ABD ve İsrail’in İran’a Saldırısıyla Bombalanan Bir Ölçüde Bizim Tarihimizdir

Ve bir Seyahatname

Bu seyahatname ile Türklerin İslâm sonrası anayurdu olarak görülebilecek olan ve sınırları batıda Hazar Denizi’nden doğuda Tienşan’a ve Moğolistan sınırına uzanan büyük Türkistan coğrafyasının bir parçası olan Horasan’ın İran ve Afganistan sınırları içinde kalmış olan kısımlarını, 1933-34 yıllarında, entelektüel derinliği ve duyarlığı ile göz doldurmuş bir İngiliz yazarın gözlem ve izlenimleriyle tanıma imkânı buluyoruz.

Yusuf Selman

            Başlığın içerdiği, kimi okuyucuların vukufu dışında kalan net bilgi, İran topraklarının büyük bir kısmının, çok yakın dönemlere kadar aralıklarla Türk devletlerine ya da da Türk hanedanlıklarına yurt olmuş olduğudur. Hemen zikredelim; bugünkü Tahran’ın yer aldığı mahâl, Büyük Selçuklu devletine başkentlik etmiş olan Rey şehrinin mahallidir; Nişabur ve İsfahan da bir dönem başkentlik etmiştir. Daha sonraki dönemde Moğollara (İlhanlı Devleti) uzun bir süre başkentlik eden Tebriz ise etiyle kemiğiyle ve tüm dokusuyla zaten tam bir Türk şehridir. Yarı Moğol kökene sahip olsa da kendisini ‘Türk’ olarak tanımlamaya özen göstermiş Emîr Timur’un ve ahfadının izleriyle Nişabur, İsfahan, Yezd ve Meşhed ise Tarihî Horasan Türk kültürünün en önemli eserlerinden birçoğunun hâlâ ayakta olduğu şehirlerdir. Ya Şiraz!! Gülüyle, bülbülüyle Yahya Kemal’in şiirine konuk olan Şiraz’da da kültürümüzün izleri daha mı az gözlenir?

            Geçtiğimiz ay (Mart, 2026) içinde vefat etmiş olan İlber Ortaylı Hoca İsfahan’ın bombalanması karşısında hasta yatağında isyanlardaydı. Bir yerde kayıtlı mıdır bilmiyorum ama bir sözünü zikrederek kendisini yad edelim: ‘”İsfahan’ı görmeden hayat ve ölüm anlaşılmaz’; kast ettiği şey İsfahan (ve aslında Horasan)’ı tanımanın Türk tarih ve kültürünü anlamadaki önemiydi; nitekim bunu bu şekilde net ifade eden sözlerini de görmek mümkündür: “İran’ı görmeyen bir insan Türk tarihini kavramamış demektir”.

          Bu vesileyle, yakınlarda yayınlanmış olan bir seyahatnameden söz etmenin uygun olacağını düşündüm: Horasan Seyahatnamesi (1933-1934)[1].

Bu seyahatname ile Türklerin İslâm sonrası anayurdu olarak görülebilecek olan ve sınırları batıda Hazar Denizi’nden doğuda Tienşan’a ve Moğolistan sınırına uzanan büyük Türkistan coğrafyasının bir parçası olan Horasan’ın İran ve Afganistan sınırları içinde kalmış olan kısımlarını, 1933-34 yıllarında, entelektüel derinliği ve duyarlığı ile göz doldurmuş bir İngiliz yazarın gözlem ve izlenimleriyle tanıma imkânı buluyoruz.

Eserin yazarı, seyahat yazılarıyla ünlü bir İngiliz olan ve henüz genç denebilecek bir yaşta, Dünya Savaşının civcivli bir zamanında (1941), Mısır’a gitmek için çıktığı yolculukta, içinde bulunduğu geminin bir denizaltıdan atılan bir torpidoyla batırılması sonucu hayatını kaybetmiş olan Robert Byron’dır.

            Byron’un seyahat süresinin önemli bir kısmı (yaklaşık 6 ayı) İran topraklarında geçmiş, bu süre içerisinde Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Meşhed, Tebriz ve Esterabad gibi diğer birçok şehirlerde de sosyal hayata dair gözlemlerde bulunmuştur. Ama tabii ki onun İran’da asıl odaklanmış olduğu yerler İslâm mimarisinin önde gelen örneklerinin büyük bir kısmının bulunduğu yerler (Meşhed, Nişabur, Isfahan, Şiraz, vd.) olmuştur; örneğin, yalnızca İsfahan’da kalış süresi 2 haftayı aşkın uzunlukta bir süredir.

Seyahatnamenin ürünü olarak ortaya çıktığı seyahat İkinci Dünya Savaşı’nın çok yaklaşmış oluşunun huzursuzluk olarak hemen her coğrafyaya, özellikle de Ortadoğu’ya yansımış olduğu bir dönemde (1933-1934) yapılmış. Ve bu seyahatname içeriği, sahip olduğu nitelikleri itibariyle kolaylıkla bir kaos ortamına döndürülebilecek olan bir coğrafya olan Ortadoğu ve onun organik uzantısı olan bölgeleri kapsadığı için dikkate değer ve önemlidir. O yıllarda henüz bir İsrail devleti vücut bulmuş değildi, ama bilindiği gibi, 1917 yılında Siyonist Yahudi örgütleri, o günün dünya süper gücü İngiltere’den Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması sözünü almak (Balfour Deklarasyonu) şeklinde önemli bir dönüm noktası sonrasında ABD ve Fransa gibi ülkelerin de destekleriyle  Filistin’e Yahudi göçünü önemli ölçüde organize etmiş durumdaydı[2] ve dolayısıyla İngiliz manda yönetiminin gözetiminde olan  Filistin bölgesinde İsrail devleti’nin kuruluşu bağlamında büyük bir hareketlilik devam etmekteydi. Bu seyahatnamenin yazarı Byron, seyahatinin yaklaşık bir haftasını geçirmiş olduğu Kudüs ve genelde Filistin bölgesine dair de ilginç denebilecek gözlemlerde bulunur.

            Ve bu seyahatname[3], İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal altına girmiş olacak olan komşu ülke İran’ın geçirdiği ve yaşayacak olduğu ve çoğunlukla Batılılaşma ve modernleşme yönünde zoraki dönüştürme çabalarının sergilendiği bir dönemde o coğrafyayı ağırlıklı bir biçimde kapsıyor olduğu için dikkate değerdir. (Bu seyahatname, daha sonra yaşayacak olduğu, iz bırakıcı büyük toplumsal ve siyasî gelişmelerle sık sık gündemimize girecek olan Afganistan’ın İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllarındaki kültürel ve siyasî durum ve pozisyonuna da ayrıntılı sayılabilecek ölçüde ışık tutmaktadır.)

            Seyahatname, İslâm mimarisinin en özgün örneklerine ev sahipliği yapan İran’ın Nişabur ve Meşhed bölgesinden Afganistan’daki Mezar-ı Şerif’in doğusundaki bölgelere kadar uzanan ve Türkmenistan’ın Merv bölgesini de kapsayan ve çocukluğumuzdan itibaren büyülü bir kelime olarak ismiyle zihinlerimizde kendisine yer açan  tarihî Horasan[4] bölgesine, ve İslâm uygarlığında bir altın çağ olarak değerlendirilen bir dönemde İslâm mimarisinde ortaya çıkmış özgün eserlere odaklanmış olduğu için önemli ve dikkate değerdir.  

            Sözünü ettiğimiz bu seyahatnamede, 1. Dünya Savaşı sonrası dönemde, kültürel ve tarihî irtibatlarımızın bulunduğu yakın coğrafyalarda gerçekleşen ve bugünlerimize kadar derin izler bırakacak olan ve ‘batılılaşma’  ve ‘modernleşme’ olarak isimlendirilebilecek bir sürecin en önemli kısmında İran ve Afgnistan’daki kültürel dönüşümlere ivme kazandıracak gelişmelerin seyahat yılları (1933-34) itibariyle seyyahımızın dikkatine çarpmış bazı yansımaları da dikkatlerimize sunulmuştur.

            Eleştirmenler Robert Byron’u tanımlarken, onun yalnızca bir seyahat yazarı olmadığını ama aynı zamanda bir estetik düşünür, kültürel eleştirmen ve ayrıntılarda dikkatli bir gözlemci olduğunu vurgular. Dahası onun, mimariyi sadece teknik bir alan olarak değil, ruhsal ve kültürel bir ifade biçimi olarak gördüğünü söylemek de mümkündür. Byron’ın, geleneksel İslam mimarisi ve Pers kültürü karşısında belli bir hayranlık duyduğunu söylemek abartı olmaz. Orijinal ismiyle The Road to Oxiana, birçoklarınca hem seyahat edebiyatı hem de mimari eleştiri açısından yeni bir tarzın öncüsü olarak kabul edilir. Bir eleştirmeninin kelimeleriyle, Byron’ın üslûbu, ironi, mimari hassasiyet, kültürel gözlem ve mantık sınırlarını zorlayan ya da tanımayan şiirsellik pırıltılardan dokunmuş ‘zengin bir duvar halısı’ gibidir. Seyahat kitapları eleştirmenleri arasında bu kitabı, 20. yüzyılın en iyi seyahat kitabı olarak nitelendirenler de bulunur. Bakışında estetik düşkünü bir yazar dikkati kadar bir kâşif merakı da dikkat çeker.


[1] Horasan Seyahatnamesi (1933-34), Büyüyen Ay Yayınları, 2025. Çev. Yusuf Yazar.

[2] Filistin’de 1890 yılında 43 bin olan Yahudi nüfusu (o sırada toplam Filistin nüfusu 532 bindir) 1914 yılında 60 bini, 1930’da 250 bini, 1960’da  1.2 milyonu aşmıştır. 

[3] Kitabın orijjinal ismi The Road to Oxiana’dır. Ceyhun nehrinin eski ismi, ilk yüzyıllarda Oxus, sonraki yüzyıllarda ise Amuderya’dır. Açıkça görülen şeyse, Oxiana isminin Oxus isminden türetilmiş ve Ceyhun çevresini, bölgesini ya da havzasını ifade eden bir isimlendirme olduğudur.  Bilindiği gibi Ceyhun nehri Afganistan’da, Pamir ve Hindikuş dağlarının kesiştiği yerde doğar. Pamir Vahan Suyu ve Kızılsu gibi kollarla beslenerek, Afganistan’ın kuzey sınırları boyunca batıya doğru akar ve Türkmenistan sınırında seksen Kilometre kadar ilerledikten sonra kuzeye-batıyaa doğru yönelip Aral Gölü’ne dökülür. Yazarın seyahatinin gerçekleştiği dönemde Ceyhun nehrinin kuzeyi (batıda Hazar Denizi’nden doğuda Moğolistan sınırlarına kadarki isimlendirmeyle Türkistan) Sovyet Rusya işgal ve kontrolunda olduğundan yazarın mümkün olan hedefi ancak Ceyhun (Amu Derya) nehrinin kendisi ve güneyinde kalan Afganistan Türkistan’ıdır. Ceyhun nehrinin kuzey tarafı ise Maveraünnehir (Nehrin Öte Tarafı)’dir ve buradaki nehir Ceyhun nehridir. (Önceki yüzyıllarda Türkmenistan sınırları içinde nehir yatağı batıya doğru akışını devam ettirip Hazar Denizi’ne ulaşmaktaydı; ama 18.nce Yüzyıla varıldığında çeşitli etkiler (sulama, şehir ihtiyaçları için kullanılma, vd.) altında nehrin Hazar’a doğru olan mecrası değişmiş ve kuzeye Aral Gölü’ne yönelmiştir.) (Çev.)

[4] Horasan: Tarihî Horasan bölgesinin sınırları zaman içerisinde farklı algılanmış olmakla birlikte esas itibariyle Nişabur Meşhed, Herat, Belh, Mezar-ı Şerif ve Merv şehirlerini içinde bulunduran ve bugün kısmen İran (kuzey-doğudaki Rey, Taberistan ve Cürcân bölgeleri), kısmen Afganistan (kuzey ve daha çok da kuzey-batı bölgesi) ve kısmen de Türkmenistan (Merv bölgesi) sınırları içinde kalmış olan topraklardır. Bazı kaynaklar Horasan sınırlarını doğuda Tacikistan (Kulab çevresi) sınırları içine kadar götürmektedir. Dolayısıyla, tarihî Horasan bölgesi, Ceyhun nehrinin kuzeyinde olan ve esas olarak Maveraünnehir coğrafyasının bir parçası olan Merv bölgesini de kapsamaktadır. Farsça bir kelime olan Horaan, ‘güneşin yükseldiği yer’ anlamına gelmektedir ve bu anlamla daha çok ‘İran’ın doğusu’ kastedilmiştir.