Cemil Meriç ve Hint Dünyasının Keşfi

Oryantalizmin neliğine ilişkin çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, Edward Said’in Orientalism başlıklı eseri, oryantalizm disiplininin ideolojik yanını deşifre etmesi açısından en etkili eser olmuştur. Bu eserinde Said, oryantalizmin üç alanını birbirinden özenle ayırmıştır. Bunlardan ilki olan bilimsel oryantalizm, İslâm medeniyetine dair literatürün toplanması-korunması ve kütüphanelerimizde bulunan kimi yazma eserlerin tahkik edilerek yayınlanmasıdır.

Fatih TOKTAŞ

DEÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

 Cemil Meriç’in Hint kültürü üzerinden doğu dünyasını keşfetme yolculuğunu sunan ilk telif eseri, Hint Edebiyatı başlığıyla 1964 yılında okurun karşısına çıkmıştır. Düşünürümüzün oğlu Mahmut Ali Meriç, bu eserin daha anlaşılır olması amacıyla metnin yeniden düzenlemiştir. Bu Yeni dipnotların eklendiği, ilk baskıdaki bazı konuların yer değiştirdiği bu düzenleme Bir Dünyanın Eşiğinde başlığıyla 1994 yılından itibaren yayınlanmaya başlanmıştır. Cemil Meriç, Türk düşünce hayatında kendini düşünmeye ve düşündüklerini topluma sunmaya adayan özgün bir aydındır. Medeniyeti, Avrupa medeniyeti olarak algılayan Türk kültür dünyasının sığlığından muzdarip bir aydın olarak Hint üzerinden Doğu’yu tanımak istemiş ve bu uğurda harcadığı emeğin karşılığı olarak Bir Dünyanın Eşiğinde kitabı ortaya çıkmıştır. Bu kitap, Türk düşünce dünyasını Batı’nın sığ rasyonalizmine tutsak olmaktan çıkarmak adına Doğu’nun derin metafizik ormanlarına uzanan bir yolculuğun edebi-felsefi anlatımıdır. Nitekim Meriç, sürekli bir Batı mukayesesi ile Hindistan’ı alımlamış; birtakım benzetmelerle bu iki dünyanın farklılığını vurgulamak istemiştir. Onun dünyasında Batı’yı Olympos ve Doğu’yu Himalaya temsil etmektir.

 Meriç’e göre Olympos, sadece kendini görmeyi odaklanan Batı’nın simgesidir. Dünyanın çatısı olan Himalaya ise her düşünceyi ve yaklaşımı kendi içinde taşımaktan kaçınmamış ve böylece özgürlüğün vatanı olmuştur. Onun gözünde Hindistan; güzele, sonsuza ve hoşgörüye bir çağrıdır ve bu nedenle ikinci vatanı olarak görmüştür. Çünkü bu coğrafya, insanoğlunun elli asırlık hayat ve ruh tecrübesini mayalandıran bir medeniyetin beşiğidir. Bu engin hoşgörüsü nedeniyle Hint, özgeci ve irfani düşüncenin merkezidir. Bu farklılığın temelinde ise bu iki dünyayı, iki farklı insanın kurmuş olmasıdır.

 Batı, Promete Hindistan ise Rişiler ile sembolize edilen dünyadır. Batı’nın insanı, Homo Faber’dir: Yıldırımı ışığa çeviren, maddeye hükmetmenin peşinde koşarken kendisi de maddeleşen bir devdir. Bu nedenle çağdaş Batı insanı, kökleri kopmuş bir ağaç gibi hem kendine hem tabiata yabancıdır. Kendi içinde Engizisyon uygulamaları ve kendi dışında sömürgecilik Batı medeniyetinin kanlı meyveleridir. Meriç’e göre Avrupa’nın aile, parti, sınıf kavramsallaştırmaları, bilimsellik şemsiyesine büründürülmek suretiyle bireysel bencilliğini ve toplumsal egoizminin üstünü örtmektedir. Bu nedenle batı; kaba ve yapmacıktır. Oysa gerçek marifet, hem dünyayı hem de ulusları köleleştirmek değil, doğayla ve insanlıkla kaynaşmak ve hayatın her cilvesine saygı göstermektir. Nitekim Meriç, Doğu’da hayatın her tecellisine saygı göstermeyi, önyargıların pençesine düşmemeyi ve özgeciliği öğretir.

 Meriç’in Batı ile Doğu karşılaştırmasının, bizler için göz önünde bulundurulması gereken üç önemli sorunu bulunmaktadır. Bilgisel sorun olarak nitelendirebileceğimiz ilk sorun; Meriç’in Doğu’ya dair bilgilerini Batılı kaynaklardan okumuş olmasıdır. Esasen tek bir Batı’nın olmaması, Doğu’nun Batı üzerinden öğrenilmesi problemini bir ölçüde hafifletebilir. Nitekim Meriç, materyalist Batı içinde, 18 ve 19 yüzyıllarda özellikle Alman idealistler örneğinde Doğu’dan beslenen yeni bir Batı’dan söz etmekte ve hatta aşırı bir değerlendirme yapmaktadır. Sömürgeci Batı’nın, sömürülen Doğu medeniyetinin seçkin eserlerini Batı dillerine çevirdikçe Batı, en azından bir kısmı ikinci bir Rönesans yaşamıştır. Alman idealistleri örneğinde olduğu gibi materyalist Batı’nın içinden maneviyatı ve özgeciliği öğrenen yeni ve bir başka Batı daha ortaya çıkmıştır.

 Doğu’nun seçkin eserlerinin Batı dillerine çevrilmesi ve Doğu’dan beslenen yeni bir Batı’nın ortaya çıkmış olması gerekçesiyle Meriç’in, Doğu’yu Batı’dan öğrenmesinin çok büyük bir sorun teşkil etmeyeceği söylenebilirse de sorun bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Doğu’nun Batı dolayımıyla öğrenilmesi sağlıklı ve yetkin bir inceleme olarak görülemez. Ne var ki Türkiye’nin o dönemlerdeki kültürel yapısı; Hint ve Çin’e dair Türkçe literatürün yetersizliği Meriç’in Doğu incelemesini Batılı yazarlar ve Batı dilleri üzerinden öğrenmek zorunda kalmasını makul biçimde açıklayabilir. Cemil Meriç’in Bir Dünyanın Eşiğinde’nin daha temelli iki sorunu ise ideolojik bir tercihe dayanması ve bu tercihin meydana getirdiği aşırılıktır.

Meriç için Doğu, materyalist Batı’nın iflas eden bir medeniyet olduğunu ve Türkler için örnek model olarak alınamayacağını gösteren bir kanıt mesabesindedir. Bu nedenle Meriç’in kaleminde Batı, haklı-haksız her türlü eleştirinin hedefi olurken Doğu, Türk aydının besleneceği bir medeniyet havzası olarak olumlu biçimde takdim edilmektedir. 1960’lı 1970’li yılların Türkiye’sinin entelektüel ortamı göz önüne alındığında bir entelektüel olarak Meriç’in tavrı son derece açık ve anlaşılırdır. Meriç, Türk insanının Batı karşısında ezikliğe düşmesini, Batı modernizminin kültürel hegemonyasına karşı çıkmayı kültürel bağımsızlığın bir gereği olarak değerlendirmiştir. Bu bağlamda oryantalizm ile oksidentalizm disiplinlerine göz atmak yararlı olacaktır.

 Oryantalizmin neliğine ilişkin çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, Edward Said’in Orientalism başlıklı eseri, oryantalizm disiplininin ideolojik yanını deşifre etmesi açısından en etkili eser olmuştur. Bu eserinde Said, oryantalizmin üç alanını birbirinden özenle ayırmıştır. Bunlardan ilki olan bilimsel oryantalizm, İslâm medeniyetine dair literatürün toplanması-korunması ve kütüphanelerimizde bulunan kimi yazma eserlerin tahkik edilerek yayınlanmasıdır. Sözgelimi İmam-ı Mâtürîdî’nin en önemli kelam eseri olan Kitâbü’t-Tevhîd’in dünyada yalnızca bir adet yazma nüshası bulunmaktadır ve bu nüsha, İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi kütüphanesindedir. Bazen basımını yaparak ve bazen de haklarında akademik çalışmalar yaparak oryantalistlerin İslâm kültürüne yönelik bilimsel çalışmaları, Müslüman dünyası tarafından da saygıyla karşılanmıştır.

 Oryantalizmin ikinci unsuru ise ister bilimsel isterse söylem düzeyinde olsun, oryantalistlere çalışma imkanı sunan veya bürokratik görevler veren yayın araştırma dergi-yayınları, üniversitelerin akademik birimleri ve istihbarat başta olmak üzere Batılı ülkelerin dış ilişkilerinin çeşitli birimleri ve beşinci kol faaliyetleri sağlayan basın-yayın organları olmak üzere devasa bir bürokratik yapılanmadır. Oryantalizmin en politik ve bizler için en tehlikeli unsuru olan üçüncü alanı ise söylem düzeyinde oryantalizmdir.

 Edward Said’in ipliğini pazara çıkardığı söylem oryantalizmi, bilimsel oryantalizmin verilerini çarpıtmak pahasına Batı’nın siyasal ve ekonomik çıkarlarına göre hayali bir Doğu üretmekle görevlendirilmiştir. Bu hayali Doğu imgesiyle Batı’nın ekonomik-politik güçleri, bir yandan politikalarını kendi halklarına ikna edici bir biçimde sunan bir retorik üretmişlerdir. Diğer yandan ise bu retorik dil, Doğu aydınlarının ve halklarının ruhlarını satın veya esir almayı amaçlamıştır. Batı’nın bu sinsi dilini bilimsel bir gerçekliğin ifadesi olarak kabul eden bir Doğu’nun ne siyasal ne ekonomik ne de kültürel olarak bir bağımsızlık ve özgün düşüncesi var olabilir. Oksidentalizmin en merkezi sorunu tam da bu noktadan itibaren başlayacaktır.

 Oryantalizmin, makine titizliği ve düzeniyle çalışan bürokratik kurumlar aracılığıyla elde ettiği bilimsel bilgi birikimi karşısında ezilen, bu birikimin siyasal-politik retorik bir söyleme dönüştürülmesiyle kimlik bunalımına düşen Doğu’nun önünde üç seçenek bulunmaktadır. Doğu; ya kendi içine kapanacaktır ya Batı’ya teslim olacaktır ya da Batı ile kültürel-bilimsel-söylemsel bir savaşa girişecektir. Bir iç savaştan sonra Kore’nin durumu ilk iki seçeneği yansıtır. Kuzey Kore, Batı’ya karşı kendini kapatmış, kültürel-toplumsal kodlarını ve geleneği koruma altına almıştır. Güney Kore ise iç savaştan sonra kendini ABD korumacılığına teslim etmiş ve 1950’i yıllardan günümüze Hristiyan Korelilerin oranı % 25’lere çıkmış ve bunun karşılığında büyük bir ekonomik gelişme ile ödüllendirilmiştir. Bazı toplumlar ise üçüncü seçeneği tercih etmiştir; aydınıyla halkıyla Batı’ya teslim olmak yerine onunla mücadele etmeyi kararlaştırmıştır. Cemil Meriç’in bilinçli olarak Batı karşıtlığı tam da bu tercihi yansıtmaktadır.

Meriç örneğinde aydınlar, oryantalizmin öncelikle söylem düzeyine bir karşı duruş sergilemeyi bir strateji olarak benimsemişlerdir. Bu bağlamda Meriç, Türk insanına Batı’nın kölesi ya da uydusu olmamak adına Doğu medeniyetini bir çıkış yolu olarak sunmayı amaç edinmiştir. Ne var ki bu tutum, Doğu’nun kötü örnekliklerini görmezlikten gelme şeklinde bir aşırılığa da yol açmış gözükmektedir. Meriç’in Hindistan’daki kast sistemini yorumlama biçimi, kanımızca bu aşırı yaklaşımın bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.

 Toplumun birtakım aşılmaz kastlara bölünmüş olması, sadece Batı’nın değil insanca her yaklaşımın karşı durması beklenen bir sosyal yapıdır. Ne var ki Meriç, kast sistemini bütünüyle eleştirmek yerine Hindistan’daki bu sınıfsal bölünmenin, Amerika’daki beyaz-zenci ya da sömürgelerdeki İngiliz-yerli ayrımından daha az sorunlu olduğunu belirtir. Hatta bu sistemin, toplama kamplarından çok daha insanca bir çözüm yolu olduğunu söyleyen Levi-Strauss’un görüşlerine atıf yaparak, toplumsal grupların çizilen sınırları aşmaması için kurgulanan bir sistem olduğunu belirtir ve böylece toplumsal ayrımı bir biçimde meşrulaştırır. Meriç’in Batı karşısında Türk aydınının nefesleneceği bir alan sunmak adına Doğu’yu önerirken, Doğu’nun kötü hasletlerini görmezlikten gelmesi, ancak dönemin Türkiye’sinin şartları ile açıklanabilir. Türk aydınının Batı karşısında dili ve gönlü öylesine tutulmuştur ki bu yıkıcı büyüden kurtulmak için Meriç, sanki hayalinde kurduğu bir Doğu’yu kurtuluş reçetesi olarak sunmuştur. Batı’ya karşı bir duruş kazanmak adına Doğu’nun kötülüğünü görmezlikten gelme, Meriç’in gözündeki Türkiye’nin durumu bağlamında ancak istisnai şartlarla anlaşılabilirse de bizler için kabullenilmesi gereken bir yaklaşım olarak gözükmemektedir.

 Bu bağlamda ve Doğu-Batı Arasında İslâm başlıklı çarpıcı eserinden söz etmek anlamlı olacaktır. İslâm’ın Batı’daki yıkılmaz kalesi Bosna-Hersek Müslüman toplumunun bir aydını olarak İzzetbegoviç, İslâm’ın Batı ya da Doğu olarak görülemeyeceğini, onun kendine özgü değerleri olduğunu ve bu değerler çerçevesinde gerektiği kadarıyla hem Batı’dan hem de Doğu’dan yararlanabileceğini soğukkanlı bir yaklaşımla dile getirmiştir. Dönemin Yugoslavya hükümeti tarafından hapse atıldığı dönemlerde bu kitabın, ilk kez 1984 yılında ABD’de yayınlanmış olması da tarihin garip cilvelerinden biri olsa gerektir.

 Aliya İzzetbegoviç, İslâm dünyasının Batı karşısında bir ezikliğe kapılmanın veya büyülenmenin yersizliğini gösteren eserler kaleme almakla Meriç ile benzer bir yaklaşımı göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında Doğu-Batı Arasında İslâm, esasen Bir Dünyanın Eşiğinde’nin bir devamı olarak görülebilir. 1960’ların Türk insanına Doğu’dan nefes almasını öneren Meriç, 1980’lerde kendi özgünlüğünü koruyarak hem Doğu’dan hem de Batı’dan gereğince yararlanmasını öneren İzzetbegoviç, Batı karşısında yılgınlığa düşmek üzere olan İslâm toplumlarını silkelemeye çalışan iki önemli Müslüman aydını ve düşünürüdür. Rahmetle ve saygıyla anmak boynumuzun borcudur.