Bahattin Ağabey’in Ardından: Bir Tebessüm Bir Hasret

Memleket o vakitler pek sütliman değildi. O yıllarda bizim gibi mütedeyyin gençler için İzmir’de bulunmak, bir nevi tehlikeli sularda yüzmek gibiydi. Doğrusu, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk ve derin bir tedirginlik vardı. Şehrin yabancılığına, dönemin o gergin ve fırtınalı havası ekleniyordu. İşte Bahattin ağabey ile tanışıklığımız, böylesine puslu bir atmosferde, o güven arayışının tam ortasında filizlendi.

Cemal BALIBEY

Bahattin ağabeyi İzmir’de tanımıştım. İmam Hatip Lisesi’ni henüz bitirmiş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı tekâmül kursu için yola koyulmuştum. Kurs süresince, yaklaşık iki ay boyunca Hatay semtindeki Kestanepazarı Yurdu’nda kalacaktım.

​Memleket o vakitler pek sütliman değildi. O yıllarda bizim gibi mütedeyyin gençler için İzmir’de bulunmak, bir nevi tehlikeli sularda yüzmek gibiydi. Doğrusu, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk ve derin bir tedirginlik vardı. Şehrin yabancılığına, dönemin o gergin ve fırtınalı havası ekleniyordu. İşte Bahattin ağabey ile tanışıklığımız, böylesine puslu bir atmosferde, o güven arayışının tam ortasında filizlendi.

Deniz manzaralı bir yurtta kalıyor, namazlarımızı hemen yakınızdaki camide eda ediyorduk. Henüz ilk günlerdi… Sabah namazını kılmış, avluya çıkmıştık. Akevler’e doğru uzanan asfalt yola, devasa harflerle ve ustaca yazılmış o sloganı gördük: “Tek Yol İslam!” Altında ise “Akıncılar” imzası vardı. Siyah asfaltın üzerine beyaz boyayla yazılan bu yazı, neredeyse bir adam boyundaki harflerden oluşuyordu.

İzmir’in yeni misafirleri olan biz kursiyerlerin yüreğine adeta su serpilmişti. Bu manzara üzerimizde müthiş bir psikolojik tesir bıraktı; anladık ki burada yalnız değildik. Sonradan öğrendik ki hemen yakınımızdaki Çamlık’ta kamp kuran Akıncı gençler, bu sloganla bize sessiz sedasız ama vakur bir “hoş geldiniz” demişlerdi.

Yıllar sonra öğrenecektim ki o kamp çadırını oraya kuran da, o muazzam sloganı asfalta yazan da meğer Bahattin ağabeymiş.

Mayıs ayının ortalarıydı. Bahattin ağabey, o kendine has sükûnetiyle ansızın yayınevinin kapısında beliriverdi. Nasıl mutlu oldum, tarif etmem imkânsız. Geniş çehresine bambaşka bir kararlılık katan kara kaşlarının altındaki o içten gülümseyen kahverengi gözleri, insana derin güven aşılıyordu.

İzmir’den gelmişti. Afganistan’da bir yetimhane kurmak üzere ertesi gün Faruk Aktaş’la birlikte yola çıkacaklardı. “Hemen döneceğim, Mavi Marmara gemisine yetişmem lazım,” diye acele ediyordu. Sonra sımsıkı kucaklaştık ve vedalaştık. Onu kapıdan uğurlarken, yüzünde o hiç unutulmayacak, huzur dolu tebessümü vardı.

Birkaç gün sonra “uçak düştü” haberi gelince, sanki zaman damarlarımda dondu. Zihnimdeki bütün bağlantılar birer birer kopmuş, kelimeler anlamını yitirmişti. Rehberini yitirmiş, fırtınada pusulasız kalmış bir derviş gibi kalakaldım.

Sanki dünya susmuştu; yalnızca Bahattin ağabeyin o son vedadaki tebessümü zihnimde asılı kalmıştı. Birkaç kez derin nefes alıp verdim; ama aldığım her nefes, göğsümdeki o ağır yumruyu daha da büyütüyordu. Mekânın ve zamanın ötesinde, dipsiz bir kuyunun içine doğru çekildiğimi, ruhumun bir parçasının o karlı dağlara doğru kanat çırptığını hissettim. “Hemen döneceğim” demişti. Dönmüştü de, ama bu kez kalplerimize, hiç çıkmamak üzere mühürlenerek…

O an Bahattin ağabey, yüzüne ciddiyet ifadesi veren göz kenarlarındaki belirgin çizgileri, geniş alnı ve kalın siyah kaşlarıyla sanki karşımdaydı. Onunla ilgili hatıralar, bir film şeridi gibi gelip geçti gözümün önünden: 1979 yılında İzmir’de, bir kamp çadırında tanışmamızı; Afganistan cihadından gazi olarak döndüğünde onu öğrenci evlerindeki sohbetlere götürdüğüm günleri; o sıcak, samimi haliyle beni yayıncılığa teşvik edişini; İstanbul’a her gelişinde konakladığı yayınevimizde, sabahları demli bir çay ve derin muhabbetle taçlanan kahvaltılarımızı… Ve nihayet o son yolculuğuna çıkmadan evvel, kendi bahçesinden toplayıp getirdiği “Mayıs yeşili” eriklerle yaptığı o son ikramı hatırladım. Meğer o gün, dünya gözüyle son görüşmemizmiş!

Vefatıyla birlikte, bu koca dünya üzerime yıkılmış gibi hissettim; sanki kalabalıklar içinde yapayalnız kalmıştım. İçimde, tarifi imkânsız ve dolması güç bir boşluk açılmıştı. Sesler uğultuya dönüşmüş, zamanın akışı durmuştu gibiydi. Artık hayatın geri kalanını bir yanım eksik, bir yanım hep yarım yaşayacaktım.

​Zaman su gibi akmış, İzmir’in o puslu zamanlarında başlayan dostluğumuz, tam otuz yılı aşan bir ağabey-kardeşlik hukukuna dönüşmüştü. Bana soluk aldıran, içine düştüğüm dipsiz kuyulardan, savrulduğum dalgalardan çekip alan hep oydu. Bilgisinin derinliği, ilgi alanlarının çeşitliliği beni her defasında şaşırtıyordu. Onunla birlikte olmanın düşünce dünyamı zenginleştirdiğini düşünüyordum. Beni ciddiye alması, konuştuğumda dikkatle dinlemesi, fikirlerime kıymet vermesi, beni ona bağlayan en güçlü köprüydü.

Dağlara Vurgun Bir Yürek

Bahattin ağabey, gençlik yıllarında cihat için Hindikuş Dağları’ndaydı. Aradan uzun yıllar geçti; o yine aynı topraklara, bu kez İHH ile birlikte bir yetimhanenin kuruluş çalışmaları için gitti. O kutlu yolculukta, yıllar önce adımladığı aynı dağlarda maşukuna kavuştu. Takvimler, 17 Mayıs 2010 tarihini gösteriyordu.

Afganistan sanki onu yeniden çağırmıştı. Kader, onu dağlara vurgun yüreğiyle tam da orada yakaladı. O, şehadeti bir ömür boyunca aramıştı; meğer nasibi yine o karlı zirvelerde, Hindikuşlar’daymış.

​O, benim gözümde gerçek bir Afganistan fatihiydi. Coğrafyanın kaderine dair en has bilgilere sahipti; İran’ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı avucunun içindeki çizgileri anlatır gibi anlatırdı. Belki de bu yüzden Afganistan onu geri çağırmıştı…

Dilimiz Ayrı Sancımız Aynı

Uçak kazasının üzerinden birkaç yıl geçmişti. Yayınevinin telefonu çaldı. Heyecanlı bir ses, “Abdülhamit Muhaciri” diyordu. Konuştuğu dili anlamıyordum; ne Arapçaydı ne Farsça, Batı dillerinden ise hiç değildi. Belki Afganistan’da konuşulan Darice ya da Peştucaydı. İçinde “Abdülhamit” geçen cümleler kuruyordu. Bu iki kelimenin dışındakileri anlamıyordum; ama Bahattin ağabeyi merak ettiği, onu sorduğu kesindi. Yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyordu.

Ne diyeceğimi bilemedim. Belki anlayabilir diye, “Tayyare, şehit… İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn,” deyiverdim. Telefonun diğer ucundan hıçkırıklara boğulan bir ses yükseldi. Ne o ne de ben telefonu kapatabildik. Bir müddet öylece kalakaldım.

Aradan yıllar geçmişti fakat acılarım hâlâ tazeydi, henüz kabuk bağlamamıştı. Zamanın her şeyi silikleştiren o meşhur tesellisi benim kapıma uğramamıştı; gönlümdeki o enkazın dumanı hâlâ tütüyordu. Bazı vedalar, üzerinden asırlar geçse de soğumazdı; Bahattin ağabey de bizim için öyle bir “gitmeyişin” adıydı.

O meçhul coğrafyadan gelen, dilini bilmediğim ama acısını kalbimde duyduğum o ses, içimde uyuttuğumu sandığım bütün hatıraları ayağa kaldırmıştı. Dilimiz ayrı olsa da “şehadet” kelimesinin kalpte bıraktığı o ağır sancı aynıydı.

Meğer yas, sessiz bir bekleyişmiş; bir gün hiç tanımadığınız birinin hıçkırığında kendi yaranızın tuzunu hissetmekmiş. O an, onu ilk defa kaybetmişçesine yeniden yandı yüreğim.

Aynı Derdin Peşinde

​Bahattin ağabey, hem ruhunu hem de derdini daima genç tuttu; vazgeçmek nedir hiç bilmedi. Onunla ilk tanıştığımda hangi ulvi derdin peşindeyse, onu son gördüğümde de yine aynı davanın izindeydi. Heyecanını hiçbir zaman teslim etmedi, mücadeleden bir an olsun kopmadı.

Sessizce yaşadı; kalabalıklar içinde boy göstermedi, şatafatlı masaların ardına asla kurulmadı. Ömrü boyunca sadelik ve iddiasızlık libasına bürünmeyi tercih etti.

​O; bizim en yiğit, en fedakâr, en devrimci, aynı zamanda en derviş ve en entelektüel yüzümüzdü. Cesaretin timsali olduğu kadar, merhametin de ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Yiğitliği ve dürüstlüğü, bizim o mütevazı mahallemizde dilden dile dolaşan bir destan gibiydi.

​Hiç aşınmamış, yıpranmamış, leke almamış örnek bir hayat sürdü. Hiç eskimedi, her daim yeni ve taze kaldı. Onu tanıyan herkesin kalbinde güzel bir hikâye bıraktı ve nihayetinde, gıpta edilecek bir hüsnüşehadetle dünyasını değiştirdi.

Ardında unutulmayacak bir iz, tarifsiz bir hasret ve hepimizi yetim bırakan bir boşluk bıraktı. Siması gözümden, o eşsiz muhabbeti ise gönlümden hiçbir zaman gitmeyecek.