Vefa Sandığa Sığmaz

İşte o an, salonun ortasında yalnızca bir abimiz ve hanımı yoktu. Bir duruş, bir inanç, bütün zorluklara rağmen kardeşliğin hakkını verme iradesi vardı. Vefa, samimiyet ve kardeşlik uzun nutuklarla değil, işte böyle sessiz, vakur ve derinden gelen anlarla anlatıyordu kendini.

Cemal BALIBEY

Orman Mühendisleri Odası, Kahramanmaraş şubemizin seçimine destek olmak ve dostlarımızla hasbihal etmek için İstanbul’dan Mustafa kardeşimle birlikte yola çıktık. Bu güzel şehre gidişimiz, sadece seçim için değildi; daha çok hatır içindi, vefa içindi, gönül bağı içindi.

Oy kullanmaya gelecek arkadaşlarımıza şehre vardığımızı ve ertesi gün görüşebileceğimizi akşamdan mesajla bildirmiştim.

Ertesi gün seçim vardı. Gece saat 22.00 sularında telefonum çaldı. Arayan, İstanbul Orman Fakültesi 1978 mezunu, Adıyamanlı Şevket Tuncer abiydi. Yorgun ve hüzünlü bir sesle:

“Cemal kardeşim,” dedi, “arkadaşlara seçime geleceğimi söylemiştim ama Alzheimer hastası olan yengeni bırakacak kimsem yok. Bakıcı kadın da evini taşıyor. Çok istememe rağmen sanırım gelemeyeceğim…”

İnsanın en çok zorlandığı an, vazife ile vefa arasında kaldığı andır. O gece Şevket abi tam da bu yerdeydi. Bana düşen ise dert sahibi, vefalı bir ağabeyi teselli etmekti. Biraz konuştuk, dua ettik ve telefonu kapattık.

Ertesi gün seçim alanında arkadaşlarla sohbet ederken Şevket abinin geldiğini söylediler. Hemen kapıya yöneldim. Gördüğüm manzara beni derinden sarstı: Şevket abi, kendi başına yürüyemeyen refikasının koluna girmiş, bir orman mühendisi hanım kardeşimizin yardımıyla ağır ağır salona giriyordu.

Duygulandım, gözlerim buğulandı. Sıkıca sarıldık. Hanımı ise kalabalığın içinde, nerede olduğunu anlamaya çalışan şaşkın bakışlarla etrafına bakıyordu. Bakışları dalgındı; sanki mekânı değil, zamanı arıyordu.

İki elimle teyzemin ellerini tuttum, hürmetle öptüm. O hengâmede ayakta kalmışlardı; hemen bir sandalye bulup oturmasına yardımcı olduk. Yüzünde, uzun zamandır evden çıkmamış bir insanın mahzun ifadesi vardı.

İşte o an, salonun ortasında yalnızca bir abimiz ve hanımı yoktu. Bir duruş, bir inanç, bütün zorluklara rağmen kardeşliğin hakkını verme iradesi vardı. Vefa, samimiyet ve kardeşlik uzun nutuklarla değil, işte böyle sessiz, vakur ve derinden gelen anlarla anlatıyordu kendini.

Yanlarına getirilen sandalyelerden birine Şevket abi, diğerine ben oturdum. Arkalarında ise onlara refakat eden orman mühendisi hanım kardeşimiz ayakta duruyordu. İki yaşlı yol arkadaşına gösterdiği ihtimam ve içtenlik görülmeye değerdi. Öyle tabii, öyle sahiciydi ki onları tanımayan biri, yakın akrabaları zannedebilirdi. Oysa aralarında kan bağı değil; meslektaşlık, hürmet ve insanlık bağı vardı.

Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinden Kahramanmaraş’a, yalnızca oy vermek için gelmişlerdi. Şevket abi, yavaş ama vakur bir sesle şöyle dedi:

“Cemal kardeşim, siz İstanbul’dan kalkıp bizleri görmek ve Birliğe Çağrı’ya destek olmak için buralara geldiniz. Bu düşünce gece içimi kemirdi, duramadım. Yengen emekli bir öğretmen. Anne babası vefat edince böyle oldu. Evlendiğimizden beri hep yanımdaydı. Şimdi benim onun yanında olmam gerekiyor. Onu yalnız bırakamıyorum. Hava da yağmurlu değildi. Sabah namazını kıldık, birlikte çıktık ve geldik.”

O an anladım ki bazı yolculuklar kilometreyle ölçülmez. Bazı gelişler bir sandığa atılan oy değildir; bir ömrün vefasına atılan imzadır.

Yaklaşık bir ay önce İstanbul’da Filistin mitingine giderken yanından geçtiğim yaşlı teyze geldi aklıma. Yaşını sormuş, ama elini öpemeden geçip gitmiştim. O günden beri içimde kalan bir ukteydi.

Bu kez fırsatı kaçırmamıştım. Değerli bir meslek büyüğümün, evde yalnız bırakamadığı için büyük bir fedakârlıkla seçime getirdiği hanımefendinin elini öpmüştüm. Bir ömrün yükünü sessizce omuzlayan o zarif yüreğin…

Bir kez daha anladım ki vefa sandığa sığmaz; kalpten kalbe taşınır. O gün sandığa atılan yalnızca bir oy değildi; yılların vefasıydı.

Bazı anlar vardır; kelimeler kifayetsiz, cümleler eksik kalır. Bu da onlardan biriydi.