Bağımsızlıktan bu yana bu ülkede gelip geçen tüm iktidarlarla yaşadığımız temel sorun buydu. Bugün de aynı noktadayız: Herkesi bu ilkelere dayanan bir buluşmaya çağırıyoruz. Düşüncede bir araya gelmek istiyoruz. Ne var ki, bugün geldiğimiz noktada, farklı görüşlere sahip insanlar cezaevlerinde buluşuyor. İslamcısı, liberali, solcusu… Hepsi şimdi aynı zindanlarda, aynı sürgün yollarında karşılaşıyor; bir fikir birliğinin değil, bir baskı rejiminin mahkûmu olarak.
Çeviri: Beyza ÖZDEMİR

Bismillahirrahmanirrahim, salat ve selam Allah’ın Resulünün üzerine olsun.
“Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” (Al-i İmran 173-176)
«Mü’min’in hayranlık verici bir hali vardır ki, onun her işi hayırdır. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için bir hayır olur.»
Ramazan ayının yirmi yedinci gecesiydi… Ailemle birlikte iftar sofrasında otururken, ansızın evimin kapıları, ellerinde makineli tüfek, yanlarında köpeklerle beraber içeri giren güvenlik güçleri tarafından kırıldı. O gece yaşanan o vahşi baskının üzerinden tam iki yıl geçti. Evi altüst ettiler, her köşeyi aradılar; fakat ne bir kuruş para ne de en ufak bir silah bulabildiler Gannuşi’nin evinde.
O geceden sonra ardı arkası kesilmeyen bir karalama süreci başladı. Kurgulanmış suçlamalar, raflara yığılmış dosyalar… Tüm bunların tek bir amacı vardı: Halkın gözünde, devletin ve toplumsal barışın karşısında duran tehlikeli bir terörist imajı oluşturmak. Bu doğrultuda ‘aklama operasyonları’, ‘renkli odalar’ ve ‘gizli yapılanmalar’ gibi mesnetsiz davalar açıldı. Oysa suçlanan hareket, ülkenin en köklü ve en geniş tabanlı siyasi yapılarından biriydi. Dört seçimden zaferle çıkmış bir hareket neden gizlenmeye ihtiyaç duysun ki? Sadece bununla da kalmayıp ‘yurt dışına savaşçı gönderme’ suçlamaları da eklendi. Ne ironiktir ki, bu partinin içişleri bakanı, Ensar el-Şeria’yı terör örgütü ilan eden ve faaliyetlerini yasaklayan ilk kişiydi. Dahası, o dönem bu karara karşı çıkanlar, örgütün varlığını savunuyor, yasağın kaldırılması çağrısında bulunuyordu.
Suçlayıcı yöntemlerle yeni davalar da ardı ardına gündeme getirildi. Bu kez de lobiler ve komplolara dair temelsiz iddialar ortaya atıldı. Öyle ki, harekete mensup bir dava arkadaşımı anarken yaptığım konuşma bile çarpıtıldı. O konuşmada, onu ‘zalimlerden korkmayan, despotlardan çekinmeyen biri’ olarak tanımlamıştım. Ancak bu sözler, silahlı grupların kullandığı bir ifade olduğu gerekçesiyle, güvenlik güçlerine yönelik bir itham gibi sunuldu. Ramazan ayında yapılan samimi bir sohbet dahi ‘komplo’ başlığı altında yargıya taşındı. Oysa ben o konuşmada, muhalefeti dışlamanın, farklı sesleri susturmanın ve toplumu kutuplaştırmanın tehlikelerine dikkat çekmiş; herkesi kuşatan bir ulusal birlik ve açık bir diyalog çağrısında bulunmuştum. Görüş ayrılıklarımız ne olursa olsun, bu toprakların tüm evlatlarını içine alan bir Tunus’u birlikte inşa etmemiz gerektiğine inanıyor ve bunu savunuyordum.
Bu konuşma, sanki hayali bir iç savaşa çağrıymış gibi kasıtlı biçimde çarpıtıldı. Oysa söz konusu hareket, kökleri Tunus toprağına uzanan, mutedil bir İslam anlayışını benimseyen ve demokrasiyi hem iç işleyişinde hem de toplumsal ilişkilerinde temel ilke edinen bir harekettir. Elli yılı aşkın geçmişi boyunca hep şiddetin hedefi olmuştur, ama asla kaynağı değildir. Dışlanmıştır, ama hiçbir zaman dışlayan olmamıştır. Zalim yönetimlerin baskılarına ve haksızlıklarına maruz kalmıştır; ancak şiddeti meşru bir yol olarak benimsememiştir. O konuşma, ötekileştirmenin, güç tekeline yönelmenin ve farklı sesleri yok saymanın nasıl ağır bedeller doğurabileceğine dair bir uyarıydı; öyle bedeller ki, nice vatanları yıkmış, rejimleri yerle bir etmiş, büyük medeniyetleri tarihe gömmüştür.
Bu hareket, kurulduğu ilk günden itibaren “Tunus hürdür; burada herkese yer vardır, dışlama asla yoktur” ilkesini savunmuştur. Gençlerine, mensuplarına ve tüm destekçilerine bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmaları, bunu yalnızca kendi aralarında değil, tüm kesimlerle ilişkilerinde de bir yaşam biçimi haline getirmeleri gerektiğini defalarca vurgulamış ve bugün de bu çağrısını sürdürmektedir.
Hareketimizin temel ilke ve hedeflerini özetleyen bir şiarımız var ve biz hâlâ bu ilkeye yürekten bağlıyız: “İslami demokrasiye çağrı.” Bu anlayış, kimseyi dışlamayan, herkese yer veren kapsayıcı bir yaklaşımdır. Demokrat bir İslamcı da bu çağrının içindedir, demokrat bir laik de. Ancak bu çağrı, yalnızca dışlayıcı ve yok edici bir siyaset anlayışını benimseyenleri, ülkenin bugününü ve yarınını tek başına belirleyip bunu bütün Tunus halkına zorla kabul ettirmeye çalışanları kapsamamaktadır. Geçmişte Burgiba’yla aramızdaki temel ayrım da buydu; Bin Ali’yle yaşadığımız çatışmanın ve bugün mevcut rejime karşı muhalefetimizin özünde de aynı ilke yatıyor. Tüm bu isimler, farklı dönemlerde otoriter ve tekçi yönetimler kurdu; çoğulculuğu reddeden ve yurttaşlara eşit haklar tanımayan rejimler.
Bağımsızlıktan bu yana bu ülkede gelip geçen tüm iktidarlarla yaşadığımız temel sorun buydu. Bugün de aynı noktadayız: Herkesi bu ilkelere dayanan bir buluşmaya çağırıyoruz. Düşüncede bir araya gelmek istiyoruz. Ne var ki, bugün geldiğimiz noktada, farklı görüşlere sahip insanlar cezaevlerinde buluşuyor. İslamcısı, liberali, solcusu… Hepsi şimdi aynı zindanlarda, aynı sürgün yollarında karşılaşıyor; bir fikir birliğinin değil, bir baskı rejiminin mahkûmu olarak.
İşte buradayız, Mornaguia Cezaevi’nde… Cawher Ben Mubarek, Rıza Belhaj, Gazi eş-Şevvaşi, Hayyem et-Türki, İsam eş-Şabi, Abdu’l-Hamid el-Cellasi, Lutfi el-Merayhi, Habib el-Luz, Beşir el-Ukremi ve daha niceleri… Farklı dünya görüşlerine sahipler ama hepsi aynı noktada buluşuyor: diktatörlüğe karşı duruşta. Siyaset yollarını ayırdı, ideolojiler aralarına mesafeler koydu ama istibdadın zindanı ve baskının zinciri onları bir araya getirdi. Bu cezaevinde, ömrünün uzun yıllarını daha önceki dönemlerin hapishanelerinde geçirmiş Nahda hareketinin önde gelen liderleri de var: mühendis Ali el-Arid, mühendis Abdu’l-Kerim el-Haruni ve şeyh Nuruddin el-Buhayri.
Sağdan da soldan da insanlar, zalim bir yönetimin buyruğuyla “terörist” damgasıyla tutuklandılar. Peki, gerçekten kim inanır bu insanların terörist olduğuna? Kim inanır ki düşünceyi bastıran, özgürlüğü kısıtlayan, yargıyı kuşatan birinin ılımlı bir demokrat olduğuna? Kim inanır anayasanın hükmünü hiçe sayıp, içinde on yedi partinin ve bağımsız milletvekillerinin yer aldığı meclis de dâhil olmak üzere halkın oylarıyla seçilmiş kurumları lağveden birinin ılımı bir demokrat olduğuna?
Mornaguia Cezaevi’nden, ikinci yılın sonunda açıkça ifade ediyorum ki dün neye inandıysam, bugün de, yarın da aynı inançla yola devam ediyorum: Tunus’u saran tehlikelerin içinden çıkmanın tek bir yolu var. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehditler, tıpkı bir zamanlar özgürlük ve onur devriminin doğduğu yerlerden yeniden filizlenmeye başladı. Bu bile başlı başına derin bir anlam taşıyor. Çünkü Tunus’un kurtuluşu, ancak özgürlüklerin güvence altına alındığı, kimsenin dışlanmadığı bir demokrasiyle mümkün olabilir. Geçmişte kendini halkın vesayetine soyunmuş bir kesim vardı. Bugün aynı anlayış, farklı yüzlerle sahneye yeniden çıkıyor. Ancak bu vesayet yanılsaması terk edilmedikçe, her türlü siyasi hamle bir çıkmazla sonuçlanmaya mahkûmdur.
Ve ben, istibdadın gölgesinde üçüncü yılıma girerken hâlâ aynı inançla sesleniyorum: Gerçek çözüm, herkesin kendini içinde bulabildiği bir özgürlükte; dışlamaya dayanmayan bir adalette ve tüm vatandaşlara eşit haklar tanıyan bir demokrasidedir. Biz hep buna inandık, insanları buna çağırdık ve bugün de bu ilkelerden en küçük bir sapma göstermiyoruz. Çünkü bu yol sınanmış, bedeli ödenmiş ve doğruluğu defalarca kanıtlanmış bir yoldur.
Mornaguia Cezaevi’nden, iki yılı aşan bir kuşatmanın ardından sesleniyorum: İçimde huzur var, inancım dimdik ayakta. Çünkü biliyorum ki bu ülke, ardı ardına gelen diktatörlüklerle, tek parti rejimleriyle ve tek adam hevesleriyle karanlığa sürüklenmiş olsa da özgürlüğe ulaşma arzusundan hiç vazgeçmedi. Bu topraklar, barışçıl devrimlerin öncüsü oldu. En son örneği, 14 Ocak/17 Aralık Yasemin Devrimiydi. Tüm dünyaya umut oldu, “tarihin sonu” ve “devrimlerin bittiği” gibi ezberleri yıktı. Bu devrim, insanlığın özgürlüğe duyduğu bitmeyen özlemi bir kez daha hatırlattı. Zulmün, ne kadar derin olursa olsun, aslında şafağın yaklaşmakta olduğunun işareti olduğunu gösterdi. Zira o Tunus, Arap Baharı’nın ilk kıvılcımını tutuşturan ülkeydi.
Elbette bu değişimi durdurmak isteyenler oldu; sinsi planlar kuruldu. Ama başarılı olamadılar. Bu ülke, on yıl boyunca özgürlüğün tadını tattı; kurucu meclisini seçti, parlamento ve yerel seçimler yaptı. Bu süreçler, çağdaş dünyanın ölçütlerine uygun biçimde, çok partili, şeffaf, eşitlikçi ve bağımsız bir zeminde gerçekleşti. Sonra darbeler vuruldu, kurumlar sarsıldı, demokratik yol rayından çıkarıldı. Ama bu geriye düşüş bile, Tunus’un demokrasiye, çoğulculuğa ve özgür yaşama olan derin bağlılığının bir göstergesidir. Dün bu topraklarda devrim mümkün olduysa, bugün de mümkündür, yarın da. Tunus, özgürlük bayrağını yeniden dalgalandıracak güce sahiptir.
Mornaguia Cezaevi’nden, özgürlük için mücadele eden tüm direnişçilere selamlar olsun.
17.04.2025 Mornaguia
Raşid Gannuşi
Halkın oylarıyla seçilen son Temsilciler Meclisi Başkanı
