70’lerden Bugüne

Bölüm 3: Seksenlerle Değişen Atmosfer

İşin doğrusu ‘kadın hakları’ dendiğinde aidiyetlerini İslâm inancı çerçevesinde tanımlayanların gocunacağı çok da fazla bir şey yoktur; çünkü, Batıda kadının içinde yaşamak zorunda bırakıldığı şartlar ve kendisine lâyık görülen statü bağlamında İslâm coğrafyasında bulunan kadın genel ve görece olarak çok farklı ve çok daha iyi bir konumda görülür ve kendisine sağlanmış olan itibar incitici ya da yüz kızartıcı değildir. İslâm inancı ve geleneği kadının onurunu koruma ve kollama konusunda kayıtsız kalmamıştır. ‘Kadın hakları’ mücadelesi, Batıda çok kötü şartlarda bulunan kadının konumu ve statüsünde iyileşme sağlamayı hedeflemiş olan yerinde ve doğru bir çabadır; benzer bir çabanın Batı’dan ithal bir tarzda bizde olmasında da bir yanlışlık ya da mahzur yoktur.

Yusuf YAZAR

Seksenli yıllar dönemi sarsıntılı bir dönemdir; yalnızca Türkiye için değil, içinde bulunduğumuz bölge için de. 1979 Şubat başlarında gerçekleşmiş ilk hareketlenmeleri 1978 Ocağına kadar geri gidiyor olsa da ben İran Devrimi’ni 80’li yıllar dönemi kapsamında mütalâa etme eğilimindeyim. Bunun sebebi şu: bu devrim, 70’li yıllar dönemini karakterize eden paradigmayı, dünyaya bakışımızı, ve hatta kendimize bakışımızı önemli ölçüde farklılaştıran ve seksenli yıllarda benzerleri gerçekleşecek olan olay ve süreçlerin başlangıcı gibidir. Türkiye özelinde 1980 (12 Eylül) askerî darbesi ve sonrasındaki ‘Özal dönemi’nin dönüştürücü yaklaşım ve girişimleri, küresel düzeyde etki ve yansımaları olacak olan Afganistan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesi (1979 Aralığında başlayan işgal 9 yıl sürecektir)  ve bu süper güce karşı gerçekleştirilen destansı Afgan mücadele ve direnişinin gerçekleştirilişi[1], vd:  Bu olay ve gelişmelerin tümü de sonraki on yıllara iz ve etki düşürecek önem ve derinlikte, sıradan olmayan gelişme ve süreçlerdi.

**

Seksenler, 12 Eylül 1980 askerî darbe sonrasındaki dönem  Türkiye’de ‘Özal dönemi’ olarak akılda kalacaktır. Bundan sonraki yirmi-yirmi beş yıl içinde çiçeklenecek tüm toplumsal dönüşüm gelişmelerinde (iyi ya da kötü değerlendirmesinden bağımsız olarak) payı olan dönemdir bu dönem. Bazı açılardan ‘nereye gidiyoruz?’ dedirten, ve ama bazı açılardan da topluma nefes aldırtıcı açılımların yapılmış olduğu bir dönem.

Kısaca belirtmek gerekirse, 12 Eylül darbesi öncesindeki anarşi ortamının körüklenmesinde olduğu kadar, darbenin kendisinde ve sonrasında görevli olacak sivil yapının öncüsüne (Turgut Özal’a[2]) işaret edilişte ve hatta yapılacak olan yasal düzenlemelerde (24 Ocak kararları, vd.) ‘yabancı’ etki ve rolünün izlerini arama kuşkusu hep var olacaktır. Bu etki ve roller ile amaçlanmış olan şeyse muhtemelen, NATO üyeliği dolayısıyla ABD ve Avrupa ülkeleriyle zaten derin ilişkileri var olan Türkiye’nin genelde Batı ve özelde ABD güdümündeki  uluslararası sisteme daha fazla entegre olmasını sağlamaktır.

Özal, yabancı beklentilerini yerli beklentilerle telifte ve geleneksel olana sırt dönmeden çözüm formülleri oluşturma ve esnekliğine sahip bir siyasî figürdü. Bu, ‘yerli’ ve ‘yabancı’ (dışarıdan empoze edilen) olanı meczetmede yerli ve geleneksel olanın rolünü maksimize etme gayretinde olduğu da, bu bağlamda uçları test etmekten keyif aldığı bile söylenebilirdi. Ve zaten, yabancı egemenler ve yerli dostları nezdinde ‘kontrolden çıkma’ gibi bu tarz arzu ve eğilimleri nedeniyle 90’ların başlarında yürüyüşünün geçici olmayan bir kırmızı ışık uyarısıyla durdurulmuş olduğu yaygın bir kanaattir. Belli ki, Özal’ın yaklaşımı kontrolsüz, ucu açık bir liberallik olarak görülmüştü. Muhtemelen, uluslar arası ve yerel egemen çevrelerde Özal’ın ne ölçüde aranan kan olduğu konusunda tereddütler ve mutabık olamayış durumları ortaya çıkmış olmalıdır. Onun yerine geçmiş olan sıradan isimler o kırmızı ışık uyarısının gerekleri uyarınca bir tarz-ı siyaset yürütmüş olsalar da, cin artık şişeden çıkmış, serbestlik çarkları işlemeye başlamıştı.

Bu seksenli yıllar dönemiyle birlikte, Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa’da yaşanmış olan şey daha küçük ölçekte de olsa Türkiye’de yaşanmaya başlanmış gibidir; Kapitalizm neyi gerektiriyorsa ve tabii ki yeter ya da eser miktarda liberalizm ile birlikte. Serbestliği ilk yaşayanlardan birisi tabii ki, tüm diğer önde gelen döviz türleriyle (Alman Markı, İsviçre Frangı, vd.) birlikte Amerikan Doları’dır. Yani, liberalizmi önce cüzdanlar hisseder, özellikle şişkin cüzdanlar. Kayıt dışılıkla mücadele ve şeffaflık konseptleri çerçevesinde bankacılık sistemine daha etkin bir rol biçilmiştir; maaşlar bankalar aracılığıyla ödenmeye başlanır; 90’lı yılların sonlarına doğru ise kredi kartları da cüzdanlarda yer almaya başlamıştır. (Önceki dönemde döviz, taşınması yasak olan bir şeydi, yurt dışı çıkışlarında gerekli döviz Merkez Bankası’ndan alınırdı ve 400 Amerikan Doları ile sınırlıydı; fazlasına olan ihtiyaç kraborsadan sağlanmaktaydı).

Seksenlerde yapılan düzenlemelerin, atılan adımların ve meydana gelmiş olan uluslararası büyük olayların etki ve sonuçları 90’larda daha net hissedildiğinden 80’leri, 70’li yıllar döneminden 90’lı yıllar dönemine geçiş dönemi gibi tanımlama eğilimi ağır basar. Gerçekten de, 90’lı yıllar Türkiye’si, 70’li yıllar dönemine göre çok farklı toplumsal ve siyasî özellik ve görüntüler taşıyacaktır; bu farklılaşmayı sağlayan etkenler ise, büyük ölçüde ‘80’li yıllarda (Özal Döneminde) gerçekleştirilen düzenlemelerdir. Bu dönem aynı zamanda, Özal’ın ‘dönüşüm’ için yaptığı cüretkâr testler dönemidir. Bana göre en sembolik olanlarsa onun Cumhurbaşkanı sıfatıyla kısa şortuyla askerî bir birliği denetlemesi[3]; ve Cumhurbaşkanlığı köşkünde Kuran okumalı resmî iftar davetleri vermesidir; bunlar, normalde daha önce asla düşünülemeyecek olan, askerî disiplin ve laik devlet bakışıyla uyuşturulamayacak davranışlardır. Ama bunlar olmuştur; yeni rejim atmosferi gelenekle bir ölçüde uzlaştırılmıştır. Onun yapmak istediği şey, katı Fransız tarzı laikçi bakış ve tutumu esnetme ve sınırlarını zorlama gibi bir çabadır; ve bu çıkışları yaparken, sahip olduğu uluslararası finans kurumlarının ve ABD yönetiminin var olduğunu düşündüğü desteğine güveniyor olmalıydı.

Özal, Çankaya’yla milletin arasında set olmuş olan olumsuz ve altmış yılda müesses hâle gelmiş millete yabancı tutumları kırma eylemlerini gerçekleştirerek yönetim piramidinin tepesiyle milletin kendisi arasındaki açıklığı kapatmaya başlamış olan adamdır. Dolayısıyla, halkından kopuk bir görüntü içindeki Cumhurbaşkanlığı kurumunun halk karşısındaki yukarıdan bakışını da yumuşatmış olan kişiydi. Dolayısıyla onun Cumhurbaşkanı oluşu, Anadolu’nun yerli İslâm geleneğiyle barışma anlamında Cumhurbaşkanlığı geleneğinde ve bir Halk Partisi mirası olan halktan kopuk ve halkı karşısında buyurgan edalı Türk devlet bakış ve refleksinde keskin bir kırılmayla bir milat oluşturmuştur.

Ama, Özal’lı yılları açıklayacak en uygun tabir, ‘dışa açılım’ifadesidir .

80’lerin Özal’lı yıllarıyla haramlara daha bir anlayışlı olarak ve onları tolere etmeye hazır bir bakışla liberalizmin vaadkâr labirentlerinde yol alırken, cebimizde serbestçe taşıyabildiğimiz Amerikan doları ya da Alman Marklarıyla artık ‘yeni cesur dünya’ya doğru yönelmiş olduğumuzu hissetsek de, bu ‘cesur yeni dünya’da bu yabancısı olduğumuz sularda çekilen küreklerin bizi nereye götürmekte olduğundan çok da emin değildik. Bu cesur yeni dünyada yeni konularımız olacaktı; feministlerimiz, çevrecilerimiz ve dahası. Hasılı, küçük bir araştırma, ‘iyi’ ya da ‘değerli’ olarak görülebilecek olan bazı dönüşüm süreçlerinin ilk adımlarını olduğu kadar, 90’lı yıllarda uç verip 2000’li yıllarda iyice aşikâr olmuş olan, Türk toplumunu dallarıyla çepeçevre sarıp kuşatmış kötücül (habis) ve ölümcül sarmaşığın köklerini de 80’li yıllar (‘Özal dönemi’)  içinde bulacaktır. Özal’ın, bazılarının batılı bir bakışla ‘muhafazakâr sağ’ açılım gibi tanımladığı siyasî açılımı 2000’li yıllarda, kökleri millî görüşe uzansa da içinde bulunduğu atmosfere hitap ettiğini düşündüğü özgürlükçü görünümü vurgulanan bir gömleği kendisine yakıştırmış yeni bir parti atılımıyla gelenekle biraz daha harmanlanıp güncellenecek; ve bu yeni siyasi yapı, uzun bir dönem Türkiye’ye rota çizme iradesini elinde tutarken kendimizi, bölgemizi ve dünyayı algılayış ve tasavvurda gerek duyulduğunda yeni güncellemeler yapmakta da çok tereddüt etmeyecektir. 

Ve tabii, seksenli yıllarda net bir biçimde açığa çıkmış olan şey, sanayileşmenin (ve hızlanmasında rol oynadığı göçle birlikte yol açtığı plansız şehirleşmenin) ve ‘ilerleme’nin göstergeleri gibi görülen karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu ulaşımlarında yol katetmiş olmanın kaçınılmaz gibi görünen sonuçları olarak Türkiye’nin giderek daha da ciddileşen, havasında ve suyunda olanın yanı sıra toplumsal ilişkilerinde de bir kirlenmeyi yaşamakta olduğudur. 

**

Özal’lı yıllara ilişkin o dönemi en iyi tanımlayan tabirin ‘dışa açılım dönemi’ olduğunu belirtmiştik. Bu dönem, genelde Türk insanının, özelde ise Müslüman entelektüellerin dış dünyayla ilk yoğun temaslarının geçtiği dönem olarak da anılabilecek bir dönemdir. 60’larda[4] Türkiye, toplu işçi gönderimleri bağlamında Avrupa’yla ciddi bir temas yaşar olmuştu; ama bu, en azından o dönem için düşük profilli bir temastı. 70’lerden itibaren ise Türk inşaat sektörünün öncü şirketlerinin (STFA, ENKA, TEKFEN, vd.)  özellikle S. Arabistan, Libya ve Irak gibi ülkelerde aldığı büyük taahhüt işleri dolayısıyla bu ülkelere işçilerin yanı sıra çok sayıda mühendis ve idarî personelin gidişi, S. Arabistan, Mısır ve Pakistan gibi ülkelere öğrenci ve öğretim üyesi gidişleriyle (90’larda buna Malezya da eklenecektir) yüksek profilli, ufkunu ve algı düzeyini ciddi biçimde etkileyen bir ilişki atmosferi gelişmiştir.

Bu arada, Müslüman entelektüeller Londra merkezli yayın yapan Impact, Crescent ve Muslimedia gibi dergiler aracılığıyla Müslümanların yaşamakta olduğu coğrafyalara ilişkin ayrıntılı bilgiler edinmeye başlamıştır. 90’lı yıllarda bu bilgi ve iletişim kaynaklarına ABD, Mısır, Pakistan ve Malezya gibi ülkelerdeki kaynaklar ve bire-bir gerçekleşen ilişkiler de eklenir; 90’ların sonlarına doğru ise, internet sitelerinin ve altyapısının küresel ölçekte yaygınlaşması ve yabancı TV kanallarının uydu sistemleri –ve ya da internet üzerinden- izlenebilir olmaya başlamasıyla iletişimde sınırlar silinir olmaya başlar.

**

Burada, çalışmamız bağlamında İran Devrimi’ne ilişkin özel bir değerlendirmeye yer vermeyi düşünmemiş olsak da; küçük bir dipnot düşmekte yarar görüyorum. Öncelikle, devrim lideri İmam Humeyni’ye olan bakışımızın, devrimle birlikte ilk adımları atılmış ve giderek kendi mecrasında ve uzun bir süreç içerisinde müesses hâle gelen kurum, tutum ve politikalarıyla İran Devleti’ne ilişkin bakışımızın birbirinden bağımsız ve farklı olduğunun altını çizmek gerekir.

İmam Humeyni, farklı bir toprağın, bizim kendimizle özdeşleştiregelmiş olduğumuzdan farklı bir kültürün ve farklı bir tarihin mirasıyla Batı’nın egemenliğinin ifadecisi olan bugünkü küresel sisteme başkaldırı mimarisinin örneğini gösterebilmiş bir lider olarak zuhur etti; kişilikli duruşuyla ve tümüyle bir başka dünyayı haber veren hâliyle dikkatleri ve sempatileri üzerinde toplamıştı. İmam, mesajlarını kamuoyuna iletirken anti-emperyalist bir vurgu içeren üslûbuyla tüm coğrafyalardaki Müslümanların hissiyatına hitap edişte dikkatli, kişilikli duruşuyla mezhep hassasiyetlerini aşan bir perspektif sergiliyordu. Mamafih, İran dışındaki coğrafyalarda ‘sünnî’ çevrelerde ona sempati duyan entelektüeller onun özellikle, belli kötü niteliklerle muttasıf olsalar ve bazı zalimane pratikleri benimsemiş olsalar da var olan yönetime itaati öngören ve isyana yeşil ışık yakmayan yaklaşımları nedeniyle sünnî âlimleri eleştiren yaklaşımının Şii geleneğinden kaynaklandığının farkındaydılar. (Humeyni haklı olarak, devlet yönetimi bağlamında bozulmanın Emevî döneminde hanedan uygulamasıyla başlamış olduğunu ve bu uygulamanın yüzyıllar boyunca İslam coğrafyasının her köşesinde farklı hanedanlıklar adına sürdürülegelmiş olduğunu ve dolayısıyla devlet yönetimi konusunda İslâm’ın hakikatinin perdelenmiş olduğunu vurguluyordu.) İmam Humeyni, devrim sürecinde İran dışında bulunan Müslüman topluluklarından yalnızca çok küçük ve mevzi psikolojik destekler görmüş olduklarını belirtir. (Belki bu nedenledir devrim kadrolarının tutum ve politikalarının sonraki dönemlerde Afganistan, Filistin ve Myanmar gibi yerlerdeki Müslüman toplulukların durum ve direnişlerine genel olarak lakayt kalmış gibi tezahür etmiş oluşu).

Yıllar geçtikçe, her adım ve seviyede İslâm ve İslâmî olana yapılan genel vurgu İmam Humeyni’nin şahsı ve dönemiyle sınırlı kalmış görünür; onun vefatı sonrasında onun hassasiyet ve yaklaşımıyla renklenmiş olan hava giderek dağılır ve “İran’lı” olarak tanımlamanın doğru olacağı, Şiîliğe özgü renk ve görüntülerin hâkim çizgi ve motifler olarak kendisini gösterdiği ve hissettirdiği bir zemin oluşur; ‘büyük’ ya da ‘küçük’ şeytan’a karşı olan söylem de sünnî yoğunluklu coğrafyalarda fazla bir karşılık görmez. Devrim ve yönetici kadronun politikaları, devrimin gerçekleştiği ilk dönem sonrasında giderek daha belirgin bir biçimde kendi gelenekleri çerçevesinde vücut bulur olmuştur. Ve doğal olarak, İran dışında bulunan ve İranlı olmayan müslümanlar, bir şekilde tanık oldukları hesaplı ve bazen de yukarıdan bakan mağrur tavırlar nedeniyle,  ilk günlerde sempatiyle bakmış oldukları İran devrimine ve temsilcilerine giderek daha mesafeli olmayı ve onların gelecek tasavvur ve iddiaları konusunda daha mesafeli kalmayı yeğlemişlerdir. Daha devrimin başlangıç yıllarında bile, İran devrimi öncü kadrosu mollaların Afgan mücahit grupları karşısındaki tavrı ve onlarla ilişki tarzı, tanık olanlar nezdinde genellikle, Şiî nitelikleri belirgin bir tavır ve tarz olarak nitelenmişti. 1979 yılında İran Devrimi’nden hemen 10 ay sonra gerçekleşip Müslümanların yoğun olduğu coğrafyalarda dikkat ve ilgileri kendi üzerinde toplayan Afgan direnişi İran Devrimi öncü kadrosu tarafından biraz kayıtsız bir biçimde karşılanmış görünür, hatta belki, aynı kadro penceresinden devrimin dünya İslâm kamuoyunda gündem oluşturmasını gölgeleyen bir olay olarak görülmüş gibidir. (1979 Aralığında başlayıp yıllarca sürmüş olan Afganistan işgali ve dolayısıyla Afgan direnişi doğal olarak İslâm dünyasında küresel düzeyde hem ilgi odağı ve hem de çeşitli tür ve düzeylerde destek çabalarının konusu olmuştu).

Dolayısıyla, İmam Humeyni’nin vefatı ile birlikte, İran Devrimi’ne karşı giderek azalmış olan  ilgi ve sempatinin 2000’li yıllarla birlikte buharlaşmış olduğu bir vakıadır. Artık, İran dışındaki toplulukların, ’79 Devrimi’ ile başlamış olan süreç sonunda bugün İran’da sağlanmış olan atmosferi ‘İslâm’la özdeşleştirmekten uzak olduklarını görmek zor değildir; ve bunda tabii ki, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen gibi yerlerde İran yönetiminin kontrolünde olduğu sır olmayan güçlerin sergilediği duruş ve tutumların önemli ve belirleyici bir rol oynamış olduğu açıktır.

Bugün Trump yönetiminin İran’a ve İran toplumuna bakışı bağlamında hatırlatmaya değer olan bir enstantane, şimdilerde olduğu gibi İran devriminin hemen öncesinde de ABD yönetiminin İran’daki durum ve gelişmeleri ne kadar doğru okuyabildiğini (daha doğrusu okuyamadığını) göstermesi açısından ibretliktir: 1 Ocak 1978 tarihinde Tahran’ı ziyaret eden ABD Başkanı Carter Şah’ı ‘bilge devlet adamı’ diye över; Şah Rıza Pehlevi’ye hitaben sözleri aynen şöyledir: “İran, dünyanın en sorunlu bölgelerinden birisinde bir istikrar adasıdır; bu da Majesteleri halkınızın size ve liderliğinize duyduğu saygı, hayranlık ve sevginin büyük bir kanıtıdır.” 1 hafta sonra hükümet kontrolündeki basında Humeyni’yi ‘yabancı güçlerin ajanı’ olarak niteleyen bir makale yayınlanır ve ertesi gün Kum şehrinde hükümet ve rejim aleyhtarı gösteriler patlak verir; gösteriler ağır can kayıplarına sebep olacak sertlikte bastırılır; devrim ateşi tutuşturulmuştur; gösteriler kısa sürede tüm ülkeye yayılır. 16 Ocak 1979’da Şah İran’ı terk eder, Humeyni’nin 1 Şubat 1979’da Fransa’dan Tahran’a dönüşündeki karşılanma ise muhteşemdir; ve 11 Şubat 1979’da Şahlık rejimi ve hükümeti çöker.

**

80’ler,‘kadın hakları’nın çokça konuşulur olduğu bir dönem olmuştur. Kadının çalışan nüfusa katılımındaki artış, lise ve üniversite öğretiminde kız öğrenci ve öğrenim kadrosunda kadın oranındaki artış eğilimi dikkat çekici hâle gelmiştir. İşin doğrusu ‘kadın hakları’ dendiğinde aidiyetlerini İslâm inancı çerçevesinde tanımlayanların gocunacağı çok da fazla bir şey yoktur; çünkü, Batıda kadının içinde yaşamak zorunda bırakıldığı şartlar ve kendisine lâyık görülen statü bağlamında İslâm coğrafyasında bulunan kadın genel ve görece olarak çok farklı ve çok daha iyi bir konumda görülür ve kendisine sağlanmış olan itibar incitici ya da yüz kızartıcı değildir. İslâm inancı ve geleneği kadının onurunu koruma ve kollama konusunda kayıtsız kalmamıştır. ‘Kadın hakları’ mücadelesi, Batıda çok kötü şartlarda bulunan kadının konumu ve statüsünde iyileşme sağlamayı hedeflemiş olan yerinde ve doğru bir çabadır; benzer bir çabanın Batı’dan ithal bir tarzda bizde olmasında da bir yanlışlık ya da mahzur yoktur. ‘Kadın hakları’nın ve kadınlar için ‘pozitif ayrımcılık’ düşünce ve girişimlerinin bazı kişi ya da kesimlerde feminizmin ayak sesleri izlenimi uyandırması ise feminizmin iyi tanınmayışı ve tanımlanmış olmayışıyla ilgilidir. Feminizm, talepleri ve söylemi itibarı ile yapısal farklılığı olan ve kadın hakları talep ve savunuculuğunu ‘kadının bağımsızlığı’ gibi aile yapısını tahrip edecek ve ‘aile’ anlayışını yok etmeye kadar götürecek olan çok farklı, şeytanî bir harekettir ve 2000’li yıllarla Türkiye’nin gündemine fazlasıyla girmiş olacaktır. Dolayısıyla bizim de, bu yazı dizisinin  ‘2000’li yıllar’ bölümünde[5]  değinecek olduğumuz bir konu başlığıdır.

**

Bugün 2000’li yıllar içinde Türkiye’nin hızla bir ‘enformasyon toplumu’ hâline gelmiş olduğunu görmekte zorlanmıyoruz. Bu sürecin ilk belirtilerini seksenli yıllarda gözlemlemiştik. Seksenlerin başlarına kadar gazete ve radyo ana haber mecralarıdır; 80’lerin ikinci yarısından itibaren devlet tekelinde olmaktan çıkarak çok kanallı hale gelmiş olan TV yayıncılığı ve 90’ların başlarından itibaren de internetle hızlı bir tanışma ile Türk toplumu modern zamanların, haber ve malumat bombardımanıyla habersiz ve bilgisiz hâle getirilme durumunu bizzat deneyimlemeye başlamış olur. Tabii ki, yoğun enformasyonun haberdar kılıcı ve özgürleştirici bir işleve sahip olmaktan çok karmaşa ve güvensizlik doğurarak kontrolcü eğilimleri artıracağının başlangıçta çok da öngörülebildiğini söylemek mümkün değildir. (2020’lere geldiğimizdeyse, enformasyon yağmuruna maruz kalmanın artık yorucu etkilerinin toplumsal düzeyde hissedilir olduğu bir durumu yaşıyor olacaktık ve bu enformasyon yağmurunun düşünebilme kabiliyetini körelttiği değerlendirmesi hususu yüksek sesle konuşulur olacaktı. Ve tabii ki biz bu konuyu 2000’li yıllar bölümü kapsamında tartışıyor olacağız).

**

80’li yıllar döneminde artış hızı yükseldiği açıkça görülmüş başka bir hareketlilik ise, zikrettiğimiz önceki iki hususla da bir şekilde bağlantılı olan köyden şehre olan göçtür. Seksenli yıllarla birlikte, bu göçün sonucu olarak toplam nüfus içerisinde ‘köylü’ nüfusun ağırlığı azalır; bunun doğal olarak toplumsal ve siyasal sonuçları olacaktır. 1950 ve 60’larda %70’ler dolayında ifade edilen toplam nüfus içindeki köylü nüfusun oranı, 80’lerde %50’lerin altına gerilemiş durumdadır. Bu bir başka okumayla, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak okunacaktır; ve tabii bu dönemde uygulanan tarım ve hayvancılık politikalarında bocalamalar olacak, yanlışlıklara imza atılacaktır. (2000’lere gelindiğinde toplam nüfus içinde köylü nüfusun %30’lara inmiş olduğunun görülmesi ise bazı açılardan hem alarm zillerini çaldıracak ve hem de çok yönlü tedbir ve teşviklerini (plânsız ve çarpık şehirleşmeyi engelleme, ilk ve orta eğitimde yeni yapılanmanın gerçekleştirilmesi, tarım ve hayvancılık ürünleri üretiminde Türkiye’nin yeniden kendine yeterli duruma gelmesinin sağlanması, vd.) gerekli hâle getirecektir.

Köyden şehre göç, ‘kontrolsüz yapılaşma’, ‘çarpık şehirleşme’ ve şehir mücavir alanlarında ‘gecekondu semtleri’nin oluşumuna ve belediye hizmetlerinde aksamalara ve ‘izinsiz yapılaşma’ problemlerine yol açmaktadır. Ayrıca, mevcut örgütlenme ve imar ve yapı mevzuatlarıyla belediyelerin bu sorunlarla baş edebilme gücünde olmadığı da tartışılacak ve mevcut mevzuat altyapısı (belediye yasası, imar mevzuatı, vd.) köklü bir biçimde elden geçirilecektir.

 Göç genelde iki şekilde gerçekleşmektedir; bölgesel olarak köyden şehre ve ayrıca doğu bölgelerinden batı bölgelerindeki şehirlere (özellikle İstanbul, Bursa, İzmir, İzmit, vd.). (Aslında benzer bir durum küresel ölçekte de söz konusudur; Doğu’daki ülkelerden Batı’daki ülkeler istikametinde).

Bu dönemde ‘sanayileşme’ kadar, ‘hava ve su kirliliği’ toplumsal ve siyasal gündemlerin ilk maddeleri arasındadır. Seksenli yıllarda motorlu araç sayısındaki artış şehirlerdeki hava kirliğini artıran önde gelen faktörlerden birisi olarak dikkat çekmeye başlar. Batı bölgelerinde şehirlerde at arabaları görüntüleri neredeyse yok olmuştur; doğu bölgeleri şehirlerindeki görüntü de 7-8 yıl arayla batı bölgesi şehirlerindekini izleyecektir. (Yaşanan bu çevre kirlenmelerine daha sonraki dönemlerde, ciddi sağlık problemlerine kaynaklık edecek olan, gıda ürünlerinde kimyasal ve pestisit kirliliği de eklenecektir). Bu dönemde ısınmanın neredeyse tamamının hidrokarbon (odun, kömür, tezek, vd.) kaynaklarıyla yapılıyor olması dikkat çekicidir. 60’larda Türkiye’nin yalnızca şehirlerde var olan elektrik altyapısı seksenli yıllarda tüm bölgelerde köylerin de neredeyse tamamını kapayacak şekilde yaygınlaşmıştır ve kullanılan elektrikte de hidrokarbon ve hidroelektrik kaynaklarından üretilmektedir. Çevre kirliliği hidrokarbon kaynakların yoğun kullanılıyor olmasını dikkatlere getirecektir. (İlerleyen dönemlerde çare olarak doğal gaz ve ithali akla gelecektir; bu arada su dışındaki yenilenebilir –güneş, rüzgâr, jeotermal, biyoyakıt, vd.- enerji kaynaklarından yararlanma ülke gündeminde değilse de, güneş enerjisinden yararlanmanın en basit formlarından birisi olarak, resmî bir teşvik olmaksızın evlerde su ısıtmada (çatı termosifonik tesisleri şeklinde ‘solar termal sistem- aracılığıyla) kullanılmasına başlanmıştır. Türkiye 2010’lardan itibaren her tür yenilenebilir kaynağı elektrik üretiminde yaygın biçimde kullanır hâle gelmiş olacaktır).


[1] Bu mücadele ve direniş , 90’lı yılların başında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sisteminin çöküp dağılmasına yol açan etkenlerden birisi olarak mütalâa edilmelidir.

[2] Turgut Özal: (1927 – 1993). Süleyman Demirel’in Başbakanlındaki Millî Cephe hükümeti zamanında yürürlüğe giren, 24 Ocak 1980 tarihli, yapısal dönüşümler içeren reform programının mimarıdır (Başbakanlık Müsteşarı olarak). 1983 Mayısında Anavatan Partisini kurar; birkaç ay sonra, 6 Kasım 1983’te  ANAP onun liderliğinde girmiş olduğu genel seçimlerde %45’den fazla oy olarak iktidar partisi olur. Darbe döneminde Bülent Ulusu Başbakanlığı zamanında ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmıştır (20 Eylül 1980 – 14 Temmuz 1982). 1983-1989 arasında Başbakan, 1989’dan 1993 yılında  (17 Nisan)  ölümüne kadar da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır.

[3] Bu olay, Ozal’ın Cumhurbaşkanı olarak Marmaris Okluk Koyu’nda tatil yaptığı sırada, üzerinde bir tişört, altında spor bir şort ve ayağında terlikle  askerî bir kampı ziyareti sırasında vuku bulmuştur. Özal’ın bu tutumu katı protokol kaidelerini kırma girişimi ve askerî vesayete karşı sivilleşmeyi vurgulama amacı bağlamında tartıışılmıştır.

[4] Avrupa’ya giden ilk Türk işçi kafilesi, Almanya ile imzalanan anlaşma ardından 27 Kasım 1961 tarihinde gönderilmiştir.

[5] Söz konusu bölüm İnsicam’ın muhtemelen Ağustos sayısında yer alacaktır.