İstanbul- Tiran Arasında Kardeşlik Köprüsü

Kapının önünde duran bir görevli “turistik mi ibadet mi?” kabilinden soru yöneltiyor ve ona göre içeriye alıyordu. Caminin içerisine girdikten sonra hemen soldaki merdivenler abdesthaneye çıkarıyor. Abdesti aldıktan sonra namazı kılmış ve sonrasında içeriyi incelemiştim. Ertesi gün geldiğimde görevliye namaz kılacağımı zikrettikten sonra içeriye girmiştim. Namaz kıldıktan sonra bir süre kuran okumuş ve camiyi seyretmiştim. Video aldığım sırada aynı görevli ciddi bir ikazda bulunmuştu: “Sadece ibadet edilebilir, çekim yasak” Müslüman bir Türk olarak ziyarete geldiğim bir yerin hatırasını kayda almamın mahsuru olmamalıydı.

Zübeyir ŞEKERCİ

Yaklaşık 3- 3.30 saatlik yolculuğun ardından Tiran’a varmıştım. Otobüs terminalinde indikten sonra internetim olmadığı için bir süre iletişimde sıkıntı yaşadım. Daha sonra bir otobüs firmasının ofisine girip durumumu henüz izah etmemişken interneti paylaştılar. Çocukluk yıllarımızda bizlerle ilgilenmiş, gençlik faaliyetlerinde çalışmalarda bulunmuş ve şimdilerde Tiran’da ikamet eden Nail Ayaş Abi ile iletişime geçtikten bir süre sonra terminalin üst katında buluştuk. İstanbul’dan Tiran’a samimi bir kardeşlik köprüsü kurulmuştu bile.

 Arnavutluk’un başkenti Tiran, ulaşım ve altyapı olarak bir hayli zayıf. Şehirdeki trafik nüfusa göre oldukça yoğun. Nail Abi ile bu durumu konuşurken kısa mesafe bir metronun bile birçok sorunu çözeceğini söyledi. Nitekim koca başkentte metro gibi bir raylı ulaşım bulunmuyor. Nail Abi ile otobüse bindik. Otobüse binerken aldığınız bileti daha sonra bir başka görevli gelip kontrol edip yırtıyor. İstanbul’daki akbil sisteminin nimet olduğunun idrakine varıyorsunuz adeta. Uzun yıllardır Maarif Vakfı’nda çalışan Nail Abi üç senedir de Tiran’da faaliyet gösteriyor. Arnavutluk’un ahvalinden ülke halkının Osmanlı’ya bakışına değin yol boyu birçok şey konuştuk. Osmanlı’ya karşı halk tarafından bir “sömürgeci” bakışın olduğundan bahsetmişti ki bunu İskender Bey Meydanı’nı gezerken idrak edecektim. Sömürgeci İtalyanlar özelinde Batı’ya öykünme söz konusu. Şehirde “helal” gıda ve “alkol” ürünün satılmadığı işletme bulmanın zor olduğunu ve kendisinin uzun bir süre bu durumdan muzdarip olduğunu dile getirdi. İndikten sonra yeni açılan bir Türk dönerciye girmiş ve yemeğimizi yemiştik. Yaklaşık bir hafta sonra çorba içebilmenin keyfine varmıştım. Daha sonrasında Maarif Vakfı’nın Tiran’daki şubesine geçmiştik.

Tiran’da Maarif Vakfı eğitim alanında önemli çalışmalar yapıyor. Nitekim bir süredir FETÖ’den devir Tirana New York Üniversitesi’ni uhdesinde bulunduruyor. Vakfa geldiğimizde Nail Abi ile çay eşliğinde uzunca hasret gidermiştik. Ardından şehri gezmeye başladık. Tiran uzun yıllar Ateizmin bir devlet dini olarak kabul edildiği Arnavutluk’un başkentliğini yapmış ve mimari olarak Sovyet/komünizm soğukluğunu günümüzde hala hissedeceğimiz bir şehir. Geçmişten günümüze tarihi serencamına baktığımızda uzunca bir süredir Arnavutların ikamet ettiği bir belde olmasına karşın 15.yüzyılda bir Venedik hakimiyetinden ve sonrasında 1614 itibariyle Osmanlı şehri olarak karşımıza çıkmaktadır. Süleyman Paşa’nın himayesinde bayındırlık faaliyetleri hız kazanmıştır. Kendisi adına yaptırılan camii Enver Hoca döneminde yıktırılmıştır. 19. yüzyıla geldiğimizde Müslüman Arnavut nüfusun baskın olduğu ve bununla birlikte Ortodoks ve Katolik nüfustan da söz edebiliriz. Bununla birlikte Bektaşilerin merkezi buradadır. Bununla ilgili Edi Rama’nın Vatikan benzeri bir “Bektaşi Dini Devleti” açılımı bulunmaktadır. Nitekim kırktan fazla cami ve hamam gibi İslam mimarisiyle donatılan şehir bilhassa Enver Hoca döneminde ciddi bir mimari erozyona uğramıştır. Şehrin tarihi ve kültürel merkezi iki ana cadde üzerinde teşekkül etmektedir. Oldukça uzun olan bu iki cadde sizi şehrin tarihinde yolculuk yaptırır.

 İlk durağımız Osmanlı’dan kalan bir iki eserden biri olan Ethem Bey Camii’ydi. Camiinin banisi Molla Bey olsa da 1808’de vefat etmesi hasebiyle daha sonra oğlu Ethem Bey tarafından 1822-23’te inşası tamamlanmıştır. Tek kubbeli ve kubbe yanındaki ahşap çatısıyla beraber Osmanlı mimarisinin Balkanlardaki temsiline güzel bir örnektir. Elbette geç dönem eseri olması hasebiyle Barok etkisi de kendini göstermektedir. Camiinin özellikle iç kısmında kalem nakışların yoğunluğundan söz etmek mümkün. Ahşap minber ve mahfili bulunmaktadır. Enver Hoca döneminde diğer eserler gibi “yıkım”a uğramasa da uzun süre kapalı tutulmuş ve bir süre kültürel faaliyetler için kullanıma açılmıştır.

  Günümüzde TİKA ve Arnavutluk iş birliğinde yakın zamanda restorasyondan geçmiştir. Caminin önüne geldiğimizde oldukça yoğun bir ilgi vardı. Kapının önünde duran bir görevli “turistik mi ibadet mi?” kabilinden soru yöneltiyor ve ona göre içeriye alıyordu. Caminin içerisine girdikten sonra hemen soldaki merdivenler abdesthaneye çıkarıyor. Abdesti aldıktan sonra namazı kılmış ve sonrasında içeriyi incelemiştim. Ertesi gün geldiğimde görevliye namaz kılacağımı zikrettikten sonra içeriye girmiştim. Namaz kıldıktan sonra bir süre kuran okumuş ve camiyi seyretmiştim. Video aldığım sırada aynı görevli ciddi bir ikazda bulunmuştu: “Sadece ibadet edilebilir, çekim yasak” Müslüman bir Türk olarak ziyarete geldiğim bir yerin hatırasını kayda almamın mahsuru olmamalıydı.

 Camiden çıktıktan sonra etrafı incelemeye başladım. Bulunduğumuz meydana İskender Bey Meydan’ı ismi verilmiş ve merkezine de mezkûr tarihi şahsiyetin büyük bir heykeli dikilmiş. Karşısında da Arnavutluk tarihine dair ulusal bir müze bulunmakta.  İskender Bey, asıl ismi Gergi, Arnavutlar tarafından milli bir kahraman olarak anılmaktadır. Babası İvan (Yuvan), Fetret Dönemi sırasında Osmanlı’ya karşı mücadelede bulunmuş ancak daha sonrasında tabii olmuştur. Oğlu İskender’i Osmanlı’ya “iç oğlan” olarak göndermiştir. Sarayda iyi bir eğitim alan İskender Bey uzun bir süre Osmanlı’ya hizmet etse de daha sonrasında babasının mülkü olarak addettiği yerleri himayesi için istemesine karşın reddedilince isyan etmiş ve Osmanlı’ya karşı ölümüne değin mücadele etmiştir. Osmanlı kaynaklarında “Hain İskender” olarak bilinen İskender Bey, civardaki Arnavutları da isyana teşvik etmeye çabalamıştır. Napoli Krallığı himayesine girmiş ve Papa tarafından taltif edilmiş ve süreç içerisinde irtidat etmiştir. İsyan sürecinde Osmanlı’ya baya zorluk çıkarsa da isyanı bölgeye yayamadığı gibi 17 Ocak 1468’de bir Venedik kalesi olan Leş’te vefat etmiştir. Kültürel bağlamda “ulusal kahraman” olarak ilan edilen birinin esasında Osmanlı yerine bir başka gücün himayesinde mücadele etmesi oldukça ironiktir. Kaldı ki Osmanlı Dönemi sonrasındaki Arnavutluk’taki İtalyan faşizmine ve Enver Hoca dönemine baktığımızda “soru/n/un” Osmanlı ile ilgili olmadığını görmekteyiz.

 Ethem Bey’den sonra bir sonraki güzergâh noktamız Namazgah Camii’ydi. 1912’de Arnavutların bağımsızlıkları sonrasında Tiran’daki Müslüman nüfusun bir ulu camii projesi olsa da İtalyan işgali ve sonrasındaki Enver Hoca yönetimi projeyi kesintiye uğratmış ancak Türkiye’nin katkılarıyla 2015’te inşasına başlanmış ve temel açma törenine katıldığı gibi yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tensipleriyle 10 Ekim 2024’te açılmıştır. Günümüz teknolojisiyle bir klasik dönem Osmanlı mimarisi olarak inşa edilen Namazgah Camii 56’şar metrelik dört minare, 36 metre yüksekliğinde ana kubbe ve 18 küçük kubbesiyle ve sekiz bin kişilik cemaat kapasitesiyle bir selatin camiyi andırmaktadır. Konferans salonları, derslikler, kütüphane ve kültür merkezi gibi farklı alanları da ihtiva etmesiyle bir külliye özelliğine sahip diyebiliriz. Camiinin alt katında vakfın himayesinde kafe ve restoran da bulunmakta. Helal gıda konusunda sorun yaşanılan Tiran’da böyle bir seçenek nimet denebilir. Nail Abi, camiyi gören yabancı turistlerin “Osmanlı eseri” sandıklarını dile getirmişti. Osmanlı bakiyesi olan Türkiye’nin balkanlardaki kültürel varlığına güzel ve yeni bir kazanımı olması bu anlamda takdir edilesi. Camiinin netameli açılış sürecinde Arnavutluk ve Türkiye diyanetinin ortaklığında ikişer hoca tayin edilmiş.

 İkindi namazına doğru camiye girmiştik. Oldukça heybetli bir eser. Tezyin kullanımında sadelik tercih edilmiş. Camii’ye tayin edilmiş Türk hocalarla tanıştık. Namaz sonrasında müezzinliği ifa eden Bursalı hoca ile tanıştık. Hocanın sesi oldukça güzel. Muhabbetin ardından Nail Abi ile kafe bölümüne geçtik. Kafede Nail Abi ve ailesiyle oturmuş ve muhabbet ettik. Daha sonrasında akşam namazı için camiye geçmiş ve ardından Nail Abi beni yurda bırakmıştı. Bir abi refleksi olarak “ihtiyacı”mı sormayı da ihmal etmemişti. Yurtta bi süre dinlendikten sonra şehri akşam gözüyle görmek için tekrar dışarı çıktım. Cadde boyu yürümek yerine ara sokaklardan geçip öyle gezmeyi tercih ederken karşılaştığım tablo klasik bir batılı şehrin tezahürüydü sanki. Ethem Bey Camii’nin oraya geldiğimde meydan yine kalabalıktı. Bu sefer caminin yanındaki Ethem Bey’in yaptırdığı saat kulesine göz attım. Ethem Bey himayesinde 1822’de yapımına başlanan eser dönemin zenginlerinin katkısıyla 1830’da tamamlanmıştır. Gövde kısmı başta olmak üzere Osmanlı mimarisini ihtiva eden eser 1928’de Venedik tarzı bir çatı ile yenilenmiştir.

  Eseri inceledikten bir süre sonra yurda geçmeye niyetlendim. Dönüş yolunda görünüşü oldukça garip bir Kilise’ye rastladım. Uzaktan cami kubbesini ve minaresini andıran eser bir modern dönem Katolik kilisesi. Aziz Pavlus Katedrali, 1993’te dönemin papası 2. John Paul himayesinde inşasına başlanmış ve 2002’de açılmıştır. Katolik kiliselerine nazaran oldukça sade bir mimariye sahip. Ertesi gün içerisine de göz atacaktım. Yurda gelmiş ve yorucu bir günün ardından dinlenmeye koyulmuştum.

 Ertesi gün kalktığımda Nail Abi vakfa kahvaltıya çağırmıştı. Kahvaltı ederken öte yandan geçmişi yad ediyorduk. Üç senedir vakıf adına burada hizmet veren Nail Abi daha evvelinde Pakistan ve Romanya’da da görev almış. Vakfın işleyişinden geçmişteki gençlik faaliyetlerine değin güzel bir muhabbetin ardından şehrin keşfine devam etmek için müsaade istedim. Binadan tam çıktığım sırada otomatik kapı hızlıca kapanırken sol elimin orta parmağı arasında kalmıştı. Yoğun bir acı bütün bedenimi sarmış ve gitgide şiddetini artırıyordu. Yurdun oradaki görevli çocuklara elimi gösterip durumu anlatmaya çalıştığımda hemen yardım etmişlerdi. Nitekim yarım saat boyunca bir iki kez bayılacak gibi olmuştum. Orges ve Sabien ihtimam göstermişlerdi. Daha sonrasında Sabien ile muhabbet etmiştik. Kendisi liseyi Konya’da üniversiteyi ise Karabük’te okumuş. Kadir Mısıroğlu’nu bilecek kadar da ülke dinamiklerine hâkim. Kendisiyle Enver Hoca döneminden konuşurken tarih hocalarının kendilerine “resmi tarih” anlatısı dışında şeyler anlattığından bahsederken öte yanda döneme dair ailesinin tanıklığından söz açmıştı. Babası Enver Hoca dönemine tanıklık etmiş ve bir Ramazan günü görevli bir devlet memurunun üstü kapalı anlamda oruca teşvikinden ötürü ortadan kaybolduğundan bahsetmişti. Babasının otuzlu yaşlara kadar “Allah- kitap” nedir bilmediğini dile getirmişti. Sohbetin ardından bir süre yurtta dinlenmiş ve ardından tekrar yola koyulmuştum.

  Ethem Bey Camii’nin yakınından geçerken Osmanlı’ya ait izlerin kaybolması adına sanki süreç içerisinde hassas bir mühendislik yürütülmüş. Cami çevresini sarmalayan İtalyan tarzı modern binalar… İşin bir başka ironisiydi bu. Osmanlı, İtalyanlardan daha mı “despot”tu Arnavut halkına? Oysa Osmanlı himayesinde kiliseler varlığını devam ettirirken İtalyan işgalinde halk hürriyet mücadelesi vermek zorunda kalmıştı…

 Namazgah Camii’nde bir süre soluklandıktan sonra Enver Hoca’nın evine doğru geçtim. Hayattayken kullandığı iki katlı geniş bahçeli müstakil bir ev. Bahçe kapısı dahil her yer kilitli. Giriş yok. Komünizmi telkin ederken oldukça konformist bir hayatın tercihi… Dikta yıkıldıktan sonra metruk halde bırakılmış ev. Bugünse tam karşısında bir Amerikan bankasının olması sanki tarihin bir kara mizahı… Hoca’nın evinden sonra şehir merkezine inşa ettirdiği kocaman sığınağa (Bunk’art) geçtim. Dış müdahalelere önlem olarak inşa ettirdiği sığınakta dersliklerden hücrelere, konferans salonundan Hoca’nın özel odasına birçok oda bulunuyor. Histerik bir diktatörün halkı adına (!) sunduğu çözümün bugün ibret olarak ziyaret açık olması bir hayli düşündürücü. Sonra yurda geçip dinlenecektim ki bir süre sonra Nail Abi yemek için aramıştı. Namazgah Camii’nin alt katındaki restorana geçtik. O sırada sığınak girişinde tanıştığım bir çifte denk gelmiştim. Kendilerini buraya yönlendirmiştim ben de. Güzel bir tevafuktu. Yemekten sonra Nail Abi beni yurda bırakmıştı. Sabah Nail Abi terminale bırakırken hem ona hem de Tiran’a veda edecektim. Ülgün’e doğru yola çıkarken ikircikli bir tarihe sahip Tiran’dan ayrılmıştım bile.