Aliya; başkayı, başkasını, iyi tanır, tanıtır. Batı nedir, Doğu nedir, bilir. Sezai Karakoç, hatırlayalım, Diriliş Neslinin Âmentüsü kitabında diriliş erinin özelliklerini anlatırken bunu söylüyordu. Doğu’yu ve Batı’yı bilir, diyordu. Batı’yı içinde yaşadığı coğrafya nedeniyle, Doğu’yu da din kardeşliği vasıtasıyla, bağ kurduğu toplumlar nedeniyle bizzat tanıyan Aliya, bizi bir diriliş eri yapamaz mı? Yapar.
Harun YAKARER

Müslümanlar olarak ortak bir kaygımız var diye düşünüyorum. Kaygısız olanları ve siyasetçileri bir kenara bırakarak söylüyorum. Bu kaygının adı, yeni nesiller. Türkiye’de bir araştırma yapılsa genel olarak ne yetişkinler gençlerden ne de gençler yetişkinlerden memnun ve ümitvar olduğunu söyler. Halbuki kaygılarımızın ortadan kalkabilmesi, sorunlarımızın çözülmesi için önce ümit etmek gerekir.
Dünya tekin bir yer değil, bunu hepimiz biliyoruz. Müslüman iseniz coğrafya fark etmeksizin bu tekinsizliği iliklerine kadar yaşayacak olmanın bir karşılığı olmalı. Müslüman, uyanık olmak zorunda. İşte uyuyanları uyandırmak için gerekli örneklerin önümüzde olması, o örneği bizatihi yaşayanlar için her ne kadar zor ve kötüyse, bizler için ders alınacak olmasından dolayı önemli ve rahmete dönüşme potansiyelinde.
“Bir Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz.” hadis-i şerifi, önceden yaşanmış şeylerden ders çıkarmanın önemi yanında Müslüman kalmanın ölçütlerinden birini de söylemiyor mu? Müslümanların, tarihsel vakalar izlendiğinde giderek zayıf düşmesinin hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin İslam’a bakışında, onu benimsemesinde nasıl etkileri olmuştur dersiniz? Düşman kavî, biz zebun. Her alanda olduğu gibi eğitimde de kendini hissettiren bir gerçek bu. Avrupa’da, Amerika’da okumak için can atan ve buradan kaçıp oralara yerleşmek isteyen birçok insanımız var. Ekonomik sebeplerle gitmek isteyenlerin yanında bu ülkenin insanının değerlerinden, hassasiyetlerinden bunalıp gitmek isteyenlerin de olduğunu görebiliriz. Lise çağındakiler için bir hoca olarak ben, yakın zamanda büyük bir soykırıma maruz kalan Bosnalı Müslümanların yaşadıklarını ve biz Müslümanların büyük ve ölümsüz liderlerinden Aliya İzzetbegoviç’i tüm Müslüman gençlerin bilmesi gerektiğine inanıyorum. Adıyla soyadıyla değil sadece; fikirleriyle, bu fikirler uğruna savaşıyla, eylemleriyle bilmeleri gerektiğine inanıyorum. Bilmeleri ve unutmamaları gerektiğine…
Peki, neden Aliya?
Evvela Aliya, gençlere kim olduklarını hatırlatır. Şartlar ne kadar zor olursa olsun, dört bir yanı ve kendi içi düşmanla çevrili ve sarılı da olsa kendi olarak kalabilmenin kıymetini idrak ettirir. Müslüman olmanın neşvesini tattırır. Kendi kalmak uğruna bedel ödemenin asalet ve vakarına inandırır. İslam’ın ahiret için olduğu kadar dünya hayatı için de indirilmiş, capcanlı bir din olduğunu onlara öğretir. Müslümanım diyen ama İslam’ı bilmeyen, bilmediği gibi onun değerlerine içten içe soğukluk hisseden gençleri İslamlaştırır. Müslüman halkların geri kaldığını gören, görmese de öyle düşündürülen ama bunu da İslam’a bağlama yanlışına düşenlere, aslında işin öyle olmadığını ispat eder.
Aliya harekete geçirir. Gençlere, dipdiri olanlara bir aşk, bir şevk verir. Umursamazlık hastalığını yok eder. En büyük sorunlarımızdan biri de umursamazlık değil mi? Müslüman hiçbir konuya karşı umursamaz bir şekilde yaklaşamaz. Kâfirin küfrünü bile umursar. Yaşamanın her veçhesini umursar. Kendi dertleri yanında başkalarının dertlerini de umursar. Yaşamayı umursar. Suriye’den bize ne, Gazze bizim meselemiz değil, gibi sözlerle insan olmanın sorumluluğunu üzerinden atmaz. İşte Aliya, Müslümanları umursamazlık hastalığına karşı önceden uyarır, harekete geçirir.
İslam, sadece camilerde beş vakit namaz kılarak ve ramazan ayında oruç tutarak tamama erdirilecek bir din değildir. İslam, bir ekonomik sistemdir, sosyolojik nizamdır, idealdir, adaletle hükmetmektir, adil paylaşımdır, barıştır, esenliktir, kardeşlik bilincidir, birlik kuvvetidir, kula kulluğu reddetmektir, ilim aşkıdır, kendinden olmayanın da hakkını korumaktır, kendini savunmak için sınırlara bağlı kalmadan kardeşiyle birlikte cihat etmektir. Aliya, gençlerimize bu bilinci verecek güçte. Çünkü anlattıklarını ruhunda ve kanında duymuş, canında hissetmiş, hayatında yaşamaya çalışmış biridir. Yeni yetişen gençlere Müslümanca bir bilinç vermek için hapse atıldığı dönemde Doğu ve Batı Arasında İslam eserini yazmış biridir. Hapisteyken dahi toprağa, yani insana, hem de genç olanlarına, yani hazine anlamına gelen gençlere ulaşmak; o toprağa bir tohum atmak gayretinde olan biri nasıl olur da gençlere anlatılmaz?
Aliya; başkayı, başkasını, iyi tanır, tanıtır. Batı nedir, Doğu nedir, bilir. Sezai Karakoç, hatırlayalım, Diriliş Neslinin Âmentüsü kitabında diriliş erinin özelliklerini anlatırken bunu söylüyordu. Doğu’yu ve Batı’yı bilir, diyordu. Batı’yı içinde yaşadığı coğrafya nedeniyle, Doğu’yu da din kardeşliği vasıtasıyla, bağ kurduğu toplumlar nedeniyle bizzat tanıyan Aliya, bizi bir diriliş eri yapamaz mı? Yapar. Hristiyanlığı, Museviliği ve Müslümanlığı bilen Aliya, aynı zamanda dünya ekonomik sistemlerini de tanır. Çünkü bir komünist rejim tasallutu altında, Yugoslavya devleti altında yaşamıştır devlet yıkılana kadar. Komünizmi de komünistleri de iyi bilir. Kapitalizmi de iyi bilir, çünkü Batı medeniyetinin ana ekonomik sistemi budur. Komünizm onun antitezi gibi görünse de aslında kardeşidir. Çünkü aynı annenin karnından doğarlar. Yani paranın nasıl paylaşılacağı meselesinden, yani maddeden, mânânın ve maneviyatın dışından. Aliya, bunlardan ayrı olarak bize İslam’ın çıkış noktasını maneviyattan alan, onun üzerine inşa edilen ekonomi anlayışını da öğretir. Bizi buna ikna eder. Yılmışlık, yıkılmışlık sendromundan çıkartır. Çaresizlik paranoyasından kurtarır. Sistemlerin en mükemmeline sahip olmanın vakarını ve güven duygusunu aşılar.
Gençlerimizi Aliya ile tanıştıralım, görün bakın Aliya o gençlere neler yaptırıyor ve o gençlerle neler yapılıyor.
