“İslam Teslimiyettir!” Diye Haykıran Örnek Lider Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç

Aliya dünya görüşlerini Batı’nın religion karşılığı kullandığı dinî, materyalist ve İslamî olarak üçe ayırır. Dinî olanla İslamî olanı bu manada kesinlikle birbirinden ayırır. Bu manada religionu, maddeyi ve dünyayı temel alan ve kötü gören görüşü Hristiyanlık temsil ederken, İslam sırf ruhanî olanla, sırf maddî olanın kesiştiği ortak noktayı temsil eder. Dolayısıyla İslam, Kur’ân’ın da davet ettiği ruh ve maddeyi, ahiret ve dünyayı birlikte temsil eden dengenin adıdır. Küçük kozmos olan “insan”daki ruh ve beden birlikteliği İslam’ın ta kendisidir.

Mülayim Sadık Kul

Son yüzyılın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç gibi dev bir şahsiyeti kelimelere sığdırmak çok zor. Kimileri vardır söz etmeye değmez, kimileri de vardır kelimeler onları anlatmaya kifayet etmez. Aliya da ismindeki yücelik gibi Saraybosna’yı çepeçevre kuşatan dağlarla yarışmakta. Merhum Âkif Emre’nin de Aliya’nın Tarihe Tanıklığım adlı biyografisine yazdığı Sunuş yazısında belirttiği gibi, Aliya İslam dünyasında yeni (Bilge Kral) lider prototipini ortaya koymuştur.

Üçüncü defa ziyaret etme imkânı bulduğum Saraybosna’nın en güzel tepelerinden birinde Aliya, diğer şehitlerle birlikte ruhunu ve kimliğini canı pahasına koruduğu şehre münazır, haşrı beklemekte. Şehirlerin sadece bir ismi ve tarihi yoktur. Aynı zamanda o şehirlere ruh ve hayat veren şehirle özdeşleşmiş kahramanlar vardır. Kimileri meçhul sadece Rableri katında bilinirken, kimileri de diğerlerine örnek olsun diye gökteki en parlak yıldızlar kadar görünür ve meşhurdurlar. Bosna söz konusu olduğunda bu kahramanların başında Aliya İzzetbegoviç gelir. Ruhu şad olsun.

Kabrini her ziyaret edişimde içimde buruk bir mutluluk duyarım, duygulanır ve ağlarım. Sanki çok eskilerden beri tanış olduğum çok sevdiğim birinin kabri başında gibi hissederim kendimi. Mütevazi türbesi güneşten beni korurken hatırası da gönlümü ve gelecekle ilgili hayallerimi yeşertir. Öyle ya, bir devrin en önemli şahitlerinden birinin huzurunda olmak müthiş bir mutluluk. Sanki ömrünü adadığı davasına sahip çıkan Bosnalılara “Korkmayın, yılmayın, ben buradayım! Rabbimin katında vaat ettiği nimetlere kavuştum sizi bekliyorum!” der gibidir. Çoklarının dirisi işe yaramazken Allah, kimilerinin toprak altında bile davalarına sahip çıkmasına, paslanan kalplerin, yorgun ruhların onların nefesiyle yeniden dirilişine vesile kılar. İşte nasıl ki İstanbul’un Eyüp Sultan’ı, Yahya Efendi’si, Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri gibi manevi muhafızları varsa Saraybosna’nın da manevi bekçileri görev başındadır. Bosna Savaşı da bunun apaçık bir delilidir. Bu muhafızların son halkasını oluşturanlardan birisi de hiç şüphesiz, Aliya İzzet Begoviç’tir.

Bu son ziyaretimde Aliya’nın kabrinin hemen üst başında TİKA tarafından restore edilen bir tekkede namaz kılmak nasip oldu. Önceki ziyaretimizde de zilini çaldığımız halde kimse kapıyı açmamış ve geri dönmek zorunda kalmıştık. Bu sefer de yine kapalı olacağını düşünürken kapının açık olduğunu fark ederek içeri girdik. İçeride görevli olduğunu zannettiğim birine namaz kılmak istediğimizi söyleyince “Buyurun!” dedi.  Tekke’ye ait bazı tarihi eşya ve belgeleri sergiledikleri, içinde kütüphanesi olan şirin bir dergah.

Yolu Saraybosna’ya düşenlere tavsiyem mutlaka buranın ve tüm ümmeti Muhammed’in en güzide kahramanlarından biri olan Aliya’nın kabrine gelerek onun manevi huzurunda biraz soluklansınlar. Onun ve İslam davasının şahit ve şehitleri huzurunda şehadetlerini Yasinler ve Fatihalarla yeniden tazelesinler. Hüzünlenen gönüller, küllerinden silkinerek canlandıktan sonra tepedeki kaleciğe tırmanarak Saraybosna’da güneşin muhteşem batışına şahitlik etsinler. Aşağı şehre inen, yolun solunda kalan iki katlı tekkeye eğer nasipleri varsa ve açıksa mutlaka uğrasınlar.

Daha anlatacak, diyecek çok şey olsa da sırada Aliya’nın eşsiz eseri Doğu Batı Arasında İslam adlı kitabı var ve ondan bahsetmeden olmaz. Zannediyorum Bosna Savaşı olmasaydı belki de Aliya ismini ya hiç ya da çok geç duymuş olacaktık. Kitabın Türkçeye çevrilmesiyle birlikte ben de kitabı okuma fırsatı bulanlardanım. Doğu/İslam ve Batı paradoksunu/ikilemini onun kadar güzel anlatan çok az eser vardır. Hakkında ve -özellikle de Batı felsefesini ne kadar bildiği üzerinden- fikirleri birileri tarafından eleştirilmiş olsa da ben kendi adıma kitabından çok istifade ettim. Elbette her düşünürün meseleye yaklaşımı ve vukufiyeti farklı olabilir. Ben onun söyledikleri ile diğer İslam coğrafyalarından beslendiğim Müslüman düşünürler arasında kendimce bir bağ/köprü kurarak kafamda anlamaya çalıştığım Batı tasavvurunun bu eserle daha netleştiğini söyleyebilirim. Bana Batı ve İslam mukayesesi hakkında soru soranlara tavsiye ettiğim kitapların başında bu eser gelmektedir. İbrahim Kalın’ın farklı zaviyeden ama içerik olarak bu ikilemi ele aldığı İslam ve Batı adlı kitap, Aliya’nın eseriyle birlikte okunduğunda bu konuda genel sağlıklı bir yaklaşım sağlayabilir.

Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Aliya kitabını iki temel konu üzerine bina etmiş. İlk bölümde Batı düşüncesini ele alarak Batı’nın din ve dünya bağlamında İslam’ı nereye konumlandırdığını tespit etmeye çalışmış. İnsanı muhatap alan Allah, onun selametini kendi gönderdiği barış muştusu İslam dinine teslimiyette kılmış. Kelime olarak selamette, barış ve huzur içinde sükûnete kavuşma anlamına gelen İslam, aynı zamanda kayıtsız şartsız teslim olma anlamını da ihtiva eder. Bu sebeple kitabın ruhunu Aliya son başlık da Teslimiyet olarak yeniden ele alarak son cümleyi bu hakikati dillendirecek şekilde kurmuştur. Ona göre İslam, tek kelimeyle teslimiyettir. Bu cümle tek başına hayatımızın anlamını yeniden düşünmeye dair çok güçlü bir haykırıştır. Batı ve İslam düşüncesi arasındaki temel farkı da Bilge Kral burada görür.

Aslında Aliya’nın en sonda söylediğini biz yazımızın sertacı kılmış olduk. Kitabın kurgusu ve tartışması, en son haykırdığı bu hakikate zihinleri hazırlamak içindir. Sadece bu tespit bile bu fakirin nezdinde bu kitabı kıymetli kılmaya yeter de artar bile. Fikir, fikir için mi, sanat, sanat için mi tartışmaları bir Müslüman için bir yere kadar anlamlı olsa da eğer sonuç Allah’a çıkmıyorsa ya da olup biten Allah’ı paranteze almayı gerektiriyorsa ne anlamı vardır bunca lafügüzafın? Dolayısıyla bu kitabı okurken çok büyük zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Ama en çok da son kısmını okurken heyecanlandım. Bu güzel din ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi? Teslimiyet bağlamında Aliya’nın tespitlerine tekrar döneceğiz.

Şimdi Aliya’nın kendi tespitleriyle bu kitabı niye yazma ihtiyacı duyduğu, Batı ve İslam hakkında ne tür konulara işaret ettiğine yer vermeye çalışalım. Elbette bu kitabın ruhu böyle bir dergi yazısıyla tam olarak verilemez. Zira ele aldığı her konu derin bir birikimin ve tefekkürün özüdür. Bizim ki özün özü gibi olacaktır ki bu da ancak bir parmak bal çalmaktan farklı değildir. Bunu başarabilirsek hem Aliya’nın hatırasına kısmen vefa borcumuzu ödemiş hem de böyle bir kitabın birileri tarafından yeniden okunmasına vesile olmuş olacağız. Bu da bu yazının hedefine ulaşması demektir.

Tekrar kitabın Batı’yı ele aldığı ilk bölüme dönecek olursak, burada tartışılan konuların başında yaratma ve tekâmül meselesi olduğunu görüyoruz. Darwin’den başlayarak canlı dünyanın düalizmine ve aydınlanma düşüncesinin en süslü iddia ve ifadelerinden biri olan humanizmin içeriğine değiniyor. Daha sonra kültür ve uygarlık kavramlarını karşılaştırarak bir kavram analizi yapıyor. Kültürü din ve sanatın doğurduğu insan doğasına yakın müspet bir olgu olarak ele alırken, uygarlığı bunun karşısında aydınlanma ve modernizmin pozitivist indirgemeci hümanist dünya görüşünün bir neticesi/yansıması olarak görür. Bu bir zamanlar Alman felsefecilerinin kültür ve sivilizasyon (uygarlık) bağlamında yaptıkları tartışmaları hatırlatıyor. Bu konuda uygarlık kelimesiyle aynı manaya gelen, Müslüman entelektüellerin Peygamber Efendimiz’in kurduğu ilk İslam şehri Medine’ye nispetle tercih ettikleri, “medeniyet” kavramı kimilerine göre kültür gibi müspet bir manaya gelirken kimilerine göre de Aliya’nın anlayışıyla modern dünya görüşünün ürettiği din ve kültürün karşısında bir olgudur. Bu konuda Alman entelektüelleri arasında yapılan tartışmalar ve Aliya’nın yaklaşımı Batı’nın varlık ve bilgi anlayışını anlamamıza katkı sağlayacak önemli fikri açılımlar içeriyor.

Din, kültür ve sanatla birbirlerini besleyen yapıcı bir ilişkiyi ifade ederken uygarlık böyle bir karşılığa sahip değildir. Aliya’nın anlayışına göre uygarlık ve onun arkadaşı ateizm, dinle kavgalı olduğu gibi sanatın gelişmesine de engeldir. Sanat başlığı altında sanatın ilim ve dinle ilişkisi yanında özellikle ateizmle bağlamında ne anlama geldiği masaya yatırılır. Ona göre, ateizmin herhangi özgün bir sanatı doğurması mümkün görünmemektedir.

Ele aldığı diğer bir konu ahlak meselesidir. Ahlakın modern Batı düşüncesindeki yeri ve dinle ilişkisi farklı veçheleriyle tartışıldıktan sonra kültür ve tarih konusuna geçilir. Modern Batı’nın ilerlemeci tarih anlayışı ve beraberinde getirdiği sıkıntılar, sanat ve ahlak kavramları çerçevesinde yeniden değerlendirilir. Batı düşüncesinin temellerini tartıştığı son bağlam, dram ve ütopya kavramlarıdır. Batı’nın maneviyat ve materyalizm sarkacında süregiden ideolojik çatışmalarda İslam, nerede durmaktadır? Modern dünyayı şekillendirme de İslam’ın rolü var mıdır? Varsa bu nasıl bir vazife ve sorumluluktur? Aliya bu sorulara cevap bulmak amacıyla bu eseri yazdığını söyler. Dolayısıyla asıl derdi, modern dünya düzenini beraberinde getirdiği veya sebep olduğu bu karmaşa da İslam’ın tüm insanlığa nasıl bir çıkış yolu gösterdiği sorusudur.

Hristiyanlık ve Materyalizme Alternatif İslam

Aliya dünya görüşlerini Batı’nın religion karşılığı kullandığı dinî, materyalist ve İslamî olarak üçe ayırır. Dinî olanla İslamî olanı bu manada kesinlikle birbirinden ayırır. Bu manada religionu, maddeyi ve dünyayı temel alan ve kötü gören görüşü Hristiyanlık temsil ederken, İslam sırf ruhanî olanla, sırf maddî olanın kesiştiği ortak noktayı temsil eder. Dolayısıyla İslam, Kur’ân’ın da davet ettiği ruh ve maddeyi, ahiret ve dünyayı birlikte temsil eden dengenin adıdır. Küçük kozmos olan “insan”daki ruh ve beden birlikteliği İslam’ın ta kendisidir.

Batı, kendi tarihi gelişimi itibariyle maddi olanla manevi olanın çatışma alanıdır. Aliya’ya göre bu iki ifrat ve tefrit arasında hangisinin daha tercihe şayan ya da doğru olduğunu akli delillerle açıklamaya çalışmanın hiç bir faydası yoktur. Zira her ikisi de kendi içinde tutarlı, makul ve mantıklı bir sisteme dayanabilir. Gelgelelim, bu sistemlerin böyle mantıklı ya da makul olması hayatla ilgili problemleri çözmeye yetmez. Aliya’ya göre hayat dediğimiz gerçeklik ise her ikisinden de daha üstün ve değerlidir. Bu sebeple Aliya “gerçek hayatta ne tutarlı materyalist ne de tutarlı Hrisityan olabiliyor” demektedir. Hristiyanlık, dâhilî bir kurtuluş vaat ederken sosyalizm ve materyalizm sadece haricî bir kurtuluş sunmaktadır. İslam ise kendi kurtuluş tasavvurunda/davasında bu ikisini birlikte vaat eder. Ne manevî olanı maddî olana ne de maddî olanı manevî olana feda eder. İkisinin dengeli meczi İslam’ın sunduğudur.

Aliya’ya göre, “İslam dünyanın esas özelliği olan bu dualizmi evvela anlamak ve kabul etmek; ondan sonra da onu yenmek yoludur”. İslam ve ona inanan insanlar tarih boyunca varlığın iki kutbunu ifade eden bu dualizmin, iç ve dış muvazenenin tahakkukunu aramış ve bunun mümkün olduğunu her alanda tüm dünyaya ispat etmiştir. Bugün Murat Hofmann gibi mühtedi yazarlarında İslam’ın modern dünyanın yegâne alternatifi (Der İslam als Alternative) olduğunu kitabına isim olarak vermesi rastgele bir durum değil Avrupalı’nın duymak istemediği acı gerçektir.

Aliya, Batı’nın hiç bir zaman ve zeminde orta yolu bulma kabiliyetinin olmadığından bahsederek İngiltere’nin bu anlamda bir istisna olma potansiyelinden bahseder. Bunu da bu iki zıt kutbu bir şekilde bir araya getirebilme özverisine bağlar. Bu nokta kanaatimce üzerinde kafa yorulması gereken bir tespittir. Bir taraftan Avrupa’nın bu konudaki mutlak kabiliyetsizliğine vurgu, diğer taraftan da neredeyse dünyanın birçok coğrafyasını sömürgeleştirmiş bir zihniyeti bundan istisna yapıyor. Merak edenler bu bölüme müracaat edebilirler.

İslam’ın Batı ıstılahlarıyla ifadesi mümkün mü, sorusu Aliya’nın dikkat çektiği önemli konulardan birini oluşturur. Bu bağlamda vurguladığı önemli bir tespit İslam’ın Batı ıstılahlarıyla ifade edilemeyeceği hakikatidir. İslam’ın hayata bakışını, kendine has ibadet şekilleri ve kavramlarını Avrupa dillerine tercümesinin imkansızlığından bahseder. Özellikle namaz, zekat, halife, cemaat ve abdest gibi kavramların; dua, vergi, hükümdar, toplum ve yıkanma gibi kelimelerle karşılanamayacağının altını çizer.

Kur’ân Neyin Karşılığıdır?

Kur’ân hakkında değerlendirmesi de İslam’ın hayata mutabık din olması bağlamındadır. Kur’ân bu anlamda herhangi bir alana ait edebî, tarihî veya ilmî bilgiler içermekten öte hayatın bizatihi kendisidir. Bu sebeple de hayata dönüşmemiş, hayat tecrübesi olmayan bir İslam, Kur’ân üzerinden anlaşılamaz. Zira ona göre Kur’ân, bir düşünce tarzı olmaktan öte bir hayat tarzıdır. Dolayısıyla İslam, Kur’ân ile ifadesini bulan bir düşünceye/teoriye indirgenemez. Peygamber’e ve onun sünnetine olan ihtiyaç da tam bu noktada ortaya çıkar. Peygamberin hayatı ve sünneti olmazsa Kur’ân’ın getirdiği mesaj tam olarak anlaşılamaz.

Ezcümle Kur’ân hayattır ve onun doğru anlaşılması için de Peygamber Efendimizin sünneti vazgeçilmez şarttır. Bu manada sünnetsiz Kur’ân İslam’ından bahsedenler farkında olmadan veya bilinçli olarak Kur’ân ve dolayısıyla da İslam’la hayat arasındaki bağları koparmak istiyorlar. Zira hayat pratiği olmayan bir İslam, her kafanın kendine göre yorumuna açık hale gelecektir. Aynı Yahudiliğin ve Hristiyanlığın başına gelen, İslam için de söz konusudur. Adı ve iddiası din olsa da sevâbitesi olmayan -gerçekte insan kaynaklı ideoloji mertebesinde- bir dünya görüşü. Batılıların İslam’ın bir aydınlanma dönemi ve süreci geçirmediği ile ilgili iddialarının, İslam ile Batı arasındaki kıyametin koptuğu meselenin aslı da budur. Batı’da Müslümanlara karşı yaptıkları en önemli eleştiri, dinimizi ve kurallarını neden bu kadar ciddiye aldığımız sorusudur. Aymazlığımızın sebebini terbiye edilerek moderniteyle uyumlu hale getirilmemiş din ve hayat anlayışımızda bulurlar.

Bazen kalem, kaderiniz gibi sizi istediği yere alıp götürebiliyor. Tekrar Aliya’nın görüşlerine dönecek olursak onun İslam ile teslimiyet arasında kurduğu ilişkiyle devam edelim. Aliya sözlerine İslam’ın kader anlayışı hakkındaki yanlış tasavvurlara dikkat çekerek başlar. Tabiatın determinizmi insanın ise kaderi vardır, diyerek insanın Rabbiyle olan ilişkisindeki en muğlak/çetrefilli konulardan birine işaret eder. Kaderin kabulünün tabiri caizse İslam’ın en büyük ve son çağrısı olduğu tespitiyle onu diğerlerinden ayıran alâmetifârıkaya dikkat çeker. Allah iradesine mutlak teslimiyetin birilerinin zannettiği gibi sorumluluktan kaçmanın ve tembelliğin değil tam aksine dünyayı imar ve ıslah etmenin yegâne sebebi olduğu görüşündedir. İnsan elinden gelen tüm çabayı seferber ederek dünyadaki acıların azalmasına gayret etmelidir. Tüm gayretlerimize rağmen hayat ise insanın elinde olmayan acılar ve sıkıntılarla örülmüştür. İşte insanın çaresiz kaldığı en ümitsiz anında bile kader ve teslimiyet insana yeniden umut veren en güçlü silahtır. Aliya’nın teslimiyet konusundaki tespitlerini kendi ağzından özetleyecek olursak;

  • “Kadere teslimiyet, kaçınılmaz olan büyük insani ızdıraba dokunaklı bir cevaptır. O, hayatı olduğu gibi idrak etmek ve her şeye sabır ve tahammül etmeye bilinçli bir şekilde karar vermek demektir.
  • Teslimiyet kötümserliğin ötesinden gelen bir nurdur.
  • Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder… Onun için kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir.
  • Teslimiyet, hayatın çözülemezlik ve manasızlığından insanî ve vakarlı tek çıkış yoludur.
  • Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılara alelâde bir insanın kendini kahraman gibi hissetmesi veya vazifesini yapmış ve kaderine razı olmuş bir şehidin zihniyetidir.

İslam tek kelimeyle Allah’a teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır.

Ey teslimiyet! Senin adın İslam’dır.”

Bunun üzerine söylenecek başka bir söz bulamıyorum. Gazze’nin mazlumlarına imdat olacak teslimiyeti ve gereği olan gayreti, Rabbim ümmete nasip etsin!