En sevdiğim misafirler, hayatımda iz bırakanlardır. Zira iz bırakanlar artık geçip giden bir misafir değil; bazen sığındığım bir liman, bazen dert yandığım bir dost bazen de örnek aldığım bir öncü olurlar. Şehit Erdoğan Tuna da bunlardan birisidir. Kendisini hiç görmedim; fakat gördüğüm çok kişiden daha yakındır benim için.
Burak ÇETİK

Dünyada, farkında olmadan birçok kişinin hikayesine misafir oluyoruz. Aynı şekilde, birileri de bizim hikayemize misafir oluyor. En sevdiğim misafirler, hayatımda iz bırakanlardır. Zira iz bırakanlar artık geçip giden bir misafir değil; bazen sığındığım bir liman, bazen dert yandığım bir dost bazen de örnek aldığım bir öncü olurlar. Şehit Erdoğan Tuna da bunlardan birisidir. Kendisini hiç görmedim; fakat gördüğüm çok kişiden daha yakındır benim için. Böyle, görmeden yakın hissettiğim kişilerin akrabalarını, arkadaşlarını, doğduğu ve büyüdüğü yerleri ziyaret etmeyi kendime bir görev bilirim. En azından kabirlerinde bir Yasin okumalıyım.
Erdoğan Tuna’nın kabrini ziyaret etmek, diğerlerine nazaran daha zor görünüyordu. Gümüşhane’nin Şiran ilçesinin Telme köyüne gidip kabri bulmak, ilk etapta kulağa zor gelebilir haliyle. Fakat yola çıkmak, yolun kat edilmesinde önemli bir adımdır. Yola çıkmanın ilk şartının da dua olduğunu düşünürüm. İmkanlar el verse bile, Allah’ın izni olmadan hayal ettiğimiz işleri yapmamız mümkün değildir çünkü. Ben de ilk adımı atarak, namazlardan sonra Allah’tan Erdoğan Ağabey’in kabrini, memleketini görmeyi istemeye başladım. Bir müddet sonra, duanın gerçek olma ihtimaline dair ilk haberi aldım: Ailecek Karadeniz turu yapmaya karar vermiştik.
Bu fikir ortaya atılır atılmaz, plana Şiran’ı dahil ettim. Babamın Şiran’da bir arkadaşının olması, ihtimalleri artırıyordu. Nihayet, Trabzon’dan yola çıkıp Zigana Tüneli’ni geçtikten sonra Şiran’a doğru yola koyulabildik. Bu, duadan sonra ikinci adımdı: Yola çıkmak. Tabii, duaların kabulü beraberinde bazı külfetleri ve imtihanları getirebilir. Arabamızın yakıtının az olduğunu yolun ortalarında fark ettik ve yakınlarda yakıt istasyonu görünmüyordu. Nasip, diyerek yolumuza devam ettik. Tam Şiran’a girdiğimizde yakıt bitti; fakat bir istasyon bularak doldurduk.

Telme’ye vardığımızda, çoğu hanesi terk edilmiş bir köyle karşılaştık. Köyde sadece birkaç insan görmüştük; fakat mezarlığı sormak aklımıza gelmedi. Zira küçük olan bu köyde iki mezarlık olduğunu tahmin etmemiştik. Caminin yanında bulunan mezarlığa gidip Erdoğan Ağabey’in mezarını aradık, fakat göremedik. Konum uygulamalarında da olmadığı için tam olarak nerede olduğunu bilmiyorduk. Caminin oraya gidip birilerine sormaya karar verdik. Yoldan geçen bir arabayı durdurarak, “Erdoğan Tuna’nın mezarını arıyoruz. Bize yerini tarif eder misiniz?” diye sorduk. Arabada bulunan ve sonradan isminin Mehmet olduğunu öğreneceğimiz amca, “Siz gerçekten Erdoğan’ın mezarını mı ziyarete geldiniz? O zaman sizinle tanışmamız gerekiyor.” diyerek aracının kontağını kapattı ve aşağı indi.
Meğerse Mehmet Amca, Erdoğan Ağabey’in dayısının oğluymuş. İstanbul’dan geldiğimizi duyunca, sadece tarif etmekle yetinemeyeceğini; bize eşlik edeceğini söyledi. Mezara kadar beraber gittik. Eski mezarlık, köyün biraz arkasında kalıyormuş; dolayısıyla tarif etse de bulmamız zor olabilirdi. Mezara gittiğimizde, ilk defnedildiği ana dair fotoğraf zihnimde canlandı. Bir arkadaşı defnetmek ne zordur, kim bilir. Hele o arkadaş Erdoğan Tuna’ysa. Dedim ya, ben onu hiç görmemiştim ama o benim dostum olmuştu. Fotoğrafta arkadaşlarını defneden Akıncılar’dan birisi gibi hissediyordum kendimi. Erdoğan Ağabey’den ne istemişlerdi? Kendi halinde yaşayan, insanlara sadece iyiliği dokunan, camide imamlık yapan ve İslam’ı yaşamaya çalışan gariban bir gençten kim ne isterdi ki? Hem de onlarca kişi tek başına bir kişiye saldıracak kadar nasıl nefret dolu olabilirdi?
Bu düşünceler zihnimi kemirirken, sesli bir şekilde Yasin okuyordum. Mehmet Amca gözyaşlarını durduramayınca, benim de boğazım düğümlenmeye başladı fakat gözyaşlarıma hâkim olabildim. “Sadakallahü’l- azîm” dedikten sonra, Mehmet Amca “Nasiplisiniz. Erdoğan’ın annesi köyde. Onu da ziyaret edelim ve size bir çay ikram edelim.” dedi. Zahmet vermek istemesek de annesinin elini öpmeden gidersek ayıp olacağını düşündük. Mehmet Amca önde, biz arkada; şehidimizin evine doğru yürümeye başladık.
Eve vardığımızda, bahçede bizi oldukça yaşlı ama dinç bir teyze karşıladı. İçimden, “Bir şehidin annesi zaten böyle olur” diye geçirdim. Mehmet Amca, bizim İstanbul’dan Erdoğan Ağabey’in mezarını ziyaret etmek için geldiğimizi söyleyince teyzemiz de gözyaşlarını tutamadı. Ayağa kalkarak hepimize tek tek sarıldı. “Erdoğan’ımın suçu yoktu. Tek başınaydı. Ne yapabilirdi ki?” dedi. O hüzünlendi. Biz hüzünlendik…

Teyzemiz, bize Erdoğan ağabeyin odasını göstermek istedi. Biz de memnuniyetle kabul ettik. İçinde bulunduğumuz ev, tipik bir Anadolu köy eviydi. Odaya girdiğimizde, duvarda meşhur fotoğrafını gördük. Zaten birkaç fotoğrafı vardı. O dönemler fotoğraf çekmek zordu ve şehit edildiğinde çok fotoğrafı olabilecek bir yaşta değildi. Yattığı çekyatın üstünde Peygamberimizi anan bir tablo; çok sevdiği ve öğrencilik yaptığı Edirne’deki Selimiye Camii’nin fotoğrafı ve Veda Hutbesi’nin metni bulunuyordu. Veda Hutbesi’ni görünce, aklıma hutbedeki şu ifadeler geldi: “Ey insanlar! Biliniz ki rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir.” Erdoğan Tuna, tam olarak bu uğurda, ırkçılığa karşı kardeşliği savunduğu için şehadet şerbeti içmişti. Büyük adamlar, öncüler; işte böyle sözlerinde dururlar.
Odada dikkatimi çeken diğer detay, kütüphanesi oldu. Öğrencilik yıllarında okuduğu kitaplar hala odasında duruyordu. Kitaplar dağınık vaziyetteydi. Tefsir, hadis gibi temel kaynakların yanı sıra Müslüman düşünürlere ait kitaplar bulunuyordu. Kardeşi, ziyarete gelenlerin hatıra olarak bazı kitapların aldığını, bu nedenle kitapların azaldığını söyledi. Aslında, hatıra olarak bir kitap almak geçti içimden. Fakat Erdoğan Ağabey’den ailesine kalan birkaç parça eşyayı alıp götürmek içime sinmedi. Almadım. Zaten görev bildiğim şeyi yapmış, ziyarete gelebilmiştim. Bunun için çokça şükrettim.
Vakit akşama yaklaşıyordu. Trabzon’a geri dönmemiz gerekiyordu. Şehidimizi arkada bırakıp dönesim gelmedi ama hayatın gerçekleri vardı. Teyzemizin elini öptük. Mehmet Amca’yla vedalaştık ve yola koyulduk. Yolda giderken, zihnimde Grup Genç’ten Şehitler Ölmez parçası dönüyordu. “Bir kucak söz senin için/Bir kucak dua bana/Birkaç damla gözyaşı/Bir avuç mısra sana…” Erdoğan Ağabey hakkında edebileceğimiz bir kucak sözümüz, duamız, dökebileceğimiz birkaç damla gözyaşımız ve bir avuç mısramız kalmıştı sadece. Rahmetle…
