Alsas Loren Bölgesi’nden Yansımalar

Katedralin içerisi kalabalık, renkli vitraylar içeriyi daha canlı kılıyor. Farklı bölgelerden gelen gruplar rehber eşliğinde yapıyı geziyordu. İbrahim Hoca bize yapının serencamı hakkında bilgi verirken etrafı inceliyordum. Açık renkli olması hasebiyle şimdiye dek gördüğüm en az ürkütücü olan bu katedralde dahi kendimi rahat hissetmemiştim.

Zübeyir ŞEKERCİ

Fotoğraf: Zübeyir Şekerci

Basel treninden inmiş ve garın dışında kalan bir otobüs durağında İbrahim hocayı beklemeye koyulmuştuk. Hava hafif serin, etraf sakin ve biz de biraz yorgunduk. 10-15 dakika kadar bekledikten sonra İbrahim hoca gelmişti. Kendisi uzun yıllar yurtdışında öğretmenlik yapmış, dört dil bilen ve doksanların müslüman camiasından birisi. Babamların alt döneminden olan İbrahim Hoca, gelmeden iki üç gün önce ziyaret etme durumunu sorduğumuzda tereddütsüz kabul etmiş ve mihmandarlık yapmaya niyetlenmişti. Eve varana kadar muhabbet etmiş, bu vesileyle hoca bize ikamet ettikleri bölge ile ilgili malumat vermişti.

Alsas, Almanların hâkim olduğu ve tarihte birkaç defa el değiştirmiş, hatta bir dönem kendisi bir devlet olmuş, bir Fransız bölgesi. Almancanın Alsas lehçesi sokakta, kurumlarda ve insanların dilinde. Fransa’ya bağlı olan bu bölgede söz sahibi yerli halk olan Almanlar. Alman mimarisi baskın, tarihi doku olabildiğince korunmuş.

Mulhouse’a vardığımızda yol üstünde Katar fonuyla inşa edilmiş minaresi olmayan ancak kubbesi bulunan Nur Camii’ne uğramıştık. Nur Cami, içerisinde birçok farklı işleve sahip odaların bulunduğu bir kompleks. Cami kısmını bulmakta biraz zorlansak da nihayet girebilmiştik. Tam kapının önünde camide görevli birisi ile öğrencileri okul gezisine getirmiş bir öğretmen konuşuyorlardı. Kız öğrencilerin başörtüsü takmaması dikkatimi çekmişti.  Yolda Fransızların müslümanlara olan baskılarından bahseden hocaya bu durumun bir baskı tezahürü mü olduğunu sorduğumda cami yönetiminin ihmalkârlığı olabileceğini söylemişti. Camide namazı kılmış ve eve geçmiştik.

İbrahim hocaların evde eşi Ayşe Abla’nın hazırladığı sofraya oturmuş; bir yandan yemek yerken öte yandan sohbet etmiştik. Burada yurt dışı öğretmenliği kapsamında Türkçe öğretmenliği yapan İbrahim Hoca, dış bürokraside yöneticilerin ihmalkâr ve vurdumduymaz davrandığını ve bu yüzden Türkçe dil öğreniminin, Türk nüfusu yoğun olmasına rağmen zaman içerisinde seçmeli kategorisine alındığını ifade etmişti. İşini ihsan boyutunda yapacak adamların yetiştirilmesi gerektiğini söylerken dertli olduğunu hissetmiştik. Bunun için herkesin evvela kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini zikretmiştim ben de. Sohbetin samimiyeti Ayşe Abla’nın kendi ifadesiyle gençliğe dair ümidini yeşertmişti.

Yemek yendikten sonra İbrahim Hoca okula geçmiş, biz de şehri gezmeye başlamıştık. Şehir merkezi oldukça geniş ve renkliydi. Tesettürlü insanlar dikkat çekecek kadar fazlaydı. Merkezdeki Katedral ihtişamlı ve bir o kadar ürkütücüydü. Gotik mimarinin tebellür etmiş hali olan bu yapıya giriş kapalıydı. Şehir merkezini izlemek için banklara oturmadan evvel Fransızca “İsrail-Filistin acilen ateşkes” ifadesini barındıran bir afiş görmüştük. Sivil inisiyatifin olması hoşumuza gitse de yetkililer aynı şekilde düşünmüyordu hiç şüphesiz.  Bir süre şehir merkezinde oturup daha sonra şehrin diğer bölgelerini de gezmeye koyulmuştuk. Yol üstünde bir parka uğramış, biraz soluklanmıştık. Avrupa’da şehir içlerinde böyle parklar hep olur. Bir soluklanma işlevi görür. Nitekim birçok insan burada oturuyor, spor yapıyor ve konuşuyordu. Şehrin birkaç yerini gezdikten sonra hava kararmaya yakın İbrahim hocayla okulun önünde buluşup akabinde eve geçmiştik. Akşam yemeği yedikten sonra çay içip Türkiye ve müslümanlar dahil birçok mesele üzerine konuşmuştuk.

Ertesi gün, Strazburg ve Colmar kentlerini gezmek için erkenden yola koyulmuştuk. Strazburg’a vardığımızda renkli bir şehir bizi bekliyordu. Alman kentlerine nispeten daha sıcakkanlı bir insan profiliyle karşılaşıyorduk. Tarihi yapı korunmuş şehrin orta yerinden nehir geçiyordu. Şehrin merkezi, Mulhouse ile oldukça benzer ancak daha havadardı. Katedralin mimarisi Mulhouse’dakiyle benzer formda olsa da kiremite çalan yapının rengi daha sempatik duruyordu. Katedrale girmeden evvel hoca bize şehir ile ilgili bilgi verirken tarihi bir kolonun üstünde “Malatya 44” yazısını görecektik.  Sahi, tarihe not böyle mi düşülmeliydi?

Katedralin içerisi kalabalık, renkli vitraylar içeriyi daha canlı kılıyor. Farklı bölgelerden gelen gruplar rehber eşliğinde yapıyı geziyordu. İbrahim Hoca bize yapının serencamı hakkında bilgi verirken etrafı inceliyordum. Açık renkli olması hasebiyle şimdiye dek gördüğüm en az ürkütücü olan bu katedralde dahi kendimi rahat hissetmemiştim. Bir süre daha gezdikten sonra dışarıya çıkmış ve merkezin kalan yerlerini de görmeye geçmiştik. Renkli ve cumbalı binalar, Fransız mimarisinden esintiler taşıyordu. Kuduz aşısının mucidi Pasteur’ün evi de buradaydı. Şehri gezip, nehir kenarında yürüyüş yaptıktan sonra AB Parlamento binasına geçmiştik. Girişte Ukrayna bayrağına da yer verilmesi Batı’nın her ne pahasına olursa olsun kendinden olanı korumasına bir örnekti. Gazze için ağzının kenarıyla konuşanlar Ukraynalılara yardım eli uzatmada mahirdiler. Güvenlik kontrolü ardından meclis ana binasına geçmeden evvel girişte sizi dünya heykeli karşılıyordu. Semiyolojik bir tarafı var elbette bunun. Dünya adına söz sahibi biziz mesajının tezahürü… Cuma vakti yaklaştığı için meclis konuşmalarına katılamadan DİTİB Strasbourg Camii’ne geçmiştik. Oldukça büyük ve işlevsel olan bu komplekste hafızlık dahil birçok eğitim veriliyormuş. Fransızca hutbe dinlemenin hoşluğu ve beynelmilel bir cemaat…

Cuma sonrası Colmar’a geçmiştik. Küçük Venedik olarak nam salmış şehrin ortasından kanal geçiyor. Oldukça yoğun turist destinasyonuna sahip şehir oldukça şirin bir atmosfere sahiptir. Vaktimiz kısıtlı olduğu için tam keyfine varamadan tadımlık gezmiş ve dönüş yoluna geçmiştik. Şimdiye kadar gördüğüm en hoş Avrupa şehirlerinden biriydi.

İbrahim Hoca, derse geçmiş, biz de dinlenmek için eve varmıştık. Çocuklarla sohbet etmiş, hoca geldikten sonra hep beraber yemeğe geçmiştik. Yemek sonrası çay faslında yine uzun bir muhabbet söz konusuydu. Ertesi gün yolcu olduğumuz için bir süre sonra dinlenmeye geçmiştik.

Son gün öğlen vakti Grand Balloon Dağı’na doğru yola çıktık. Bölgenin en yüksek tepesine sahip olan dağa çıkarken etrafın sisli oluşu ayrı bir hava katıyordu. Çevre kahverengi ve yeşilin tonlarıyla sizi karşılıyordu. En tepeye çıktıktan sonra sislerin ardında bulunan Alplerin bir kısmını hafif de olsa görebiliyordunuz. Akşam, Paris treni olduğundan ötürü burada da pek kalamayıp tekrar şehre dönmek için arabaya geçmiştik. Yol boyunca ezgiler dinlemiştik. “Bir cihat ki kalpler titriyor, toprağına rahmet yağmuru yağdı” mısralarını Fransa gibi jakobenizmin baskın olduğu bir ülkede duymak oldukça enteresandı.

Şehre döndüğümüzde Ayşe Abla’yı almak için DİTİB Camii’ne geldiğimizi fırsat bilip camiyi gezmiştik. Caminin içinde konferans salonu, çay ocağı ve birkaç derslik bulunuyor. Cemaatin artması üzerine yıkılıp daha büyük bir kompleks yapılacakmış.

Camiden eve geçmiş, Ayşe Abla’nın tatlı telaşla hazırladığı sofraya oturmuştuk. Şükrünü eda etmemiz gereken lezzetli yemekleri yedikten sonra bir iki bardak çay içip vedalaşmıştık. “Bunu saymıyorum, bir daha bekleriz” kabilinden cümleler kuran Ayşe Abla’dan helallik istemiş ve tren garına doğru harekete geçmiştik. Arabayla bizi gara bırakan ve tren gelene kadar bizimle duran İbrahim Hoca, sanki iki gün boyunca hiçbir şey yapmamış gibi “kahve ısmarlayamamıştım, şununla siz içersiniz” deyip cebimize zarf sıkıştırmıştı. Rabbim kendilerinden razı olsun. Avrupa’da ikamet eden Türklerin Türkiye’den gelenlere olan ihtimam ve hürmetine bu denli kıymetli bir misafirperverlikle tekrar şahit olmuştuk.