Ve o yıllar, bu canlanışın gerçekleşmesindeki vasatın hazırlanışında etkin olmuş olan, kişinin kendi içinde bir saflaşma yürüyüşü gerçekleştirebilmesine –kısaca ifadeyle nefs tezkiyesine- odaklanan hikmet ve marifet ocaklarının dünyevîleşme karşısında direniş ve uyanıklığının henüz kırılmış olmadığı yıllardı.
Yusuf YAZAR

‘Neden 70’li yıllar?’ sorusunun cevabını, o yılları hatırlatacak birkaç cümleyle başlamak iyi olacaktır.
Yetmişli yıllar, devletle millet, daha doğrusu yeni kurucu kadro, anlayış ve politikalarla kendisine mesafeli durulan, hatta söz konusu yeni anlayışlar çerçevesinde tedip edilip biçimlendirilmek istenilen dindar kesimler arasındaki kopukluğun ya da güvensizliğin, olumlu anlamda ciddî kırılmalar yaşamaya başladığının görünür hâle geldiği ve dolayısıyla aralarında temas ve yakınlaşmanın ve güven alanlarının ortaya çıkmaya başlamış olduğu dönemdir. Ne de olsa, üst şemsiye siyasî anlayış olarak, ümmet yaklaşımından ulus-devlet yaklaşımına geçilmiştir. Belli anlayış dönüşümlerini ve kabûlleri zorunlu kılan o geçiş ya da dönüşüm döneminde belli sosyal gerilimlerin zuhur etmesinden daha doğal birşey olamazdı. Söz konusu ettiğimiz yakınlaşmanın test kabilinden de olsa bazı öncü işaretlerinin daha önceki dönemlerde; 60’lı ve hatta 50’li yıllarda görülmüş olduğu söyleyenebilse de, geri döndürülemez ve bir toplumsal yüzleşme ve uzlaşı ortamının şekillenmesi bağlamında ilk köklü gelişmelerin 70’li yıllarda gerçekleşmiş olduğu tespiti daha doğru görünmektedir. Yani, toplumumuzda uyanış ve dirilişin ilk çiçeklenmelerinin 60’larda başlamış olduğunu söylemek mümkünse de, o yıllar bizim gözlemimize göre, Cumhuriyet reformlarına olan ilk hissî ve afakî tepkilerle gölgelenmiştir; söz konusu tepkilerin, yerli kökleri arayan bir kimliğin tanımlanması ve sınırlarının gösterilmesi yönündeki çabaların parçası olduğu çıktır. Bu tepkiler Necip Fazıl’da (ve dolayısıyla Büyük Doğu dergisi kapaklarında) net görülür; ve dolayısıyla bu hissî tepkiler dolayısıyla belli bir rota belirsizliği söz konusudur; sağlanmış olan şey daha çok bir özgüven tazelemesi, kendi köklerine sahip çıkma duygusunun tahkimi ve ‘biz buradayız ve varız’ diyebilen bir edayla dindar kesim adına bir ‘el yükseltme’dir. Asında bir buluşma noktasına doğru gidecek olan diklenmelerle, Osmanlı son dönemini temsil eden sultan isimlerine ve Cumhuriyet dönemi kurucu isimlerine ilişkin hamasî bir söylem gelişir: Kurucu kadroların güdümündeki kalemler dilinde ‘Kızıl Sultan’ olan Abdülhamid, ve ‘vatan haini’ olan Vahdettin, Necip Fazıl dilinde ‘Ulu Hakan sultan’ ve ‘vatan dostu sultan’dır; Osmanlı döneminin son büyük komutanlarından olan ve bizzat Vahdettin’in görevlendirmesiyle Anadolu’ya görevli gönderilen ve Cumhuriyet döneminin kurucu ismi olan Mustafa Kemal Paşa da aynı afakî zıtlaşmadan nasibini fazlasıyla alır. Gerçeklerse tam olarak, ne o, ne de budur. Dindar kesimin ‘Osmanlı’ saltanat ve hânedanlık sistemine dair bir hassasiyete sahip olmadığının, hassasiyetlerinin İslâm dininin kendisine karşı bir tutum sergileyen keskin seküler anlayış konusunda odaklandığının görülmesi zaman almıştır; sekülerlik ise kolaylıkla ‘hangi laiklik?’ sorusuyla göğüslenip tartışmaya açılabilecek birşeydi. Hilafet kurumunun ne ölçüde gerçek ‘hilafet’i temsil ettiği ve Asr-ı Saadet’ten beri yüzyıllardır genellikle siyasal bir araca dönüştürülmüş olduğu (ve nadiren saf ve sahih temsilciler bulduğu) ise zaten yaygın biçimde tartışılan bir konuydu. İslâmî duyarlılığı yüksek kesimleri siyâsî arenada ve sistemin kuralları içerisinde temsil niyetli girişimler, sözünü ettiğimiz yüzleşme ve uzlaşma sürecine, inişli çıkışlı da olsa ivme kazandıran bir rol oynamıştır.
Bu dönem (70’li yıllar), yeni cumhuriyetin kendi iç yüzleşmesini ya da hesaplaşmasını henüz tamamlamamış olduğu yıllar gibi görünmüş olsa da, açıkça görülen şey çelik çekirdeğin çatlamış olduğuydu. ‘Koruma’ duvarları hâlâ yüksekti ve 163. madde giyotini bir şekilde işlemeye devam ediyordu. Toplumun yabancılaştırılmış olduğu İslâm düşünce ve geleneği içinden süzülüp bir şekilde miras olarak tevarüs etmiş olduğumuz inanış ve düşünüş üzerine kurulu bir perspektifle bakışın temsilcisi olan bizim dergilerin ise isimleri bile bir iddia ve meydan okuyuşun sahibi olunduğunun açık işaretlerini taşıyordu ve 163 maddenin işleyişinin müzahiri ‘zinde’lerin penceresinden tabii ki irite edici bulunuyordu: ‘Diriliş! Neyin dirilişi? Bunlar neyin peşinde?’
İstiklal Savaşı’na dair K. Mısıroğlu gibi isimlerin değerlendirmeleri önyargılarla mâlûl olduğundan herhangi bir değer ifade diyor değildir. Benzeri olan ve doğru bir perspektif de öngörmeyen o tür yaklaşımların kuruluş döneminin çatışma potansiyeline hitap ettiği, dindar kesimin doğru ve mâkûl bir yakın tarih görüşü edinmesini geciktirmiş olduğu da bir diğer gerçektir. Ve tabii karşı kampın, resmî tarih oluşturma adına ve o günlerin siyasî otoritesini ve yaptıklarını yüceltmeye ve dindar yapıyı sindirmek için tahkir ve tezyif dilini kullanmaya memur kalemleri de aynı çatışma potansiyeline hitap eden bütünün diğer yarısını oluşturmaktaydı. İlerleyen on-yıllarda, kendisini yeni rejimin ve yapılmış devrimlerin sahibi ve koruyucusu addeden kesim karşılarında gerçek bir tehdit kaynağının varlığı konusunda tereddütler yaşayıp haddi aşan üslûp ve söylemlerini yumuşatırken, dinî hassasiyet sahibi kesim de, kendi söylemi içinde bulunan ve anlamsız sahiplenişler ima eden söylemlerinde bir tasfiye süreci yaşayacak ve sahih bir gerçekliğe dayanmayan keskinlikleri ya tümüyle bir kenara bırakacak ya da da törpüleyecekti. Aslında, her iki kamp da, birbirini gözlemleyip süzdükleri on yıllara yayılmış bir süreç içerisinde, yavaş yavaş üslûpsuzluk ve rotasızlık içerisinde kendilerini yoran bir öfke ve nefret söylemini oldukça düşük bir düzeye indirecekti.
**
Yetmişli yıllarda, Müslümanların hemen her coğrafyada (Pakistan’da, Mısır’da, Cezayir’de, vd.) kendi öz kimliğini vurgulayan tutum ve aktiviteleri arasında, iz bırakan (ve umut doğuran) önemli gelişmelerden biri ise, Mısır ve Suriye’nin (Suudi Arbistan, Irak, Cezayir ve Libya’nın da katkılarıyla), ABD istihbaratının bile ruhu duymadan gizli bir plânla Yom Kippur günlerinde İsrail hazırlıksız bir durumdayken saldırarak onu köşeye kıstırması olmuştur (6 Ekim, 1973, ‘Yom Kippur Savaşı’). Saldırı karşısında tam bir bocalama içerisinde kendisini çaresiz hisseden İsrail savaşın ilerleyen günlerinde, ancak ABD yardımı, desteği ve müdahalesiyle belini doğrultabilmiştir. Suudi Arabistan ve Libya öncülüğündeki Arap devletleri bununla da kalmamış, ABD’nin İsrail’i koruyup kollamadaki gayretkeşliği ve müdahalesine karşılık özellikle ABD ve diğer batılı ülkeler üzerinde etkili olan ve petrolü politik bir silah olarak kullandıkları bir ‘Petrol Ambargosu’ başlatmıştır ve Suudi Arabistan ABD’ye olan tüm petrol sevkiyatını durdurmuştur (20 Ekim, 1973). Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi petrolde ithal bağımlısı ülkelerde günlük hayat altüst olur, fiyatlar uçar, petrol istasyonlarında ve marketlerde uzun kuyruklar oluşur. ABD, kendi hinterlandı olarak baktığı bir ülkenin bu cüretkâr insiyatifini cevapsız bırakmayacak ve Kral Fahd’ı bizzat kendi yeğenine öldürtecektir (25 Mart, 1975). Konuya ABD açısından bakarsak, 70’li yıllar uzayda yarışı önde götüren ABD’nin, yerküre üzerinde, başta Vietnam’da olmak üzere, önemli çuvallamaları yaşamış olduğu, ve dolayısıyla hem ABD içinde ve hem de uluslararası plânda meşruiyetinin yara almış olduğu bir dönemdir. Başkanların siyâsî hayatına mal olan bu çuvallamalardan birisi de 80’lerin başında yaşanacak ve ‘Watergate’ başlığıyla kayıtlara geçecektir. Bilindiği gibi, ABD’nin 1955 Kasımında başlamış olan Vietnam’daki savaşı, ABD’nin 1973 yılında, 60 bine yakın askerini kaybetmiş olarak ve Amerikalılar arasında savaş karşıtlığının yükseldiği bir ortamda geri çekilmeye başlamasıyla sona erer (çekilme 1975 Mayısında tamamlanır). Bu savaş sonucu, halkın güvensizliğini zirveye taşıyan Watergate skandalı ve ABD’nin Şili darbesindeki rolü ile birleşince Başkan Nixon’ın 1974 itifasına yol açmıştı. 70’ler aynı zamanda boksörümüz Muhammed Ali’nin de altın dönemidir; hatta ağır siklet boks tarihinin altın dönemidir . Ve tabii ki o da Vietnam savaşına katılmayı reddetmiş ve savaş karşıtlığının bir sembolü hâline gelmişti; gerekçesini ifade ederken söylediği söz meşhurdur: “Vietkong bana birşey yapmadı”. (Bu tutumu nedeniyle Muhammed Ali’nin boks lisansı iptal edilmiş ve 3 yıl ringlerden uzak kalmıştı).
ABD’nin başarısızlıkları, pişmanlıkları ve memnuniyetsizlikleri tarihinde kuşku yok ki 70’li yıllar özel bir yer edinmiştir. Dönemin son safhasında İran’da İmam Humeyni liderliğinde devrim gerçekleşir (Şubat, 1979), Amerikancı Şah Pehlevi ülkeden kaçar; İran yönetim çevrelerinde ABD artık ‘büyük şeytan’dır. Ve rejim değişikliğini takip eden günlerde İranlı öğrenciler ABD elçiliğini işgal edip 52 amerikalı diplomatı rehin alır (4 Kasım, 1979); talepleri kaçak İran Şahı’nın ülkeye geri getirilmesidir; rehine olayı 444 gün sürecek ve bu olay ABD Başkanı Carter’ı yıpratacak ve seçimi kaybetmesinde ana rolü oynayacaktır. (1980 Eylülünde başlayıp yaklaşık 8 yıl sürecek olan İran-Irak savaşında, ABD ve Batılı ülkelerin silah ve lojistik desteğine rağmen Irak’ın üstünlük sağlayamaması, aynı zamanda ABD için de bir başarısızlık olarak kayıtlara geçer.)
**
60’lı yıllara damgasını vuran büyük faaliyetlerden birisi uzay yarışıydı; dönemin başlarında Sovyet kozmonot uzayda dünya çevresinde yaptığı 1,5 saatlik tur sonrasında ‘burada bir tanrı filan göremiyorum’ demişti; belli ki Sovyet yurttaşı olmanın materyalist ruhuna uygun bir şeyler söyleme beklentisini karşılama çabası içindeydi. Dönemin sonunda (1969) Amerikalı astronot Armstrong’un Aya ayak basışı görüntüleri ABD’nin yarışı önde götürdüğünü gösteriyordu. Aslında olay, dünya siyasî kutupları olan iki süper gücün yeryüzünde devam eden rekabet ve nüfuz alanlarını genişletme çabalarının dünya ‘yakın göğü’nün en yakın kısmına yansımasıydı. Ama seksenli yıllarda alarm vermeye başlayan Sovyet sistemi 90’lı yılların başında çökünce doğal olarak uzay yarışı da bitmiş olacaktı.
İş yerlerinde maaşların elden alındığı, kredi kartının ve bankamatik makinelerinin bilinmediği, evlerde telefonun yaygınlaşması ve bilgisayar için 80’li yılların, internet içinse 90’lı yılların beklenecek olduğu yıllardı 70’ler.
Ve, Türkiye’nin kendine özgü rotasını bulmasında da önemli bir katkısı olacak olan, 1974 Kıbrıs Türk çıkartmasını bahane ederek ‘stratejik müttefik’imiz ABD’nin uyguladığı silah ve askerî teçhizat konulu ambargonun savunma sanayii yatırım düşüncelerinin gerçeğe dönüşümüne kapı açması da akla gelen ve sonraları hayırla yad edilecek 70’li yıllar gelişmelerindendi.

**
Resmî bakış ve kurumların dinî hassasiyetin küçük bir yansıması –sahici ya da kurmaca- karşısında bile rejimi tehdit altında hissederek alarma geçmesinin artık yavaş yavaş gülünç bir durum olarak telakki edilir olduğu zamanlardı. Tabii bir de her gün birkaç gencin canına mal olan terör durumu vardı; birilerinin işine gelen, birilerine gerekçe olan, birilerinin de hem Türkiye’nin ve hem de bölgenin geleceğine ilişkin büyük hesapları için kullanabileceği ve muhtemelen de kullanmış olduğu. Dinî hassasiyetleriyle tanınan kesim ise neredeyse bütün gruplarıyla, birilerinin kurgulayıp zemin hazırladığına kuşku duymadıkları ve halk nezdinde ‘sağ-sol’ çatışması olarak nitelenen bu kavga ortamında taraf olmamakta dikkatliydi. Terör deyince, bugün hemen akla gelen PKK terörü 70’li yıllarda henüz doğmamıştır; var olan şey, genel Marksist hareket içerisinde Kürt kimliğinin ve Kürtçü hissiyatın vurgulanışıydı. Güney doğu bölgesi PKK terörüyle olmaktan çok kaçakçılıkla ünlüydü; kaçak çay ve sigaradan kaçak Avrupa ürünü tabak, çanak-çömlek, radyo ve çakmağa kadar akla gelebilecek herşey, Suriye ve Irak sınırı boyunca yürütülen bu ‘kaçakçılık’ faaliyetinin konusuydu.
70’li yıllara dair benim gözümde bariz ayırt edici niteliklerinden birisi de, modern Batılı düşünce yapısının ve hayat tarzının baskın unsurlarından birisi olan feminizmin herhangi bir versiyonunun Türkiye’de henüz dikkat çekecek bir düzeyde seslendirilmediği ve etkinlik düzeyine ulaşmış olmadığıydı. Ama nüfusun kadın kesiminin hem çalışma hayatında ve hem de lise ve üniversite öğreniminde (hem öğrenci ve hem de hoca olarak) yer alış oranlarındaki hızlı yükselişin sonraki on-yıllarda yükselecek olan ve Türk aile yapısında derin farklılaşmaları zorlayacak olan feminist duyarlığın habercisi olduğuna kuşku yoktu.
Bu arada, 70’li yıllar, F.G. isminin ve çevresinin daha çok öğrencilere hitap eden faaliyetleriyle tanınır olduğu yıllardır; bu çevrenin ve öncülerinin yıldızı, yabancı mecralardan güç devşirmesi sağlanarak siyasî iddialar da taşıyan bir ‘proje’ olarak, 80’li yıllarla birlikte parlatılmaya başlanmış olacaktır.
**
Aslında, yetmişli yıllarda belki de en dikkat çekici olmuş olan durumlardan birisi, önceki on yıllarda belli bir sindirilmişlik hâli yaşayan dinî hassasiyete sahip kesim içinde ‘İslâmcı’ nitelemesiyle tavsif edilen ve her alanda tezahürleri görünen canlanışın yankılanışıydı; bu yankılanışa temel teşkil eden şey İslâm’ın, modern Batı düşünce ve onun dünyaya bakışında bulduklarıyla tatmin bulamamış görülen insana (doğulusuyla batılısıyla; çünkü ‘doğulu’ sanılanlar da artık bir ölçüde batılılaşmıştı) gerçek bir alternatif olarak sunuluyor oluşuydu. ‘İslâmcılık’ diye isimlendiriliş üzerine içeriden dışarıdan epeyce yazıldı. Bendeki izlenim ise, Osmanlı’nın son döneminde bazı Müslüman düşünürlerce dünya Müslümanlarının modern Batılı siyasî ve kültürel tutum ve değerleri karşısında direnmelerini motive etmesini ve İslâm’ın, içinde yaşanılmakta olunan siyasal sisteme ilişkin mülahazalarını gündeme getireceğini umarak kullanmaya başladıkları bu isimlendirme, tarihsel kullanılışından bağımsız olarak 60’lı ve 70’li yıllarda, hissettikleri İslâmî canlanışa katkı yapanların ve kendisini bu canlanışın bir parçası olarak hissedenlerin İslâm’ın, biraz da resmî anlayışlar baskısı ve Batılı etkiler altında keyfî ve zülf-ü yâre dokunmayacak yorumlarla dünyaya bakışını ve hayatını tanzimde pek mahzur görmeyen ve ‘câmi cemaati’ olarak tasavvur edilen toplulukla olan bakış ve duruş farklılıklarını ortaya koyma arzu ve ihtiyacının gereği ve yansımasıydı. Onların itirazları vardı; genel konuşmalarda sık sık ülke nüfusunun yüzde doksandokuzunun sahip olduğu belirtilen ve yakın geçmişte siyasi baskı altında kalmış olan inanç ve anlayışın kendilerinin inanış, bakış ve duruşunu tam ve doğru olarak ifade etmediğini düşünüyorlar ve çok özetle, İslâm inancının ve dünya görüşünün hayatın tüm veçhelerine ve renklerine hitap ettiğinin, o yıllarda bu inancın ‘sağcılık’ ya da ‘anti-komünizm’ ile özdeşleştirilmesinin suyun fazlasıyla bulandırılması demek olduğunun, İslâm temelli kültürel köklerin yeniden keşfinin ve bu özgün inancın batılılaşma gibi bir kızıl elmasının olamayacağının altını çiziyorlardı. Ve doğal olarak, Rönesans’la birlikte ve sonrasında, önce Hristiyanlık karşıtı ve daha sonra kökeni vahiy olan tüm inanışları çağdışı, ilkel, arkaik ve geri olarak niteleyen yaklaşımlar üzerine geliştirilmiş modern Batı düşünce ve uygarlığıyla gerçek bir yüzleşmenin gereğini görmüşlerdi. Ve tabii ki, bu ‘İslamcılık’ kavramının kullanılışına, İslâm’ın bir ‘ideoloji’ düzeyinde algılanmasına ve modern siyaset düşünce kalıpları içerisine sıkıştırılma riskine işaret edişler de çok yersiz ve yanlış değildi ve dolayısıyla, belki ‘İslâmî hareket’ gibi bir isimlendirmeler daha doğru görülebilirdi; orada da itiraz, önüne ‘islâmî’ tabirinin eklenmesinin bir şeyin islâmî olmasına yetmeyecek olduğu itirazıydı. (Geçen on yıllar içerisinde bu kavramın kullanılışı da, bu konudaki mülahaza ve itirazlar da rafa kalkmış görünüyor; bugün içinde bulunduğumuz şartlarda, galiba artık o derinlikte bir titizlenmenin gereği de pek anlamlı görünmüyor).
Yetmişli yıllarda bu ‘İslâmcı’ anlayış ve kavrayış bilincine sıçrayışın bir yansıması dinî hassasiyetleri yüksek kesim tarafından izlenen gazeteler göz önüne alındığında da fark edilir; aslında bu durumun da ilk ham yansımaları 60’lı yıllarda görülür. Altmışlı yılların ikinci yarısında, daha önce ağırlıklı olarak Tercüman gazetesini (daha çok ‘sağ’ nitelemesi altında düşünülecek bir düşünce yapısını öngören bir yayın politikasına sahipti) izleyen dindar kesimin düşünce dünyasındaki bu hareketlilik, Yeni İstiklal, Bugün ve Babıali’de Sabah gazetelerini (ve diğer bazı cemaat bazlı tabana hitap eden bazı gazeteleri) izlemeye başlamak şeklinde tecelli eder; aynı kesimler tarafından 70’lerde izlenir duruma gelmiş olan ise, o günün fikri canlanışı ve İslâmî değerleri canlandırma çabasını paylaşan ve belli ölçüde entelektüel bir tavrı da ön plânda bulunduran tutumuyla daha çok Yeni Devir gazetesi olur (tabii, yine bazı cemaat tabanlı ya da siyasî hareketleri merkeze alan bir yayın politikası izleyen bazı diğer gazetelerle birlikte).
Ve o yıllar, bu canlanışın gerçekleşmesindeki vasatın hazırlanışında etkin olmuş olan, kişinin kendi içinde bir saflaşma yürüyüşü gerçekleştirebilmesine –kısaca ifadeyle nefs tezkiyesine- odaklanan hikmet ve marifet ocaklarının dünyevîleşme karşısında direniş ve uyanıklığının henüz kırılmış olmadığı yıllardı. (80’li yıllarda bu direniş ve uyanıklığın ciddi biçimde kırılmaya başlayarak bir dünyevîleşme sarmalı içerisinde aşındığına tanık olunacaktır). 80’li yıllarla birlikte tanık olunan aşınıp zayıflama sürecinde siyasî güç alanlarıyla temasın ve o alanın temsilcilerinin himayesinden medet umuşun çürütücülüğü ne ölçüde bir rol oynamıştır sorusu, cevabının mutlaka netleştirilmesi gereken bir sorudur ve sonraki on yıllardan söz etmek, bir ölçüde bu sorunun da cevabını irdelemek anlamına gelecektir. 70’li yıllara kadar bu hikmet ve marifet ocakları ateşlerini harlı tutmakta başarılı kalmıştı (her ne kadar Cumhuriyet’in ilk yıllarında tekke ve zaviyelerin fizikî mekânlarına kilit asılmış olsa da); bu saflığın ve masumiyetin –ve dolayısıyla hâlisliğin- korunmasında siyâsî alanın ve ilişkilerin uzağında kalmış / bırakılmış / tutulmuş olmanın sağladığı zorunlu masumiyet atmosferi dışına taşma imkânı olmayış ve bunu aramayış önemli bir faktör olarak rol oynamış olsa gerektir. (Modernleşmenin geleneksel ayarları bozucu olumsuz etkilerine karşı panzehiri ise bu vakte kadar bu ocaklar kendi tarz ve yolları içerisinde bulmuş ve ondan yeterli koruyucu sonucu almıştı.)
Kişilerden ve dönemlerden bağımsız olarak, siyasete uzaklığın tehdide açık olma ihtimalini güçlendirdiği ve dolayısıyla, sistem tarafından potansiyel tehdit olarak algılanılmasının ocaklara ruhunu veren tasavvufî gelenekleri –yapıları- bir şekilde etkilemesi; siyasete çok yakın olmanın ise genellikle, en azından müptediler üzerinde dünyevi arzu ve beklentileri tetikleme ihtimali dolayısıyla bozucu ve hatta yozlaştırıcı etkiler doğurması tarihsel olarak çok da görülmemiş şeyler değildir. Siyasetle yakın olunduğu hâlde bu, gönüllere hitap eden nefs tezkiye ocak ve yollarının kendi hasletlerini ve duruşlarını –aynı şey siyasî yapı için de geçerli olmak üzere- muhafaza etmiş olduğu dönemlerin ne kadar kısa sürdüğü ve ‘yıldızın parladığı anlar’ olarak ne kadar nadir görülmüş olduğu da ehline malûm bir vakıadır.
80 sonrası dönem ise yavaş yavaş, ilgi ve ilişkilerini küçük çevrelerle sınırlamış ve görece olarak sahih görüntü veren ocakların kamu ilgisine kendilerini mesafeli tutmaya ve hatta kendilerini görünmezleştirmeye başladığı bir dönem olarak kendisini hissettirecektir. Kamu ilgisine mazhar olmuş, niceliksel olarak ilgi ve ilişki ağı genişlemiş ve geleneğin öngördüğünün dışında bir durum olarak ‘örgütlü’ hâle gelmiş büyük ocakları ise, taşınması zor bu yük altında o güne kadar izlemiş oldukları varsayılan çizgi ve rotalarının bulanıklaşmış göründüğü bir gelecek bekliyor olduğunu söylemek kötümserlik olarak yorumlanmamalıdır. Vurgulamış olduğumuz bulanıklaşmada etkin olacak olan diğer ana faktör ise, tabii ki, bir şekilde etkili olmaya devam eden modernite ve dünyevîleşmedir. Kaldı ki, ‘dünyevîleşme’ ve ‘siyasete yakın olma’ durumlarının iç içe geçmiş iki olgu olduğu, fazla açıklamaya ihtiyaç duyulmayacak bir gerçekliktir.
İnancı kimlik belirleyici olarak gören ve, genel olarak ‘islâmcılık’ (her ne kadar tartışılır bir kavram olsa da) olarak isimlendirilen yaklaşımın siyasî arenada, benimsenen kimliğin ve anti-Batı tutumun özellikle vurgulanarak temsil iddiası bağlamında ilk ciddî girişimlerin[1] gerçekleştirildiği (ve tabii ki, bir kısmı parti kapatma olarak tezahür etmiş keskin resmî tepki ve gözdağı verişlerin de ortaya konulduğu) dönemdir yetmişli yıllar.
Yetmişli yıllar, gençlik örgütlenmelerinin ve dolayısıyla eylemlerinin gündemde hep ilk sıralarda yer aldığı bir dönem olmuştur. Özellikle üniversite öğrencilerini dikkate aldığımızda, İslâmî canlanışı bire-bir yansıtan bir tarihçeye sahip olan MTTB (Millî Türk Talebe Birliği), dönem itibariyle konumuz bağlamında anmadan geçemeyecek olduğumuz bir önem ve işleve sahipti. Dinî hassasiyet sahibi öğrencilerin sığındığı limanlardan birisi olarak 70’lerin MTTB’si ilgililerinin, üniversite ve ilerleyen yıllarda da lise gençliğine hitap ederken düşünce adamı olarak rehber edinmiş ve ismini ön plâna çıkarmış olduğu öncü isim esas itibariyle Necip Fazıl Kısakürek’tir. MTTB’nin, yazımızın odağına aldığımız 70’lere ruhunu veren İslâmî canlanış konusunda kendi ölçüsünde katkı yapmış olduğu bir gerçektir. Yetmişli yılların MTTB yönetici kadro isimleri daha sonraki dönemlerde de, özellikle siyâsî faaliyetler bağlamında gündemde yer alacak isimler arasında olmaya devam etmiştir. (Yetmişli yılların hareketli günlerinde gençler arasında olduğu kadar işçiler, öğretmenler, polisler, vd. arasında da olan örgütlenmeler toplumdaki kamplaşma ve bölünmeleri keskinleştiren durumlar olarak önemli olmakla birlikte bu yazının ana çizgisi uzağına düşüyor olduğundan ayrıntılı değerlendirme konusu edilmemiştir.)
Bu büyülü atmosferiyle 70’li yıllar tabii ki, düşünce dünyasındaki hareketlilik ve o dünyanın ana mecrası olan dergiler açısından da, özel bir yere sahip olmuş olduğu bir dönemdir; belki de dergiciliğin altın dönemidir. Hemen belirtelim, o yıllarda bizim çevremizde dergilerden beklenen şey, bir ‘dergi’den beklenebilecek ya da beklenmesi gereken şeyin çok ötesinde bir şeydi.
Ama bu ve ötesi olan konular, bu yazının İnsicam’ın gelecek sayısında yayınlanacak olan ikinci kısmında yer alacak olan konular olarak kalmak durumunda.
[1] Millî Nizam Partisi 1970 yılında kurulmuş ve 1971 yılında kapatılmış, onun yerine 1972 yılında kurulmuş olan Millî Selamet Partisi 1981 yılında kapatılmış ve açma-kapatma girişim olayları daha sonraki yıllarda da devam etmiştir.
