Millet bu kahramanların kaleminden damlayan mürekkeple boyanmadıkça, yoldaki eli silahlı kahramanlarını tehlikelerden koruyamaz.
Ferman KARAÇAM

Milletlerin asıl kahramanları çoğu kez, elinde silah yerine kalem tutar.
Kalem kahramanları milletin yürüyeceği yolu gösterir.
Yolun çakılını, taşını, yokuşunu, inişini, engellerini, keskin dönemeçlerini haber verir.
Yol üzerinde ansızın hangi noktalardan eşkıya geleceğini ya da heyelan olabileceğini, tehlikelerini haber verir.
Millet bu kahramanların kaleminden damlayan mürekkeple boyanmadıkça, yoldaki eli silahlı kahramanlarını tehlikelerden koruyamaz.
Cemil Meriç bu milletin; kalemini mürekkep yerine, “ciğerindeki kana batırarak yazan” kahramanlarından biridir.
Onu yeteri kadar okuyamadık.
Onu gereği gibi anlayamadık.
Bu sebeple de uzun yıllardan beri sürekli “yol kazalarımız” bitmiyor.
Hâlbuki Cemil Meriç geçmişimizin, halimizin ve geleceğimizin tespitini, tahlilini en doğru yapan, düşünce üreten yazarlarımızın başında gelir.
Sevgili kızı Prof. Dr. Ümit Meriç hanımefendi ile bir konuşmasında yaptığı şu tespit onun,“bizim”insanımıza ait ahvali ne denli kavradığına dair çok önemlidir:
“Teslimiyetin olduğu yerde çile yoktur.
İnanan adamda tereddütün verdiği endişe kalmaz.
İnandıktan sonra artık imanın mükellefiyetine layık olmak gerekir.
Allah’a yaklaşırken layık olmak için gösterilen gayretler vardır.
Osmanlı, düşünmemiş, iman etmiştir, bir iman medeniyeti kurmuştur.
Tanzimat’tan sonra Avrupa’dan yediğimiz tokatla düşünmeye başladık.
Bizim üstün tarafımız imanımız.
O’nu muhafaza ederek Batı’yı almalıyız”.
Bu cümlesi ile Meriç bizim, iman medeniyeti kurma konusundaki inanç ve azmimize, düşünme gayretimizi de eklememiz gerektiğini söylemektedir.
Düşünme konusundaki eksikliğimizden dolayı, düşünenler tarafından tokat yediğimizi anlatır.
Bu uyarıyı dikkate almadığımız, alamadığımız için gençliğimiz bugün çok yönlü tehditlerin etkisi altındadır.
Sorumsuzluk, özenti, taklitçilik, sigara, uyuşturucu ve sosyal medyanın olumsuz etkileri gençliğimizi esir almış durumda.
İstisna olanları tenzih ederim ama, görünen o ki, uyuşuk, nemelazımcı ve geçmişinden habersiz çok ciddi bir kitle Türkiye’nin geleceğinde önemli rol oynayacaktır.
Öte yandan, on dördüncü asırdan, yirminci asra kadar altı yüzyıl boyunca dünya hâkimiyetinde başat rol oynamış olan Osmanlı Devleti yıkılmış, ardından toprakları emperyalistler tarafından bölüşülmüştür.
Böylece Osmanlı’nın temsil ettiği kavramlardan olan merhamet, sevgi, saygı, adalet, Allah korkusu, rahmet gibi kavramlar da Osmanlı ile birlikte yıkılmış ve insanlığın gündeminden çıkmıştır.
Bütün bunları ve günümüzde bile hala merak edilen birçok meselemizi Cemil Meriç’le konuşmuştuk.
Bu konuşma onun vefatından kısa bir süre önce yapılan son konuşmadır.
Cemil Meriç’in son derece akıcı, kısa ama vurgulu, etkili cümleleri var.
Bu güçlü anlatımlar için Hisar Dergisi sahibi Mehmet Çınarlı şu satırları dile getirmiştir: “Cemil Meriç’in en büyük özelliği, derin bilgi ve kültür hazinesini şiirli bir dille verebilmiş olması.
Onu, ilgi çekici bir düşünür olduğu kadar, zevkle okunan bir sanatçı yapan özellik de bu”.
Bununla birlikte onun konuşmalarında da aynı “derin bilgi ve kültür hazinesini şiirsel bir dille” anlatmasına tanık olacağız.
İşte o konuşma:
Konuşma Hakkında Birkaç Söz
Bu konuşma Cemil Meriç’in ölümünden birkaç ay evvel yapıldı. Rahatsızlığı ilerlemişti, aslında bu konuşmayı kabul etmesi mümkün görünmüyordu ilk başta.
Fakat kızı ve ünlü sosyolog Ümit Meriç hanımefendi olağanüstü bir nezaket göstererek bizi kabul etmişti. Konuşmanın yapıldığı iki-üç saat bir süre içinde Ümit Hanım babasını sık sık arabasına, tekrar arabasından koltuğuna taşıdı, büyük zahmetler çekti.
Ayrıca bir ara Cemil Meriç “aydın” üzerine soru sorduğumda bu konuda kitap yazdığını ve ondan sonra bir şey değişmediğini, fakat kitaplarının okunmadığını söyleyerek cevaplamada bir isteksizlik gösterir gibi oldu.
Bu sırada Ümit Hanım araya girerek “Babacığım, konuşmalar kitapların gündeme gelmesini sağlıyor, onlara aktüel bir boyut kazandırıyor” diyerek bu konuşmanın yapılmasına önemli bir destek daha verdi.
Cemil Meriç konuşma güçlüğü çekiyordu, birçok kelime anlaşılamıyordu, bazı harfleri çıkarmakta zorlanıyordu.
Konuşmaya Akif Emre ile birlikte gitmiştik.
Bir ara bu konuşmadan vazgeçme konusunu aramızda görüştük, ne var ki Cemil Meriç’le bu günden sonra konuşmanın daha da güçleşebileceğini düşünerek bu görüşümüzü değiştirdik ve olabildiğince olsun dedik.
Tahmin edilebileceği gibi bu konuşmayı kasetten çözmek büyük bir mesele oldu ve yayımlamak da mümkün olmadı.
Ancak bu kaseti yıllarca titizlikle sakladım ve vakit buldukça kelime kelime çözmeye ve anlamlandırmaya çalıştım.
Nihayet Allah nasip etti ve hamdolsun bu konuşmayı yayımlamak nasip oldu.
Bu vesile ile izninizle Cemil Meriç’le ilgili bir iki söz de söylemek istiyorum. İslam Coğrafyası son yüzyıllarda Cemil Meriç büyüklüğünde yok denecek kadar az insana tanık oldu.
Belki de bu insanların hepsini toplasanız sayıları bir elin parmaklarını geçmez.
Bu koskoca bir coğrafya için önemli bir eksikliktir.
Oysa İslam’ın muazzam bir birikimi, tecrübesi, geleneği, tarihi var elimizde. Bu birikimi sanata, düşünceye, edebiyata, bilime, siyasete, ekonomiye dönüştürecek ve insanlığa bir kurtuluş reçetesi sunacak bu soylu medeniyete yaraşır münevverlere ihtiyaç var.
Bunu biz yapabiliriz.
Cemil Meriç sözünü ettiğimiz bu münevver isimlere iyi bir örnektir.
Türkiye Müslümanıyla; sosyalistiyle tüm akım, grup ve görüş sahipleriyle bu “örnekten” yeteri kadar yaralanabildi mi bilemiyorum.
Batı, özellikle XVIII. yüzyıldan itibaren bizim aydınımızın ulaşılamaz hayali olmuştur.
Her konuda Batı’dan yoğun bir tercüme bombardımanına tutulduk iki yüzyıl boyunca ve işin garibi bu tercüme bombardımanı hiçbir mantıklı ayırım, seçki veya süzgeç kullanılmadan yapıldı.
İşte bu sırada Batıyı gerçek yüzüyle Türkiye’ye tanıtan çok önemli bir isimdir Cemil Meriç.
Birkaç saat süren bu konuşmayı belki de çok kısa bir sürede tamamlayamadan kesmek gerekiyordu.
Ama Ümit hanımın da dediği gibi Cemil Meriç’i düşüncelerini, kitaplarını gündeme getirmek ve önemli bir dergide yayınlamak istedik.
O zamanlar bu konuşmayı çözmek ve yayınlamak mümkün olmamıştı. Bu konuşma Cemil Meriç’le yapılan son konuşmadır.
Cemil Bey çok kısa bir süre sonra vefat etti.
Bu konuşmanın müsebbibi olan Sn. Yusuf Yazar’a da ayrıca teşekkür ediyorum.
Konuşma, kavramlar üzerine oldukça detaylı bir röportaj şeklinde amaçlanmıştı.
Diğer konular da araya girince bunun gerçekleştiğini söylemek pek kolay değil, ama çok önemli meselelerimizi konuştuğumuzu söylemeliyim.
Yine de yargıyı okuyucuya bırakıp Cemil Meriç’e rahmet dileyelim.
******
Efendim, çok yaygın söyleyişi ile ifade etmek istersek “Kavram kargaşası” bizde alabildiğine hüküm sürmektedir. Kavramlardaki ilk çarpıtılmalar, anlam kaymaları hangi dönemde ve hangi şartlarda ortaya çıkmıştır? Batıdan ilk kavram devşirmeye başladığımızda aydınımızın yapısı nasıldı, nasıl bir düşünce ve edebiyat ortamı vardı?
Hiçbir bakımdan size benzemeyen bir sosyo-politik toplumdan onlara ait kavramları alır, kendi toplumunuzda uygularsanız bütün kavramlar ters yüz olur ve olmuştur. Bu ilk ters yüz edilen kavram sağ-sol kavramıdır. Sağ-sol diye bir şey yoktur bizde, olamazda. Çünkü bizde içtimaı sınıflar yok. İçtimaı sınıflar olmayınca o kavram da bir şey ifade etmez. Biz başka toplumuz, Batı başka toplum. Yani Batı’daki gelişme ile bizdeki gelişmeyi birbirine benzetmek hatadır ve ona bakarak hükümler çıkarmak daha büyük hatadır. Kimsenin hatası değildir, doğrudan doğruya tarihimizin hatasıdır. Aslında ben en başta şunu söylemek isterim, mesele şu yani fikir hürriyetinin mevcut olmadığı bir memlekette bu meseleleri tartışmak bile kabil ve caiz değildir. Memleketimizde fikir özgürlüğü yoktur. Fikir özgürlüğü olmayan bir memlekette yazmanın ne faydası var, ben otuz yıldır yazıyorum da ne oldu.
Daha ne olsun, sizin düşüncelerinin benimseyenler bile kendilerine Batı’yı gerçek yüzüyle tanıttığınızı itiraf ediyorlar.
Evet haklısınız.
Gerici kime diyorlar Türkiye’de ve bununla neyi amaçlıyorlar?
Resmî ideolojiden olmayan, kendilerinden olmayanlara gerici diyorlar, iktidardakiler diyorlar.
Peki, ne amaçlıyorlar, gayeleri nedir bu çevrelerin?
Bir şeyler duyurmaya çalışan adamlara gerici diyorlar. Gerici doğrudan doğruya bir nevi netameli bir kelimedir ve karşısında hiçbir şey yoktur, bomboş bir kelimedir, yani bir şey yoktur içinde. Yani bir şey ifade etmez. Yani bir kelimeyle düşünenleri amaçlıyorlar. Kafası işleyen ve bir şeyler üretmeye çalışan, bir şeyler duyurmaya çalışan adamlara gerici diyorlar.
Efendim tabii bütün büyük adamlar birtakım budalalara karşı saçma fikirler ilham etmekten başka bir şey yapmamışlar. Ne Marks bizde anlaşıldığı gibidir, ne Marksizm bizde anlaşıldığı gibidir.
Mesele şu, fikir hürriyetini mevcut olmadığı bir memlekette bu meseleleri tartışmak bile kabil değildir ve caiz değildir.
Dil üzerinde bir hayli duruyorsunuz. Kavramlarda da ilk anlam kaymaları dil ile ilgili alanlarda yaşanmıştır?
Efendim meseleyi şöyle koymak lazım, yani biz lügate bakmayan bir memleketiz, sözlüğe müracaat etmeyen garip bir milletiz. Sözlüğe müracaat etmeyen bizden başka memleket olduğunu sanmıyorum. Şimdi öyle olunca elbette kavram kargaşası olacak. Meselenin tarif edilmediği her ülkede birtakım kavramlar üzerinde kargaşalar olacak, meselenin mahiyeti icabı böyledir… Bu hercümerc içinde kavram denen bir şey kalmıyor. Ciddiyetle bir meseleyi tetkik etmiyoruz. Kulaktan dolma sözlere itibar ediyoruz. Size bir misal vereyim: eski Maarif Vekili H. Ali gelmişti. Bize Ecevit’in çok iyi Sanskritçe bildiğini söyledi. Bunu kapıcı bile söylemez, çünkü Sanskritçe’nin ne kadar güç olduğu bilenlerce malumdur. Dünyada bekli on tane insan vardır Sanskritçe bilen. Şimdi bu on kişinin içinden birisi olabilir mi Ecevit… Nasıl olabilir? Olamaz. Buna imkân yok… Dünyanın başka yerinde olmaz böyle bir şey, yani meseleleri ciddiye almıyoruz. Dünyanın bizden başka hiçbir ülkesinde Maarif vekili böyle konuşamaz. Bu yalnız bizim ülkemizin maarif vekiline özgü bir konuşmadır. Ecevit Beyin kendisinin böyle bir iddiası yoktur zannederim. Ama maarif vekili Sanskritçe bildiğini söylüyor onun.
Çağdaş Uygarlık diye bir kavram var mı, bu kavram neyi ifade ediyor?
Çağdaş uygarlık Düzeyi diye bir rezalet yoktur, uygarlık uygarlıktır. Çağı mağı yoktur.
Bunu hangi dönemde ortaya attılar ve ne amaçla atıldı?
Amaç, cehaletlerini perdelemek, peçelemek, örtmek. Uygarlık ya vardır, ya yoktur.
Ülkemize ilk giren kavramlar hangileridir ve bu ilklere yapı taşları olarak bakabilir miyiz? Mesela Namık Kemal’in çok kullandığı bir vatan kavramı gibi?
Elbette bunlar kilometre taşlarıdır: Eşitlik, özgürlük, ihtilal inkılap, devrim. Namık Kemal’e gelince, aslında Osmanlı’da vatan diye bir kelime, bir mefhum yoktur. Namık Kemal biraz Fransızca öğrenmiş. Fransa’da bu fikirler var ve o da sokmuş Türkçeye.
Peki, bunların yanında, kendi halkının kullanmadığı kavramların karşısında olanlar da var.
Mesela?
Mesela Cevdet paşa gibi bunlar neden etkili bir mücadele verememişler,neden yetersiz kalınmıştır.
Şimdi, Cevdet paşa munkariz bir kişi, yani çocuğu olmamıştır. Cevdet Paşa son bir sestir. Gelmiş ve geçmiştir. Ama tek sestir. Namık Kemal ise sözü çok bereketli olan bir gazetecidir. Yani okuması yazması olan ve düşünmek isteyen bir gazeteci. Bir de biz hepimiz onun çocuklarıyız, yani ben, Necip Fazıl… Tüm yazanlar. Ama Cevdet Paşa’nın zürriyeti olmamıştır.
Bir de şu var. Batı’nın kavramlarıyla tanıştığımızdan beri Batı’ya karşı alınan tavırlarda şu eksiklik göze çarpıyor: Batı’nın kavram ve müesseselerine ister karşı çıkalım, ister taraftar olalım, bunların temel mantalitelerine nüfuz etmedikçe karşı olmamız veya benimsememiz lehimize bir durum arz etmiyor. Bu konuda aydının görevi nedir ve bu yolda atılmış ciddi adımlar var mı?
Olmadı, olamadı, maalesef böyle bir adım atılmadı, böyle ciddi çalışma olmamıştır. Bazı adamlar bazı şeyler söylemişler, mesela Sait Halim Paşa gibi ve bunlar ferdi çıkışlardır. Sizin aydın dediğiniz kimseler bu kavramları körü körüne alıp hiçbir tahlilden geçirmeden, anlamadan kullanılmıştır.
Bazı aydınlarımız İslam’a ideoloji diyorlar, siz bu tabiri doğru buluyor musunuz?
İslam ideolojisi diye bir şey yoktur. İslam vahiydir ve ideolojilerle mukayese edilemez. İslamiyet’e ya inanılır, ya inanılmaz. Dinler menşeleri itibariyle vahiydir. Bu itibarla fani ile özellikle geçici doktrinlerle mukayese edilemez. Bir profesör yaptı bu hatayı ve karmakarışık etti ortalığı. Bir delinin attığı taşı kırk akıllı çıkaramadı yani.
Bir de alfabe değişimini çok önemli bir yapıtaşı olduğunu sanıyorum. Alfabe değişimi ile birlikte anlam kaymaları olmuş mudur? Türkiye’de yapılan alfabe devrimi ile birlikte lehte ve aleyhte ne tür sonuçlar olmuştur?
Evvela dil değişmez. Bir toplumun dili değişmez. Bu mantıksız uygulama da maalesef evvela Yahudiler karşı çıkmıştır. Bu konuda çoğu kimse dalkavukluk yapmıştır. Bir dalkavuktan asla ciddiyet beklenmez.
Neden Yahudiler karşı çıktı?
Çünkü onlar ilimle temas etmişlerdir, yani ilim diye bir şey vardı onlar için. A.Galanti Efendi Eski Harfler Terakkimize Mani Değildir diye eski harfler konusunda kitap yazdı, hiç kimse bunu yazmadı, herkes sustu, güzel güzel o kıymetli profesör eski harflerin müdafasını yaptı, yani bütün o devirde tek sesini çıkaran Avram Galanti’dir. Âlim bir adamdı Avram Galanti Efendi. Yani Konuyu ele aldığı zaman ne söylediğini de biliyordu. Bu mefhum kaymalarının farkındaydı. Efendim, mesele şundan ibaret, ya ciddi değilsiniz, ya ciddisiniz.
Mesele bu Galanti Efendi ciddiydi. Bir de mühtedilerin başkanı olan zat bu konu hakkında bir kitap yazdı. O zat başımıza çok işler açtı. Evvela Yahudi olarak çıktı, sonra Müslüman oldu. Sonra tekrar Yahudi oldu, pespaye bir adamdı. Neyse padişah sürdü İzmir’e o arada vefat etti. Onun hakkında bir kitabı vardır. Başka kitapları da var ama başlıca eserleri bunlardır. Şimdi efendim yani en basit meseleler hakkında konuşurken çocukça şeyler yapıyoruz. Avram Galanti Efendi’nin bu dil inkılabı hakkındaki kitabı okunmadan, bu mesele hakkında bir şey söylenebilir mi, nasıl söylenebilir? Bir de… İsmail…’in bir kitabı vardır dil inkilabı hakkında. O’ da enteresan bir kitaptır. Fakat o da dalkavukluk yapmıştır, bir devri müdafaa için yazılmıştır, bir dalkavuktan ciddiyet beklemek caiz değildir tabii.
Kendi dünya görüşüne sahip çıkmak isteyen aydınların bu çözülmeye karşı ne tür bir çalışmaları olmuş bu devirde? Bir Cevdet Paşa gibilerin gayretleri ise önleyememiş. Temel bir eksiklikleri mi vardı?
Evvela aydın kim ve aydın ne? Aydın hakikati söylemekten çekinmeyen, her hakikati her şeye rağmen söyleyen ve kendi kafasıyla düşünen adamdır, Türkiye’de böyle bir sınıf. Aydın dediğimiz kimse de ister istemez sırtını bir sosyal sınıfa da dayamak zorundadır. Türkiye’de böyle bir sosyal sınıf olmadığından derme çatma bir sınıfa dayamak zorundadır. İşte bu da orta direktir. Yakın tarihimizde böyle kaç tane adamımız var, daha doğrusu yakın tarihimizde böyle adamlar var mıydı? Belki vardı ama araştırmak lazım.
(Burada Cemil Meriç’in konuşması anlaşılamıyor. Çeşitli ortamlarda çeşitli şahıslara da dinlettirip kaseti en doğru şekilde çözmeye çalıştım. Ancak sadece İsmail isminin belirgin olduğu anlaşılıyor. Peşinen gelen kelime daha çok“özbil,“Özdemir” veya “Ö”harflerinin karışımı bir şey çağrıştırıyor. Ben de değerli hocam Sn. Prof. Dr. Orhan Okay hoca ile görüştükten sonra bu ismin İsmail Şükrü olabileceğine kanaat getirdim. Ferman Karaçam)
Birkaç isim verebilir misiniz?
Evet, mesela Ahmet Cevdet’i verebilirim. Ahmet Mithat Efendi’yi verebilirim… Kolay değil efendim, yani mantar gibi türemez ki aydın.
Zor yetişiyor değil mi?
Aydın güç yetişen bir nebattır, çok itina ister, bir de bunu boğmaya kalkışırsanız, kökünü kurutursunuz. Bizde hep boğmaya çalışılmıştır.
Siz bir de entelektüel diyorsunuz, bu terim aydın kelimesini tam olarak karşılıyor mu?
Aydın demektir. Fransızca olarak aydını karşılıyor. Çünkü Türkçe’de aydın yoktur, vaktiyle ilk defa olarak efkar’ün münevvere ashabı denildi.
(Bu kavram pekiyi anlaşılmıyor. Sn. Prof. Dr. Ömer Faruk Akün hoca ile görüştükten sonra bu kavramın böyle olduğuna kanaat getirildi. Ferman Karaçam)
Tabii bu kavramlar zamana karşı duramıyorlar. Sonra efkarü’n münevvere ’den vazgeçildi, münevver denildi, sonra aydın denildi, yani o kelime de böyle bir takım değişiklikler geçirmiştir.
Ya İntelijansiya nedir?
Efendi İntelijansiya Rusya’da aydın grubunun ismidir. Rusya’ya mahsus bir tabirdir. Rusya’da bilinen sınıfların dışında kendi başına bir sınıf teşkil eden aydınların adıdır.
Biraz evvel aydın sorumu sorarken cevaplarınız arasında bir iki isim saydıktan sonra günümüze doğru gelmediniz. Gerçi şurası da bir gerçek günümüze doğru birkaç isim saymış olsaydınız, biz de bu hallere, düşmüş olmazdık herhalde. Necip Fazıl için “iyi bir şair” dediniz. Sezai Karakoç için ne diyorsunuz?
Hiçbir şey söylemem. Ben Sezai Bey’i tanımam. Kendisi doğru dürüst bir insan olabilir, fakat tanımadığım birisi için herhangi bir şey söylemek istemem. Efendim birçok kimse Batı’ya özenti duyuyor. Hâlbuki kendileri özenecek halde değiller. Yani kendilerinin kültürü ve düşüncesi Batı’nınkinden daha sağlam olabilir.
Bir de Atilla İlhan için sizin bir tespitiniz var. Yanlış hatırlamıyorsam, şair ve filozof tabirleri kullanıyorsunuz ve filoz merdivenleri çıktığını, kapının önüne geldiğini, kapını tokmağına el attığını ve sonra kapının açılmadığını söylüyorsunuz ve hemen oraya nokta koyup, “hidayet” diyorsunuz. Ayrıca yine hatırladığım kadarıyla pamuk yumağı ile oynayan bir kediye de benzetiyorsunuz. Gerçekten Atilla İlhan kapının önüne kadar gelebilmiş midir size göre?
Vallahi geliyor efendim. Atilla İlhan kafası işleyen bir çocuktur, oldukça kafası işleyen bir çocuktur ve iyi bir gazetecidir. Mütefekkir değildir tabii. Ama okumuştur ve birçok insana nazaran birçok şeyler bilir, yani rastgele bir insan değildir Atilla İlhan. Evet, pamuk yumağı ile oynayan bir kediye benzettim Atilla İlhan’ı. Yumak birden kaybolur sonra tekrar bulur, sonra tekrar oynar, teşhisim budur. Efendim, yani şunu tekrarlayalım, Necip Fazıl çok önemli bir şairdir. Benim arkadaşımdır, evine giderim. Esasen olumsuz söylenecek bir tarafı da yoktur. Yer yer Fransız şairlerden etkilenmiştir. Yer yer onları da aşmıştır Necip Fazıl. Büyük bir şairdir. Güzel konuşan ve konuştuğunu dinleten bir adamdır. Büyük bir şairden daha başka bir şey bekleyemeyiz.
Efendim tabii bunları söylerken gerçeği gerçek olarak ele almak lazım. Necip Fazıl’ı Necip Fazıl olarak görmek lazım. Necip Fazıl ne bir fikir adamıdır, ne bir düşüncenin temsilcisidir. Müslümandır, kısa boylu, sevimli bir adamdır.
Müslümanlar arasında gerçekten aydın olarak kabul edeceğimiz, aydın olarak kendini kabul ettirebilecek birileri çıkabilir mi, yani şunu söylemek istiyorum, mevcut olan toplumumuzun birçok bakımdan birikimi, söz konusu aydını üretebilecek yapıya müsait hale gelmiş midir?
İstikbal hakkında bir şey diyemem. Fakat hali hazırdaki durum için böyle bir şeyin mümkün olduğunu söyleyemem.
(Burada Ümit Hanım devreye giriyor: Potansiyel olması çok önemli. Potansiyel olduktan sonra yetişir, diyor.)
Geçmişle günümüz arasında bir kopukluk var, bir ezilme var, bir devre var.
Maalesef öyle.
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bakacak olursak, o gün ayrı bugün ayrı kullanılan kavram ya da kavramlar var mıdır, varsa nelerdir?
Efendim o devirle başlayıp bugüne gelen kavram yok gibidir, hiçbir kelime devrin gelişmesine mukavemet edemez.
Efendim bizi bu görüşmeyi yapmak üzere kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca rahatsız olduğunuz göre göre bu konuşmayı devam ettirmekle doğrusu kabalık ettiğimiz hissine kapıldık. Lütfen hakkınızı helal ediniz.
Helal olsun.
Nisan 1987 İstanbul
