Taşköprü’ye doğru inerken heykel seremonisi de başlamıştı. Süs havuzundan köprünün her iki yakasına değin her yerde onlarca heykel. Osmanlı çekildikten bu yana Müslüman Türk varlığını adım adım ortadan kaldırmanın bir göstergesi.
Zübeyir ŞEKERCİ

Terminalde okul servisinden bozma bir dolmuşa binmiştik. İstanbul’dan alışık olduğumuz dolmuş mantığı burada da işliyordu. Hatta ayakta bile birkaç kişi vardı. Tıklım tıklım bir araçla Üsküp için yola çıkmıştık. Bir saatin akabinde sınır kapısına varmış ve kontrol için inmiştik. Pasaportun sadece manyetiği okutulmuş herhangi bir damga basılmamıştı. Yaklaşık 15-20 dakika süren kontrolün ardından sınırdan geçmiş ve kısa bir süre sonra da şehrin merkezine gelmiştik. Akşama doğru merkezde indiğimizde ilk iş konaklayacağımız yere yerleşmek oldu. Merkeze bir kilometre uzaklıktaki otelde namazı kılıp biraz dinlendikten sonra tarihi çarşıyı gezmek ve akşam yemeği yemek için dışarı çıktık.
Çarşıya geldiğimizde ilk iş meşhur Destan’da köfte yemek oldu. 2006’dan bu yana tarihi Türk Çarşı’sının vazgeçilmezlerinden biri olan lokantanın köftesi bir hayli lezzetli. Yanı sıra malum kola markasının ana içecek olarak boy göstermesi Balkanlar’da ABD’nin bir başka açıdan var oluşunun tezahürüydü. Zira iki haftalık seyahat boyunca hemen hemen bütün Balkan şehirlerinde bunu görecektik. Her ne kadar 7 Ekim’den sonra “boykot”a olan hassasiyet artsa da bilhassa mezkûr kola markası olanca varlığıyla etkisini gösteriyordu. Yemekten sonra tatlı yemiş ve ardından çarşıyı gezmeye koyulmuştuk. Oldukça kalabalık olan çarşıda Türkçe kullanım oldukça yüksekti. Taşköprü’ye doğru inerken heykel seremonisi de başlamıştı. Süs havuzundan köprünün her iki yakasına değin her yerde onlarca heykel. Osmanlı çekildikten bu yana Müslüman Türk varlığını adım adım ortadan kaldırmanın bir göstergesi. Üsküp’ün simgesi Taşköprü’nün üzerinde yoğun bir kalabalık. Seyyar ve acemi müzisyenler aşık atarken bizse köprüyü adımlıyorduk. İnşa tarihi tam bilinmeyen köprü, Osmanlı’ya dair kuvvetli bir nişane. Bundan olacak ki Osmanlı izlerini silmeye çalışan mevcut anlayış köprüye oldukça yakın bir mesafeye heykellerle donattığı bir başka köprü inşa etmiş. Fatih Sultan Mehmet yahut Vardar isimleriyle de meşhur köprü onca çabaya rağmen albenisini yitirmemiş. Köprünün, Hıristiyan kültürünün daha yoğun hissedildiği diğer yakasına geçmiştik. Bu yakada alkol mekânlarından kumarhane/casinoya birçok “eğlence” mekânı canlılığını koruyordu. Biraz dolaştıktan sonra günün sonuna doğru otele geçmiştik.
Ertesi gün yol yorgunluğundan ötürü öğlene doğru ancak hazırlanabildik. Kahvaltı için Üsküp göçmeni olan arkadaşım Rıdvan’ın tavsiyesi üzerine şehrin periferisinde bulunan Broadway’e geçtik. Bu vesileyle şehrin sahici yüzüne dair de tanık olmuştuk. Bir şehir sadece merkeziyle değil periferisindeki hayat akışıyla tam olarak anlaşılabilir. Börekçi, beklentimizi pek karşılamamıştı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya doğru tekrar yola koyulduk. Yol üstünde Yahya Paşa Camii’ne rastladık. Ana rotamızda olmayan mezkûr eseri görür görmez kendimizi bahçesinden içeri attık. Havadar ve yeşili bol bahçeye sahip eser aynı zamanda Evliya Çelebi’nin “Ayasofya ile kıyaslanabilir” taltifine de mazhar olmuş. Rumeli Beyi “Damat” Yahya Paşa tarafından 1503-1504 yıllarında inşa ettirilen eser Evliya Çelebi’den aktarıldığına göre ilk başta “tek kubbeli”ydi. Ancak daha sonra tahribata uğrayan kubbenin yerini bugünkü piramidi andıran çatı almıştır. Camiye girdiğimizde bir sakinlik hissetmiştik. Caminin içini incelediğimiz sırada vakit girmişti. Farza durduğumuz esnada bir amca Arnavutça bir şeyler söylemişti. Anlamadığım için haliyle “Türküm ben, Türkiye’den geldim” diye cevap verince “Elhamdülillah, Türk” diye karşılık verdi. Rumeli’de Türk kelimesinin karşılığının Müslümanlık olduğunun hala geçerli olduğunu teyit etmiştik. Caminin çıkışında bir başka Arnavut amcaya da “Türkiye’den geldiğimizi” söylediğimizde hemen sarılmıştı. Hamasetten uzak ancak realiteyi de göz ardı etmeden Türkiye’nin Rumeli’deki ehemmiyetini kavramalıyız. Kısa süre içerisindeki bu iki olay bize bunu göstermişti.
İkinci durağımız tezyinin bolluğundan ötürü “Alaca” ismini almış İshak Bey Camii’ydi. İslam Ansiklopedisi’ne göre caminin banisinin Paşa Yiğit’in oğlu İshak Bey eseri ilk başta medrese han ve çifte hamam ihtiva eden bir külliye olarak inşa ettirmiştir. Ancak günümüzde sadece camii bulunmaktadır. Caminin bahçesi küçük ancak oldukça ferahtı. İçeri girdiğimizde Alaca isminin hakkını veren bol tezyine de şahit olmuştuk. Camiden çıktıktan sonra yine yol üstünde gördüğümüz Hatuncuk Camii’ne girmiş ve içerdeki gençlerle sohbet etmiştik. Kimisi cüze yeni kimisi Kuran okumayı unutup tekrar başlamış. Hasbihalin ardından vedalaşıp ayrıldık.
Bir sonraki ziyaret noktasına doğru hareketlendikten bir süre sonra yol üstünde bir pazara denk geldik. Bizdeki pazarlara nazaran daha kurumsal. Gıda reyonlarından giyime, oyuncaklardan ev eşyalarına değin geniş bir seçenek imkânı sunan pazarda bilhassa et reyonlarındaki “hijyen” bana Bişkek’teki Oş Pazarı’nı hatırlatmıştı. Etler olanca çıplaklığıyla müşterilere sunuluyordu. Pazarı baştan sona gezdikten sonra sondaki çıkış kapısından arka sokağa geçiş yaptık. Daha önce buraya gelmemiş biri için karmaşık ancak renkli bir güzergâh diyebilirim. Yolun karşısına geçmiş, haritayı takip ederek saat kulesinin oraya varmıştık.
1566-1573 yılları arasında inşa edilen ve Osmanlı sınırları içerisinde ilk olma özelliğini taşıyan saat kulesi zaman içerisinde caminin bir diğer ismi olmuştur. Saat kulesinden ötürü halk tarafından Saat Camii olarak da zikredilen Sultan Murat Camii 16. yüzyılda 2.Murat tarafından inşa edilmiştir. Bir külliye olarak inşa edilen eserin içerisinde medrese, imarethane ve hazire bulunmaktadır. Dikdörtgen yapıda olan eser yangın, deprem ve işgal gibi tecrübelere şahit olmuştur. Bilhassa meşhur 1963 Üsküp Depremi caminin saat kulesinden medresesine ciddi hasar oluşturmuştur. Daha sonrasında Türkiye’nin katkılarıyla bugünkü hüviyetine kavuşmuştur. Geniş bir bahçeye karşın ağaçlandırma konusunda eksik göze çarpmaktadır. Nitekim camii bahçesini adımlar adımlamaz güneş olanca çıplaklığıyla yüzümüze vurmuştu. Yahya Kemal’in de eğitim gördüğü medrese ve bir diğer önemli parça olan imarethane bugün işlevini kaybetmiştir. Cami minaresi Kitab-ı Kerim’deki sure sayısına nispetle 114 basamaktan oluşuyor.
Cami’ye girdiğimizde bir adam iki gence bir şeyler anlatıyordu. Daha sonra caminin emekli imamı olan Liman Hoca olduğunu öğrenecektik. Tezyini, işlemesi ve kitabeleriyle camii insanın ruhunu dinlendiriyor. Bir süre dinlenmiştik. Daha sonrasında Hafız Liman Hoca bize camii hakkında geniş malumat vermişti. Kendisi emekli olduktan sonra caminin gönüllü rehberliğini yapıyormuş. Hoş sohbet ve sempatik bir adam. Bir süre sohbetin ardından Fidan Abi gelmişti. Babamların bir balkan ziyaretinde tanıştığı Arnavut asıllı Fidan Abi Sırbistan’a bağlı Preşeva şehrinde ikamet ediyor. Nüfus yoğunluğu bakımından Arnavut Müslümanlarının hâkim olduğu şehir Kosova sınırında. Fidan Abi, bizi doğrudan Matka Kanyonu’na götürmeye karar vermişti. Yol boyu bölge dinamiklerinden birçok konuya değin sohbet etmiştik.
Yaşadıkları şehirde İslami faaliyetlerin yoğunluğundan bahseden Fidan Abi bölge halkının Kosova’ya bağlanma talebine de değinmişti. Bu konuda Sırpların ikircikli tavrına da değinmişti. Günlük hayatta kendilerine karşı samimi davranan Sırpların konu Kosova olunca “öyle bir yer yok” ifadesinin arkasına sığındıklarını dile getirmişti. Yarım saatlik yolun ardından Matka Kanyonu’na gelmiştik. Ülkenin en eski yapay gölünü ihtiva eden kanyon yeşiller arasında adeta bir inci gibi parlıyor. Yürürken sohbet ediyor ve aynı zamanda etrafı gözlemliyorduk. Belirli tarihi dönemlere ait kiliselerin de olduğu tabiat güzeli bugün Üsküp’ün önemli uğrak noktalarından. Bir saate yakın yürüyüşün ardından şehrin merkezine gitmek üzere arabaya geçmiştik.
Çarşının oraya geldiğimizde hava kararmaya başlamıştı. Önce karnımızı Hıristiyan tarafında bir Türk lokantasında doyurmuştuk. Sonrasında yine babamların balkan ziyaretinde tanıştığı Hamza Abi ile oturup sohbet etmiştik. Kendisi mühtedi bir psikolog. Psikolojiden, hayattan ve birçok şeyden konuşurken namaz vaktini geçirmemek için kalkmıştık. Kendisi onunla iletişime geçmeden konakladığımız yeri tutmamıza sitem etmiş ve bir dahakine erkenden haber etmemizi ısrarla vurgulamıştı. Onlarla vedalaşıp otele dönmüştük. Yoğun tempodan ötürü namazı kıldıktan sonra dinlenmiştik.
Yatsıdan sonra trileçe yemek üzere tekrar dışarı çıkmıştık. Üsküp’ün meşhur tatlıcısı Nexo’da yediğimiz trileçe güzel olmasının yanında Prizren’deki lezzeti vermemişti. Tatlının üzerine köprüye yakın seyyar mısırcıdan iki mısır ısmarlayıp bir köşeye geçip oturmuştuk. Üsküp gecesi ve gündüzüyle başka hikâyeler anlatıyor bizlere. Kadimini ve şimdisini anlamak için günün bu iki vaktini de tecrübe etmeli. Köprünün karşısına geçtikten hemen sonra sola dönmüş ve kukla oynatıcısı amcayı seyre koyulmuştuk. Çeşitli kuklalara dans ettirerek geçimini kazanmaya çalışan amca tezgâhını doğru yere kurmuş şüphesiz. Şehri biraz daha dolaştıktan sonra oldukça yoğun tempolu bir günün ardından dinlenmek üzere otele geçmiştik.
Ertesi gün şehri yeniden adımlamak için güne çarşıdan başladık. Önce karnımızı doyurduk, sonra soluğu çarşının merkezindeki Murat Paşa Camii’nde aldık. Cami girişinde İstanbul’dan aile dostlarımızla karşılaştık. Teknolojinin gelişmesiyle dünyanın her an her yerine seyahat edilebilir olması bir yana belki aylar öncesinden planlanan seyahatlerde bu tip tevafuklar hayreti içinde barındırır. Cami girişindeki şadırvanda bir süre sohbet etmiş ve ardından namaza geçmiştik. 19. yüzyılda inşa edilen eser son dönem bir barok mimarisine sahip. Kubbenin yerini alan çatı, ahşap yoğunluk ve görece eski halılar bir köy camisini hatırlatıyor. Öğlen namazını cemaatle kılıp ardından Sulu Han ve Çifte Hamamı da ziyaret etmiştik. Gündüz gözüyle bize ecdadı anımsattıran Sulu Han’da aynı günün akşamı kokteyl organizasyonuna şahit olmak Üsküp’ün mevcut dilemmasına diri bir örnekti.
Günün bir sonraki durağı Üsküp Kalesi’ydi. Tabii ilk başta kalenin girişindeki güzide camiye uğradık. Yavuz Sultan Selim’in veziri Mustafa Paşa tarafından 1492 yılında inşa ettirilen cami Üsküp Deprem’ine rağmen restoreler neticesinde asli hüviyetini koruyabilmiştir. Kitabesinde banisine dair bilgilendirme yazan camiinin bahçesi ve bizzat içi oldukça sakin. Cami girişinde bir hatıra defteri bulunuyor. Türkçe’nin yoğunluğuna artık şaşırmıyoruz. Camiden çıkıp kaleyi gezmeye başladık. Roma döneminde inşa edilen kale Osmanlı döneminde de önemli bir konumdaydı. Evliya Çelebi’nin eserinde yer verdiği kaleden şehre baktığımızda “ay/ı/rımlaşma”yı da görüyorduk. Şehre giydirilmeye çalışılan heykeller, Türk Çarşısı’nın tarihi dokusu ve Vardar Nehri. Günümüzde içerisinde herhangi bir esere rastlamadığımız kaleye sadece şehri seyir için çıkmaya değer.
Kaleden indikten sonra köfte ve ardından tatlı yedikten sonra Ali’yi havalimanı otobüsüne uğurlamıştım. Onunla vedalaştıktan sonra bir süre dinlenmek için otele geçtim. Dinlendikten bir süre sonra tekrar dışarı çıktığımda sabahleyin kapalı olduğu için içeri giremediğimiz Kebir Mehmed Çelebi Camii’ni açık bulmuştum. Mahalleye de ismini veren eser İshak Bey’in oğlu (bazı kaynaklarda İsa Bey’dir) Mehmed tarafından 1469’da inşa ettirilmiş küçük bir camiidir. Orijinalliğinden pek eser kalmayan camiinin küçük de bir bahçesi var. Ara sokaklar, bize şehre dair ipuçları vermeye devam ediyordu. Çarşıya doğru tekrar yol almıştım.
Çarşı’nın girişine gelmeden evvel soluğu Gazi İsa Bey Camii’nde aldım. Akşam vakti olduğu için içerisini ancak ertesi gün görecektim. Yahya Kemalin validesinin medfun bulunduğu mezkûr eser İshak Bey’in oğlu İsa Bey tarafından 1475 yılında yaptırılmıştır. İki ana kubbe olmak üzere toplam yedi kubbesi bulunmakta olan eser bir zaviye özelliği taşımaktadır. Kahverengi tonlar oldukça belirgindi. Bir nevi misafirhane olan tabhanelerinden ötürü zaviyeli camiler grubuna girmekte olan Gazi İsa Bey Camii bugünse sadece namaz vakitlerinde açık.
Tekrar çarşıya gelmiştim. Yalnız başıma olsam da Ali ile evvelsi gün yaptığımız rutine göre hareket etmiştim. Türkiye’nin İspanya mağlubiyetini çarşının içerisinde yansıtılmış ekrandan teyit ettikten sonra mısırı yemiş ve ardından amcayı izlemeye koyulmuştum. Üsküp’te son gecemdi. Şehri akşam vakti son bir kez daha adımladıktan sonra günü noktalamıştım. Ertesi gün internetten biletlerin tükendiğini gördükten sonra bir süre panik yaşamış ancak sonrasında terminale geçip bileti almış ve Gazi İsa Bey Camii’ni ziyaret edip kadimini arayan bir şehre veda etmiştim. Oldukça eski bir terminalde, birbirini takip eden sigara dumanlarından uzak durmaya gayret ederek Ohri otobüsünü beklemeye koyulmuştum bile.
