yakınındadır. (İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri, s.163)