Samiha Ayverdi’nin Başörtüsüzlük Mücadelesi

Ayrıca Samiha Ayverdi’nin ilahiyat ve imam hatip liseleri öğrencileri üzerindeki tesirini dönemin şartlarından ayrı düşünemeyiz. Zira 60’li yıllara kadar okumuş yazmışlar arasında dini bilen, yaşayan, anlatan ve eğitim camiası içinde bu konuda hizmet veren kadın öğretmen sayısı çok azdır. Yani derslerinde, sohbetlerinde İslami bilgisinin genişliğini ve derinliğini gösteren bir hanım öğretmen (Nazik Erik), hem sevilecek hem takdir edilecektir. Birçok kadın öğretmenin tamamen din dışı zihniyet ve yaşayış içinde olmaları; başı açık da olsa dini bilgiye, ahlaka ve değerlere sahip kişilerin kıymetini artıracaktır.

Kâmil YEŞİL

İlk örneği 1969’da Ankara İlahiyat’ta yaşanılan başörtüsü yasağı, 12 Eylül askeri darbesinden sonra öğrencilerle sınırlı kalmamış, halka kadar inmiştir, yaşlı kadınlar hastanelerde muayene edilmemiş, saç peruk mu yoksa gerçek mi diye kontrol edilmiştir. Başını, inancının gereği örttüğünü söyleyenlere bu kez baş örtüsünün Allah’ın bir emri olmadığı söylenmiştir. Baş örtüsünün dinî bir emir olmadığını ispatlayan ! ilahiyatçılara şahit olunmuştur. Bir kısım idareciler başörtüsünü siyasi bir sembol olarak tarif etmiştir. Siyasi bir sembol kabul edilmesine rağmen bu kez demokratik hak olarak kabul edilmemiştir; o da yasaklanmıştır. Yasak, 28 Şubat sürecinde en dramatik tarihini yaşamıştır. Türban şekli alan başörtüsü yine yasaklanmıştır. Başlardan çözdürülmüştür. Adalet mekanizması bütün yolları kapatınca son çare AİHM görülmüştür. Fakat bu baskı ve zulüm AİHM’in de onaylanmış,  insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulunmamıştır.

Samiha Ayverdi’nin Mektuplar’ını okuyunca baş örtüsünün bu kez Müslümanlar tarafından başka bir boyut ve bağlamda tartışıldığını öğrendim.(Mektuplar-10, Kubbealtı Neşriyat, 2020, İst.) Bu kez baskı (mobbing) Müslümanlar tarafından yine bir Müslüman kadına yapılıyor. Baskının sebebi kadının başını örtmemesidir. Madem Müslümansın, üstelik bilge kabul ediliyorsun, başını niye örtmüyorsun, denilmektedir. Mektuplar 28 Şubat 1997’den önce yayınlansaydı başörtüsü sanırım bu boyutu ile de tartışılacaktı.

Samiha Ayverdi’nin başını örtmemesi ile yürüyen tartışmanın sebebi üzerinde durmalıyız.

Bir edebiyatçının başını örtmemesi, namaz kılıp kılmaması okuyucuyu ve dindar çevreyi niye ilgilendirmiş denirse şöyle cevaplar buluyoruz. Çünkü Samiha Ayverdi sadece romancı, hikâyeci, edebiyatçı değil; ondan önce dinî, tasavvufî bir kimlik sahibidir. Kenan Rıfai Hz.lerinin topluma bakan yüzü ve konuşan dili mesabesindedir. Ayverdi’nin edebi eserleri vasıtasıyla etrafında toplanan epey okur-muhip vardır. Kenan Efendi’nin vefatından sonra cemaatin öncüsü durumundadır. Bir bilirkişi (mürşid) olarak yer edinmiştir. Bunun sebebi bellidir: 1923-50 arası dinî, ahlakî söz ve yazılarda büyük kıtlık yaşandığı için Ayverdi’ye, onun eserlerine, sohbetleri vasıtasıyla Kenan Rıfai Hz.lerine büyük rağbet olmuştur. 50’den sonra kitaplar, dergiler, İstanbul merkezli toplantılar, sohbetler ve üniversite gençliği vasıtasıyla Anadolu’ya yayılmışlardır. Artık Müslüman okuryazar çevresinde takip edilen, konuşulan, okunan bir Kenan Rıfai gerçeği ve Samiha Ayverdi vardır. Kubbealtı, Yahya Kemal Enstitüsü, kadınlarla ilgili platformlarla kayda değer bir cemaat meydana gelmiştir.

Fakat bu cemaatin öncüsü Ayverdi’nin ve diğer kadınların başlarını örtmemesi sorun olarak görülmüştür. Bunu sorun olarak konuşanlar Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlatarak bir tebliğ ve irşad vazifesini yerine getirdiğini düşünüyorlar. Bu ikaz ve uyarılarından faydalanacak kişi, öncelikle söze muhatap olan kişidir. Bir zaman sonra bu tebliğ ve irşadı aşar, sorgulamaya dönüşür.  Konuşmalar itham, iddia, sevap dağıtmak, ceza vermek sınırlarında dolaşır, provokasyonlara sebep olur. Haberleşmenin (tenkit, uyarı, cevap) daha çok gazete ve dergilerle sağlandığı (1940-80) dönemde; haberlerin doğrulanamaması, doğrulansa da esas olay kadar yayılma imkânının bulunmaması vs sebeplerle insanlar birbirlerini yanlış, eksik anlamıştır. Doğrular aynı hızla yayılmadığı için bazı insanlar bu süreçten menfi etkilenmiştir.

Bu dönemde yazılı basında, basını takip edenler arasında sözlü olarak dolaşıma giren tartışmalı konuların başında yazar Samiha Ayverdi’nin başını örtmemesi, namaz kılıp kılmadığı sorunu(!) geliyor. Kim veya kimlerin, hangi vesilelerle bu durumu Müslümanların sorunu olarak gündeme taşıdığını bilmiyoruz. Bizim önümüze Samiha Ayverdi’nin Mektuplar serisi getirdi.

Mektuplardan anlaşılıyor ki Ayverdi’nin başının açıklığını dinî, itikadî sorun olarak tartışanlar arasında bir gençlik teşkilatı MTTB, (bazı) Yüksek İslam Enstitüsü öğrencileri ve hocaları, Diyanet mensupları ve bu tartışmalara şahit olan kişiler var. Mektuplardaki ipuçlarını birleştirdiğimizde şunu görüyoruz:  1970 öncesinde Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne Kubbealtı mensubu Nazik Erik, edebiyat öğretmeni olarak tayin edilir. Okul müdürü Ethem Ruhi Fığlalı’dır. Fığlalı da karısı Semiha Fığlalı da Ayverdi’nin has talebelerindendir. Nazik Erik eli kalem tutan, eserler yazan iyi bir edebiyat öğretmenidir fakat Samiha Ayverdi gibi başını örtmemektedir. (İnternette görülen ve Mehmet Ersal tarafından yazılan “Nazik Erik : Hayatı, Eserleri ve Fikir Dünyası” kitabın kapağındaki fotoğrafında başı açıktır.) Enstitü müdürü Ruhi Fığlalı, ilahiyat mezunu olmasına rağmen camilerde, mescitlerde pek görünmemektedir. Nazik Erik’in derslerinde Samiha Ayverdi ve Kenan Rıfai’den bahsedebileceğini göz önüne aldığımızda Enstitüden bazı hocaların ve öğrencilerin hem Nazik Erik’in hem Samiha Ayverdi’nin başını örtmemesini tenkit etmiş, bazı provokasyonlara gelerek hocayı okulda istememiş, dersleri boykot etmiş olmalılar. İtiraz ve tenkitleri Enstitü müdürü Fığlalı’ya götürdüklerinde ondan da destek bulamamış olmalılar. Hem dine dair konuşup, sufi sözler söyleyip hem namaz kılmayan (namazlarda görülmeyen) Müdür Fığlalı’ya hem onun himayesindeki edebiyat öğretmeni Nazik Erik’e karşı gösterilen tepkinin maksadını aştığını, aşmış olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü bu dönemin en faal gençlik teşkilatı MTTB’ye, “İslamcı” İsmail Kahraman başkan seçilmiştir.(1968). Sosyalist gençliğe karşı MTTB’nin bu yeni çizgisi “milliyetçi” başkan Rasim Cinisli’den sonra yeni bir rotaya girmiştir. Enstitünün yükseköğrenim gençleri üzerindeki tesiri büyüktür. Bu gençliğin önemli bir kesimi YİE ve İmam Hatipli öğrencilerdir. “İslamcı” gençlik bu dönemde Bugün, Babıalide Sabah, Büyük Doğu gibi yayın organlarını takip etmektedir. Kadınların mücadele sembolü de Şule Yüksel Şenler’dir.

1969’da Ankara İlahiyat Fakültesinde Hatice Babacan Olayını yaşanmıştır. Hatice Babacan, başörtüsü taktığı için fakülte yöneticisi ve hocası Neşet Çağatay tarafından dersten atılmış, okula alınmamış ve bazı hocalarının desteği ile öğrenciler okulda protesto gösterileri yapmışlardır. Bütün bu olayların uçlarını birleştirdiğimizde Kayseri YİE’de bir hocanın başını örtmemesi -belki de bu tercihini dinî kaynaklara dayandırma teşebbüsü- sebebiyle Enstitüde sevimsiz olaylar yaşanmıştır. Birkaç provokatörün dersleri sabote etmesi, bazı hocaları tartaklaması da gazetelere yansımış olmalıdır.

Bu olay İstanbul’dan Ayverdi ve çevresi tarafından takip edilmektedir. Gerek basından öğrendiklerine gerekse çevresinden duyduklarına bir anlam veremeyen “sağduyulu” kişiler de vardır. Onların, bildikleri din, nass, sünnet uygulaması ile Ayverdi’nin (ve çevresinin) bu tercihlerini sorguladıklarını görüyoruz.

Mektuplardan en önemlisi MTTB Başkanı Burhaneddin Kayhan’a (1971-73) yazılmış mektuptur.

 Ayverdi’nin ilgili satırları şöyle:         

“Kayseri’de, münevver, idealist ve medenî din adamlarına bir suikast kampanyası açılmıştır. Bu fitne, tezvir, iftira ve fesat hareketi, gerçekler gerçeği, îman, irfan ve ihlâs âbidesi olan Hocamı İngiliz casusluğu ile damgalamak isterken, Milliyetçi Türk gençliğinin merkez yerinde bulunan siz, Kayseri hareketinin yanında olduğunuzu “Haklı mücâdelenizi teşkilâtım adına bütün samimiyetim ile destekler, elimizdeki imkânları haklı direnişinizde size yardımcı olmak için kullanacağımızı ve o mikroplar temizleninceye kadar mücâdele edeceğimizi bildirir, bütün kardeşlerimizin muzaffer olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederim” demek suretiyle belirtmiş bulunuyorsunuz.”[1]  Oysa yazar, İmam Hatip ve Yüksek İslam mekteplerini bir “uyanış” vasıtası, “vicdanî ve içtimaî hayâtın emniyet sübabı” olarak görmektedir. Fakat Kayseri’deki olay “onların taassubun pençesine düştüğünü” göstermektedir.

Ayverdi bu tür olayların dış kaynaklı olduğunu, gençlerin de bu tuzağa düştüklerini söylüyor:

“Kayseri’ye çektiğiniz telgrafta Yeni Asya gazetesinin 31 Mayıs 1970 tarihli nüshasında sizin gibi Kayseri hâdiselerini destekleyen Mücâdele Birliği hakkında, teşkilâtın sağcı olmadığını, mensuplarından ekserisinin aldatılmış gençler olduğunu; mücadelecilerin îtikat bakımından yanlış yolda bulunduklarını beyan ediyorsunuz?”(…)“Efendimi İngiliz casusu töhmeti altında bırakıyor ve 1968’de yayınlanan “Misyonerlik Karşısında Türkiye” adlı kitabımı göz ardı ediyorsunuz” demektedir. “Kayseri YİE’de aleyhlerine boykot yapılan yakınlarım ve fikir beraberliği içinde bulunduğum bu kıymetli hocalar “kökü dışarıda olan bir cemiyet nâmına faaliyette bulunan kimseler” cürmü ile nasıl itham edilebilirler?” Ayverdi, “namaz kılmıyor” isnadına “Allah’ıma hamdederim, on dokuz yaşımdan beri, bir gün namazlarımı edâ etmeden yatağa girmedim.”  şeklinde cevaplıyor. Bir kadının namaz kılıp kılmadığı ta Kayseri’ye kadar nasıl ulaşmış olabilir, anlaşılır gibi değil.  “Maksadım, müdâfaa değil, tavzihtir..”[2]

Burhaneddin Kayhan bu mektuba nasıl bir cevap verdi, kani oldu mu bilmiyoruz. Mektuplardan Samiha Ayverdi’nin (ve onun muhitindeki kadınların) baş örtüsü kullanmadıkları, biraz makyaj yaptıkları ve bunun bazı İmam Hatiplerde ve Yüksek İslam Enstitülerinde tartışıldığı anlaşılıyor. Bunun sebebi ne olabilir? Bir yazarın ve onu takip eden diğer hanımların başını örtmemesi ile niçin ilgilenilsin?

Mektuplardan; Ayverdi’nin kitaptan dostları, onun başının açık olmasını, eteğinin topuklara kadar inmemesini ve ima edilen makyajı ona, o büyük eserlerin sahibi, mücahide, sufi kişiliğine yakıştıramadıkları anlaşılıyor, İnsanlar Ayverdi’nin sadece eserlerini değil onun meşrebini, tuttuğu yolu da tasvip etmekte fakat şekline getirilen tenkitler sebebiyle gönül rahatlığıyla tavsiye edememektedir. Bu konuda getirilen tenkitlere ikna edici cevaplar verememektedirler. Bir de kadınlardaki bu tutum Ayverdi ile sınırlı değildir; tarikatin kamuya bakan öncü kadrosundaki bütün kadınlar Safiye Erol, Nezihe Araz, Sofi Huri, İlhan Ayverdi, daha önce vefat eden Safiye Cemal de Ayverdi gibi başını örtmemekte, “asri” denilebilecek bir görüntü ile halk arasına katılmaktadır. Başlangıçta başını örtmek şartı olmasa da zamanla, kalp mutmain olunca kendiliğinden, yolun büyüklerine özenerek örtünülseydi, bu örtünün yola has bir bağlama şekli, bir rengi olsaydı bu kadar tenkide gerek kalmazdı. Sanıyorum bu konuda muhiplerin gözlerini çevirdiği kişi Ayverdi idi.

Ayrıca Samiha Ayverdi’nin ilahiyat ve imam hatip liseleri öğrencileri üzerindeki tesirini dönemin şartlarından ayrı düşünemeyiz. Zira 60’li yıllara kadar okumuş yazmışlar arasında dini bilen, yaşayan, anlatan ve eğitim camiası içinde bu konuda hizmet veren kadın öğretmen sayısı çok azdır. Yani derslerinde, sohbetlerinde İslami bilgisinin genişliğini ve derinliğini gösteren bir hanım öğretmen (Nazik Erik), hem sevilecek hem takdir edilecektir. Birçok kadın öğretmenin tamamen din dışı zihniyet ve yaşayış içinde olmaları; başı açık da olsa dini bilgiye, ahlaka ve değerlere sahip kişilerin kıymetini artıracaktır. Bu ortamda Necla Pekolcay, Emel Esin, Fevziye Abdullah Tansel gibi üniversite hocaları, Nazik Erik, Semiha Fığlalı gibi lise öğretmenleri büyük hizmetler görmüştür. Dolayısıyla 60’lı yıllarda bayan hocalarının başını örtmemesi sorun olarak görülmeyebilirdi. Bu durum 28 Şubat sürecinde de yaşanmış, başını açarak derse giren bayan öğretmenlere hiçbir öğretmen, öğrenci ve veliler dinden uzaklaşmış olarak görmemiştir.

Ayverdi’nin bu tercihi niye rahatsız etmiş olabilir? Çünkü 68 Kuşağının Türkiye’de estirdiği sosyalist hava, serbest hayatı normal hâle getirmişti. Mini etek, moda, Batı’ya özenti üniversite gençliği arasında hayli yaygın idi. Bu rüzgâr 70-80 arasında sinema, tv, boyalı basın tarafından teşvik ediliyordu. Şule Yüksel Şenler’in öncülük ettiği bir tesettür bilinci gençlere kazandırılıyordu. Şule Yüksel bu mücadelesinde o günkü şartlarda başarılı da oldu. Şule hanımın örtüsünden hareketle bu harekete “sıkma baş”lar dendi. Oysa aynı dönemde Müslüman kadının ayırt edici özelliği tesettürüdür, anlayışı Samiha Ayverdi’nin tercihi ile kırılıyordu. Müslüman olmak için tesettür şart değil anlayışının yerleşmesi endişesi vardı. Öyle anlaşılıyor ki bu mücadeleyi verenler de kendi aile çevresinde böyle bir zorlukla karşılaşmakta idi. Oysa onlar hem entelektüel hem sûfi kimliği ile Ayverdi’nin kendilerine yardımcı olmasını bekliyordu. İşte bu olmadı.  Burada dinî-tasavvufî kimliği ile öne çıkmanın belirleyici bir durum olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü aynı dönemde “muhafazakâr” kabul edilen fakat bir tarikat ile yan yana anılmayan kişilerin bu anlamda bir tenkit ile karşılaşmadığını en azından yazıya geçmediğini görüyoruz. Halide Nusret Zorlutuna, Emel Esin, Necla Pekolcay, Fevziye Abdullah Tansel vs. Akademyada ve edebi sahada eser veren bu hanımlar kendi şahsî hayatlarında dindar idiler fakat bu konuda takipçisi olan kişiler değildiler. Yani Ayverdi’nin tesettürlü olmasını isteyen çevreler onun bu temsil gücünün geçişken ve yayılgan olacağı endişesiyle hem onu takip edenleri hem dini yeni yeni tanımaya çalışanları menfî etkileyeceğini düşünmüş olmalıdırlar.

 Günümüzde de Ayverdi ismi zikredildiğinde bu burukluğun yaşandığı inkar edilemez. Çünkü insanlar hâlâ bir sebeple bu yoldan tam istifade edemiyor. Öyle anlaşılıyor ki Ayverdi’nin bu tutumu Kenan Rıfai Hz.lerinin yolundan istifadenin genelleşmesini engellemektedir.  İnsanlar şekle ait bu tutumu başka tarikatların, şeyhlerin; örtü tutumu, kadınlarla bir arada bulunmak, onlarla yüz yüze konuşup sohbet etmek usulü ile karşılaştırmakta, bu konuda ‘sıkı’ olanları şer’i; esnek olanları da “ehven olmamak”la tarif etmektedir. Bu konuda sahabiye ait istisnai bir olayı değil de İslam’ın ilk yıllarından Hz. Peygamber aleyhisselamın sünnetinden delil getirmektedirler. Denilmektedir ki Akabe Biatlerinde, Mekke’nin Fethinden sonra Müslüman olan kadınların Biatlerinde Hz. Peygamber aleyhisselam yüz yüze değil; bir sütre arkasından Biat almıştır. El, ele değmemiş, kadınlar Hz. Peygambere ya söz ile ya da ellerini bir kaptaki suya sokarak biat etmişlerdir. Vs.

İyi niyetle şöyle diyebiliriz: 70 sonrası İslamcıları radikal bir anlayışla Samiha Ayverdi’nin dindarlığında -kendince- eksiklikler görmekte, onun Allah katındaki vebalini azaltmak niyetiyle “doğru yola” davet etmektedir.  Çünkü 70 öncesinde Samiha Ayverdi’nin epeyce okuru, takipçisi, muhibbi var. Ayverdi, 50’de Kenan Rıfai’nin vefatından sonra sorumluluk yüklenmiş ve konuşmaları, toplantıları, diğer faaliyetleri sebebiyle bir kanaat önderi mevkiindedir. Kırsal kesiminin kadınlarından farklı olarak dindar bir kimlikle takip edilmektedir. Bu hali ile kabul görmektedir. Bu yeni tip, Anadolu kadınından farklıdır. Samiha Ayverdi bu görünüşüyle (başı açık, eteğinin topuklara kadar inmemesi, hafif makyajı) 80’li yıllara kadar köylüler nezdinde sosyete kimliği temsil etmektedir. Köylü, Anadolu kadın ve kızları dindar olmasa da evden dışarı çıkarken başını örter, diz üstü etek giymez, makyaj yapmaz kuralını “çiğnemektedir.”.

Bazı insanlar da kadınların bu şekle ait tutumlarını Kenan Rıfai Hz.lerinin şer’i onayı olarak yorumlamaktadır.  Bu zann da yol’a ait o mükemmel eserlerin önüne geçmektedir. Acaba Kenan Rıfai Hz.lerinin Ayverdi ve diğer Hanımefendilere başörtüsü ile ilgili bir yönlendirmesinin olmuş mudur sorusunun cevabı da merak edilmektedir.

Rıfai Hz.lerinin Sohbetler’i dahil bu konuda müspet veya menfi bir yönlendirmenin olmadığı görülüyor. Kenan Rıfai Hz.leri, Sohbetler’inde ana ilkelerden bahisle sık sık âyetlere ve hadislere başvuruyor. Bu tutum, Samiha Ayverdi ve diğer hanımlara âyet ve hadislere dikkat ediniz anlamında yeterli bir yönlendirmedir. Zaman zaman hanımlar okudukları, duydukları konuları, akla takılanları soruyorlar. Bu konuda fiili bir durum ortaya çıktığı için başörtüsü ile ilgili bir soru sorma ihtiyacı duymuyorlar. Bundan olsa gerek başörtüsü konusuna değinilmiyor Sohbetler’de.  Ayverdi’nin şeriat bilgisi zaten şüphe götürmez şekilde açık ve yeterlidir. Böyle olunca bilen kişiye ayrıca bir şey söylemeye gerek yoktur. Öyle sanıyorum ki Ayverdi ve diğer hanımlar başörtülü gitselerdi sohbetlere ve huzura, bu konuda da bir söz duymayacaklardı Kenan Efendi’den. Dolayısıyla baş örtüsü konusunun Kenan Rıfai Hz.lerinin yanında, yakınında fakat dışında olan bir husus olarak düşünüyorum. Acaba bu konu, Kenan Efendi’nin melami meşrep biri kişi olması ile açıklanabilir mi diye akla geliyor. Bütün tarikatler az veya çok melamidir, çünkü kendini gizlemek esastır. Bazıları bu hali zahirde takvaya, tarikate ve şeriate uymayan sözler, kıyafetler ve işlerde görünmek suretiyle kendilerini (nefislerini) halkın teveccühünden uzak tutmuşlardır. Çünkü bu konuda şöhret afettir. En çok zararı da şöhret sahibi görür.

Bilindiği gibi tekke ve zaviyelerin seddi öncelikle erkeklerin kıyafetini değiştirdi.  Şeyh, medrese hocası, mevlithanlıkla şöhret sahibi bazı kişilere, şapka kanununa aykırı kitap yazdığı gerekçesiyle idam edilen Atıf Hoca’nın akıbeti tekke mensuplarını çok etkilemiş görünmektedir. Bazıları havayı kokladığından bazıları gazete ve mecmualarda karikatürize edilen tiplerden olmadığını göstermek gibi gerekçelerle tekke ve medrese kisvelerini değişmiştir. Sakal tamamen kesilmiştir, bıyık kalmıştır. Sarık çıkarılmış, başa fötr şapka konmuştur. Bazıları elinde gezdirmeyi, başı açık dolaşmayı tercih etmiştir. Cüppe çıkarılmış, setre ve takım elbise giyilmiştir. Buna mümasil, kadınlarda başörtüsü çıkarılmış, saçlar omuzda, ensede kesilmiştir. Çarşaf yerine yakalı döpiyes tercih edilmiştir. Bu kıyafete uygun olarak kısmi bir makyaj da yapılmıştır.  Erkeklerdeki bu değişikliklere bakarak kimse Sadetten Kaynak, Kenan Rifai, Muzaffer Özak, Veled Çelebi İzbudak,  Ali Rıza Sağman vb eşhastaki  kıyafete bakıp onlara kafir demedi, Şeyhlikten düşürmedi. Ama kadınlar söz konusu olduğunda tenkit dili devreye girmiştir. Samiha Ayverdi’nin, Münevver Ayaşlı’nın tercihlerinin gerisinde böyle “yazılı olmayan bir kanun”a  uyma temayülü olsa gerek. Kadınların bu konuda Saray çevresinde, Meşruiyet dönemi ilim adamı, şair, muharrir muhitinin hanımlarında ve kızlarında örnekleri zaten vardı. Ayverdi de bu uygulamanın dışında değildir; itikadi bir esas olmadığı için her durumda tevhid dairesinde yer alıyor. Asli-fer’i ayrımı fıkhen doğru ve geçerlidir. Amele ait hususlar fer’i kabul edilir. İnkar olmadığı müddetçe kişinin imanı tartışılamaz. Dolayısıyla Samiha Ayverdi’yi sadece baş örtüsünden dolayı eleştiri onun ahlakı, ihlası, imanı konusunda şüphe sebebi olamaz. Kaldı ki Ayverdi bu konuda yalnız değildir. Osmanlı Saray kadınları, Ahmed Cevdet Paşa’nın kızları, Mehmet Akif, Yozgatlı İhsan Efendi, Necip Fazıl, Mahir İz gibi İslamcıların eşleri, kızları, torunları bir dönem başı açık idi, bu halleriyle fotoğraf çektirmekten imtina etmemişlerdir.

Bahsettiğimiz bu kişilerin imanlarını, niyetlerini, mücadelelerini, ihlaslarını sorgulamıyoruz.

Kenan Efendi’nin bizzat kendisi bu Melamiliği 1925’ten sonra kılık kıyafet değiştirerek göstermiştir denilebilr. Hanımların baş örtüsü takmaması, hafif makyaj yapması, tepeden tırnağa örtünmemesi de melamilik cümlesinden kabul edilemez mi sorusu da cevap beklemektedir.

FIKHİ ARAYIŞLAR

Konuya bütün bu tartışmaların ışığında baktığımızda Samiha Ayverdi’nin iki hareket tarzı geliştirdiğini görüyoruz. 1. İslami kaynaklarda meşruiyet aramak 2. Şahsi sorumluluğu üstlenerek meseleyi kapatmak

Samiha Ayverdi’ye muhip, talebe dahası evlat makamında oldukları için onun başörtüsü takmaması sorununa öncelikle talebeleri muhatap olmuştur. İmam Hatip ve İlahiyat eğitimi almış nesil grubundan meydana gelen bu kişiler arasında Ruhi Fığlalı, Semiha Fığlalı, Nazik Erik, Ruhi Şar, Fevzi Özçimi, Mustafa Küçükaşıcı, Necati Tahralı, Mustafa Tahralı, Hayri Bilecik, Ali Yardım gibi isimler var.  Kayseri YİE özelinde konu ile muhatap kişiler Nazik Erik, Semiha Fığlalı ve Ali Yardım’dır. Müfettiş veya idari soruşturmadan geçtiği anlaşılan Ali Yardım’ın; Ayverdi, başının açık oluşunun da şeriatte yeri olduğuna dair bir delili olduğu söylenmiş olmalı ki Ali Yardım hakkında soruşturma açılmıştır. 

Ali Yardım konu ile ilgili bir hadisi “Şihab’ül Ahbar” adlı hadis kitabında bulur. Bu hadis Ayverdi’yi çok rahatlatmış görünüyor. Çünkü Ayverdi, hem kendini ikna etmek istiyor hem bu konuda gelen tenkitlere İslami bir kaynak göstererek cevap vermek niyetindedir.

Ali Yardım’ın  yazdığı mektupta Mescit’te Hz. Ömer’e soru soran uzun boylu, esmer bir kadından bahsedilmektedir. Kadının saçları başörtüsünün dışına taşarak bir kısmı göründüğünü söyleyen metin, bu kadının saçın görünmesinin sahabe döneminde fıkhi, ahlaki ve itikadi bir tartışma konusu olmamasını, Hz. Ömer’in de bir şey dememesini bir cevaz olarak kabul etmektedir. Bu ayrıntı Ayverdi’nin en önemli dayanaklarından biridir.. Kendisine yöneltilen baş örtüsü tenkidine karşı hemen bütün mektuplarda ve konu açıldığında hep bu delili kullanıyor.  [3]

İkinci kaynak yine bir kadının yolda Hz. Ömer’i bir konuda sigaya çeken kadının saçlarını birazının görünmesidir.

Ayverdi’nin okurlarına verdiği cevabın onları ikna edip etmediğini bilmiyoruz. Çünkü verilen cevaplarda bazı boşluklar var. Çünkü kadınların saçlarının görünebileceği ile başın tamamen açık olabileceği arasında bir fark var. Hz Ömer’e soru soran kadınların görülen saçı, başörtüsünün altından, kenarından çıkmış bir parçası olabilir. Bu örneklerin mektup sahibini ve cevap bekleyenleri ne kadar ikna etti bilinmiyor. Çünkü muterizler doğrudan âyetlerle karşı çıkmaktadır Ayverdi’ye.

Ayverdi’nin bu konudaki delillerinden biri de hac’da, Kâbe’yi ve Mescid-i Nebi’yi ziyaret eden kadınların durumudur. Onlar “Tavaf esnasında erkek ve kadınlar beraber bulunuyorlar. Namaz vakti gelince tavaf bitiyor ve namaz safları teşekkül ediyor. Mahalli giysilerle gelen ve bazı yerleri görülen Nijerli kadınlar var. Bazı kadınlar bir kenarda çocuklarını emziriyorlar bunlar da şeriate aykırı görülmüyor.” demektedir. 

Ayverdi bu tür konuların konuşulmasını Müslümanlar arasında fitne çıkarmak olarak yorumlamaktadır ki gerçekten bir fitne çıkmıştır. Çünkü konu Türkiye dışına çıkmış, Mekke’de konuşulur hale gelmiştir. Bunu Mustafa Fayda’nın mektuplarından öğreniyoruz. Hicaz’da talebe olarak bulunan Mustafa Fayda, akrabası Ali Ulvi Kurucu ile de görüşmekte ve ilim almaktadır. Bu görüşmelerde Samiha Ayverdi de söz konusu olmaktadır. Ali Ulvi Kurucu, Ayverdi’nin bilgisine, kültürüne, mücadelesine hayrandır. Fayda’ya gönderilen bir kitabı birlikte okumuşlardır. Fakat Ayverdi’nin başörtüsü takmamasından “bir hayli sarsılmıştır.” Fayda bir mektubunda “Sizin îman ve mücâdele azminize hayran oldu. Ama bu arada kendilerinin ve sizin beraberce bulunan çerçevedeki resimlerinize serzenişte bulunmadan duramadı. Artık bağışıklık peyda ettik efendim. Bizim bu mesele çilemiz oldu.” demektedir. Diğer bir yazışmada, Ali Ulvi Bey’in mektubu çok beğendiğinden fakat “içinde dert olan tesettür mevzuunu onun için bir noksanlık olduğunu ikrar ettirdiğinden” bahsetmektedir. [4]

Ali Ulvi Bey’in bu hassasiyetinden anlıyoruz ki kimse onun ihlas ve istikametinden şüphe etmemekte, Ayverdi’deki bu noksanlıktan dolayı üzülmekte, onun söylediklerinin ve mücadelesinin başörtüsü kullanmaması sebebiyle nakıs kalacağından endişe etmektedir.  

Gelen mektuplara verilen hemen bütün cevaplarda Ayverdi,  başım açık ama ahlaklıyım ima ve ihsasında bulunmakta  kendisine tenkit getirenlere “başlarını örtüyorlar, çarşaf giyiyor, sakal bırakıyor, namaz kılıyorlar ama ticaretleri hile, zekattan haberleri yok, İslam dünyasının, toplumun sorunları ile ilgilenmiyorlar” anlamında sözler söyleyerek saded dışına çıkmaktadır. Bu sözler Ayverdi’nin sûfî kimliğinin dışında seyrediyor.                                                                         

 “Makine mühendisi olan dürüst ve ahlâk sahibi bir dostumdan dinledim. Dindar geçinen bu bir kısım müslümandan biri diğerine: “Sana öyle bir oyun oynayacağım ki batacak, on paraya muhtaç kalacaksın. Ama bu iş bana bir hacca patlayacak…”demiş. Zihniyete bakın, evvela kulu mahvet sonra Allah’ı aldatmaya, hac ile günah temizlemeye kalk. Bu adamlar, kadınlarını tepeden tırnağa örtülü gezdirmelerine rağmen Müslümanlık vasfına hâiz sayılabilirler mi? [5]

Ayverdi’nin saded dışı genelleme yapıp insanların niyetlerine dair söylediklerine katılmıyoruz.

Bu ifadeler öfkeli, kastı aşan, saded dışı ve esas konuyu kamufle etmeye yönelik bir akıl yürütmedir. Doğrusu Mülâkatlar’da gördüğümüz sûfi duruşun da epey dışındadır. Bu kontrolsüz üslup : “Kendi hanımlarını tepeden topuğa kadar örttüren bu sözde din adamları, o fesat hâdisesini Yüksek İslâm Enstitüsü’ne baş örtüsüz gelen bir hanım hoca (Nazik Erik) ile dördüncü asırdan sonra kasten unutturulan ve kadınların münevver yetişmeleri hususunda Resülullah Efendimizin buyurmuş oldukları “sahih hadis”lerini ilmî metotlarla senet ve isnat silsilelerini göstererek ispat eden bir hadis hocasına olan kinleri yüzünden çıkarmışlardır.”  iddiasına uzanabilmektedir. Ayverdi’nin bahsettiği “münevver din adamı, Şihab’ül Ahbar’da zikrettiğimiz olayları bulup nakleden (Merhum) Prof. Dr. Ali Yardım’dır. [6]

Edebiyat öğretmeni Nâzik Erik de böyle bir kişidir fakat başı açık olduğu için bâzı üzücü hâdiselerin çıkmasına sebep olmuştur. “Bu hâdiseleri körükleyen taassup ehli, Nâzik Erik Hanım’ın evi önüne odun yığıp ateşlemek suretiyle evdekilerin diri diri yanmalarını planlayacak kadar İslâm ruhundan uzak, gözü dönmüş kimselerdir.”

Görüldüğü gibi fitne sisli zamanlarda kendini göstermektedir.

Nazik Erik’in evinin önüne odun yığıp ateşe verenlerin gerçekten dinî endişeler ve baş örtüsü hassasiyeti ile mi hareket ettikleri, aralarında provokatörlerin olup olmadığı sorgulanmalıdır. Bu satırlarda Ayverdi’nin acele ile hüküm verdiği görülmektedir.

Ayverdi, başka bir delil olarak İslam’ın, zamanın gereklerine uyduğunu göstermek istemektedir. Bunun için Fâtih Sultan Mehmet’in kendi portresini yaptırmak için İtalya’dan Bellini’yi getirtmesini delil olarak sunmaktadır. Fakat aynı dar düşünceliler, evlerine resim sokmayı günah sayarken tasvirli kâğıt ve madenî paraları ceplerinde ve cüzdanlarında taşıyarak namaz kılmalarını sorun etmemektedirler. Keza nüfus cüzdanına fotoğraflarını yapıştırmaktadırlar.

BU TARTIŞMA SİYASİ Mİ DİNİ Mİ ?

Mektupların tarihlerinden anlıyoruz ki tartışmalar 1970’li yıllarda gündeme gelmiştir ve 1971’in siyasi teşekkülü MNP-(MSP-RP) çizgisinden ve daha çok MTTB çevresinden doğmaktadır. Tartışmayı bu çevre çıkarmaktadır. Kendilerini İslamcı olarak tarif eden bu gençler, Ankara İlahiyat Fakültesinde, Hatice Babacan’ın dersten çıkarılmasına boykot ve protesto gösterileri ile cevap vermiştir. Dönemin başörtüsü kahramanı Babacan’dan sonra Şule Yüksel Şenler’dir. (İlginçtir mektupların arasında Şule Yüksel Şenler’den gelen bir mektup veya Samiha Ayverdi’den yazılmış bir cevap göremiyoruz. Kaybolmayı az da olsa hesaba katmakla beraber meşrep farklılığından dolayı böyle bir iletişimin olmadığını düşünebiliriz.)

Başörtüsü dışında Samiha Ayverdi’din görüşleri ile Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının (MTTB’nin) söylem, iddia ve hedefleri aslında tam bir uyum halindedir. Galiba sorun MSP çizgisinin dil, üslup ve siyaset etme biçiminden kaynaklanıyor. Bu siyaset etme biçimini sadece Samiha Ayverdi ve çevresi sorun olarak görmüyor aynı dönemin etkili kişileri olarak Nurettin Topçu, 76’dan sonra Necip Fazıl ve İstanbul YİE hoca ve idarecileri de tasvip etmiyor. Necmettin Erbakan ve arkadaşlarının genel beklentisi bu kişilerin ve çevrelerinin kendilerine kayıtsız şartsız destek olmalarıdır. YİE, imam hatipler ve Diyanet’i kendilerine destek vermekle yükümlü kabul ediyorlar. Halbuki okullar, devlet kurumları böyle bir angaje içinde olamaz, olmamalıdır. Konu ile ilgili tartışmaların detayı için Hayrettin Karaman, Tayyar Altıkulaç, Süleyman Ateş gibi öncü neslin hatıralarını tavsiye ederim.

Diğer önemli bir soru şudur:  Acaba aradaki mesafeyi açan engellerden biri milliyetçilik anlayışı olabilir mi ? Zira  Ayverdi’nin yakın durduğu milliyetçilik, siyasi bir teşekkül olarak MHP çizgisine yaklaşıyor. Mektuplaştığı Alparslan Türkeş, Agâh Oktay Güner, Türkeş’in eşi vs bu yakınlığı açıkça gösteriyor. Partilerin birbiriyle rakip olduğu düşünülürse MSP çizgisi bu yakınlığı hazmedememiş olabilir. Siyasi rekabetin dinî anlayış ve yorumlarla desteklendiğini de düşünürsek bu tartışma pekala siyasi bir renk de kazanmış olabilir.

Ayverdi’nin düşüncelerini MHP çizgisine taşımak imkan ve fırsatı varken MSP çizgisinden uzak durmasını normal kabul etmek gerekir. 9 IŞIK gerçekten Alparslan Türkeş tarafından yazılmış ise kitabındaki yaklaşımın islami renk taşımadığı fakat Ayverdi ve onun talebeleri tarafından bu gençliğin İslamileştirilmesinin mümkün olduğu söylenebilir. Çünkü bazı siyaset bilimcileri, MHP’nin; üniversite gençliği komünizmden uzaklaşırken, İslamcıların eline düşmemesi için kurdurulmuş bir parti olduğunu söylemektedir. Necip Fazıl’ın da ülkücü gençliği İslami hassasiyetlerle yetiştirmek için MHP’ye yaklaştığı söylenir.. Siyaset bilimcilerin bu tespiti kısmen tartışmaya açık olsa da pratik, teoriyi doğruluyor. Ayverdi bütün mektuplarda hiçbir partiye angaje olmadığını yazmasına rağmen Mehmet Dülger’e bir itirafta bulunuyor ve “MHP’ye yakınım”, diyor. Fikrî yakınlığın, islamî anlayış bakımından ayrışmaya yol açtığı görülüyor. Samiha Ayverdi’nin MHP’ye yakın duruşu, ‘karşı’ tarafta fark edilmiş onlar da bu mesafeyi açacak hamleler yapmış olabilir. Mesela, yayın organlarında Samiha Ayverdi ve eserleri pek öne çıkarılmamıştır. Ayverdi ve çevresinden bahsedildiği yerlerde baş örtüsü kullanmadığından hareketle tenkit edilmiş, namaz kılmadığına dair rivayetler dolaşıma girmiş olmalıdır. Tahmin etmek zor değil, hissî davranan bazı kişiler tekfir bile etmiş olabilir.

Parti üst yöneticilerinin bu tür bir aşırı yoruma nasıl baktıklarını bilmiyoruz. Erbakan’ın eşinin başörtüsünü sonradan takmaya başladığı bilinmektedir. Bu noktada parti hep tutarlı olmuştur;  nitekim yıllar sonra Oya Akgönenç, Nazlı Ilıcak gibi portreler partide milletvekili, üst yönetici olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki partinin üst yönetiminde görev alan bazı radikal unsurlar, kadınları başörtüsü ile sigaya çekmiş ve parti yöneticileri bu çıkışları engellememiş ve düzeltmemiştir.

Parti (MSP) ve çevresi ve gençlik teşkilatında (80 sonrasında) bu hassasiyetin korunmadığını mı söylemeliyiz. Yoksa o zamanlar siyaset bunu gerektiriyordu mu demek gerekiyor? Bu partilerin yönetim kademesi dahil diğer kademelerinde kadınların başörtüsü takmaması sorun olarak görülmüyor bugün.

12 Eylül öncesi İslamcı hareket, siyaset olarak değil dinî anlayış olarak da parçalanmış durumdadır. Samiha Ayverdi bu bağlamda mektuplarda Nurculuk, Süleymancılık, Işıkçılık, Selametçilik, MSP gibi ifadeler kullanıyor. Milliyetçi (Ülkücü) gençliğe daha yakınlık duyduğundan Alparslan Türkeş ile mektuplaşıyor fakat Erbakan ve çevresi ile irtibat kurmuyor.

Samiha Ayverdi bu konuda kendini savunmak adına İslam’da başörtüsü yoktur, demiyor. Ben böyle bir ortamda yetiştim, Şeyhim de beni böyle kabul etti gibi bir gerekçe göstermiyor. Kimseye de bu konuda kendisini örnek almayı tavsiye etmiyor. Bu tercihinde İslam tarihindeki bazı olayları dayanak gösteriyor.

BU BENİMLE ALLAH ARASINDA BİR MESELE

Turgut Haktanır, Ereğli’den, Ağustos 1973’te Ayverdi’ye şöyle bir mektup yazar :

“Muhterem Sâmiha Anne; sizin hakkınızda söylenen sözlerden birisi yirminci asırda hanımların başlarını örtmeye lüzum olmadığı hakkındadır. Ben bunu sizin hakkınızda uydurulmuş bir iftira olduğuna inanıyorum. Çünkü Kur’an-ı Kerim’in Nur sûresinin 31. âyetinde meâlen “mümin kadınlara da söyle ziynetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı (yüzler ve eller müstesna), baş örtülerini yakalarının üstünü kapayacak surette koysunlar.(…)” Âyeti açıktır denmektedir. Bir de hanımlar için yüze sürülen boyanın zararsız ve günah olmadığını söylüyormuşsunuz. Bunun da iftira olduğuna inanıyorum. Çünkü Peygamberimiz “Hangi kadın Allah’ın verdiği güzellikle yetinmeyip, çeşitli boyalarla kendini güzelleştirmeye kalkarsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun” (Zannedersem sürme ve kına hâriç)” demektedir. Muhterem Sâmiha Anne; bana açıklayıcı malûmatı yazmayı esirgemezseniz çok memnun olacağım.”[7]

Ayverdi, 1 Eylül 1973’te yazdığı cevabî mektubunda âyet ve hadislerin mânâsı, bağlayıcılığıyla ilgili bir söz söylememekte; “ben ne müftüyüm ne de vaizim, her koyun kendi bacağından asılır” fehvasınca, kimsenin tutumuna, gidişine ve giyim kuşamına karışmamak şiârımdır.” diyerek tercihine saygı duyulmasını ve sonucunun Allah’a bırakılmasını söylemektedir.

İkna olmayacaklar için de sorumluluk şahsidir diyerek konuyu kapatmak istiyor:

“Bir çocuğumuz doğar doğmaz hemen bankaya gidip hesap açtırıyoruz. Halbuki banka, bir faiz alıp verme müessesesidir. Lâkin devlet olarak da cemiyet ve fert olarak da dünyânın bu iktisadî ve mâlî çarkının içine girmiş bulunuyoruz. Keza, evlenme akitleri talâk ve miras taksimi gibi içtimaî ve hukukî meselelerde de gene şeriat hükümleri dışında hareket etmekteyiz. Şu bir hakikattir ki iklim, coğrafya ve etnolojik tesirler yüzünden kavimlerin hususiyetleri, bünye ve şahsiyetleri arasında beliren farklar, hayat ve beka kânunlarına, dolayısıyla da cemiyet normlarına da müessir olagelmiştir.”[8]

Mektupların satır aralarında başörtüsü takmamasını, baştan aşağı kapanmamasını, azıcık makyaj kullanmasını zamanın gerekleri olarak görmesinin faydaları da olmuş olabilir. Çünkü onun bu esnek, zamana uyuş halini tasvip eden birçok kadın;  evden dışarıda başı açık olsa da namazlarını kılan, orucunu tutan, dini değerlerine bağlı olmak yolunu tutmuştur.

Sonuç itibariyle ikna olmayanlara, olmayacaklara “Örtünene de saygı duyarım, örtünmeyene de.” diyerek kendi bildiği doğrudan ayrılmamaktadır.

Mektupların bir yerinde bu konuda net bir duruş var : “Bunun hesabını Allah’a ben vereceğim, bu başkasının sorunu değildir olmamalıdır.”

“Az evvel de söylediğim gibi kimsenin örtünmesine, boyanmasına karışmam. Ben başımı örtmemekle günah işliyorsam, bu, Allahımla benim aramda bir meseledir, hesabını verecek olan başkaları değil benim. Kaldı ki tesettür kafayı sımsıkı sarmak değil iffet ve edep dâhilinde giyinmektir. Bilindiği gibi Hz. Ömer zamanında, halîfeden bâzı müşküllerini çözmesi için mescide bir kadın gelir. Kitap, kadını esmer, uzun boylu, kır saçlı diye tarif eder. Hulefâ-yı râşidin devrindeki kadınların saçları görünür günah olmaz da bugünküler gösterince mi günah olur?”[9]

“Ama bu demek değil ki kadın, plaj kıyafetine benzer kılıkta gezip dolaşsın; haya, edep ve terbiyeyi bir tarafa atıp üryan olsun.(…) Bugün İslâm’da en mühim mesele, giyim işi değildir. Allah’ın emirleri ve nehiyleri, libasa taalluk eden keyfiyetlerle hudutlandırılamaz. Kavuk, sarık, şapka, şalvar, hırka ve her çeşit libas, bu dünyâda kalacak nesnelerdir. Amma bir de bizimle beraber gidecek olan kıymetler var ki onun için de kalbimizin giyimli olması lâzımdır. O soygun, o çıplak olursa işte bu müşkül.           Maamâfıh ruhun giyimli olması, yalnız şekilde kalmış bir ibâdet ile de temin edilemez, Kin, kibir, yalan, riya, hîle, kalp kırmak, ara bozmak gibi nefsin yedi başlı ejderi içimizde yaşar. İçini çıplak bırakırken, istediğimiz kadar carlara, feracelere sarılalım, ne fayda?” [10]

Samiha Ayverdi, baş örtüsüzlüğü sebebiyle yaşadıklarını tuttuğu sufi yolda çekeceği bir çile, bir imtihan olarak değerlendirmiyor ama mektupların bir yerinde :

Aşk yolu belâlıdır                               

Her kârı cefalıdır

Canından ümidini kes                      

Canâne irem dersen

dörtlüğünü zikrediyor.

Onun verdiği mücadeleyi aşk yolunun bir belası olarak da görülebilir.


[1] Mektuplar 12, s. 71-76

[2] Mektuplar 12, s. 71-76

[3] Mektuplar 10. S. 38-40

[4] Mektuplar 10, s.281

[5] Mektuplar 12, s.302-305

[6] Mektuplar 10, s. 23,29-31,114-211

[7] Mektuplar 12, s. 300-310

[8] Mektuplar 12, s. 300-310

[9] Mektuplar 12, s. 155-163

[10] Mektuplar 12, s. 155-163