Yanında bulunan son sayıyı açtı ve kimlerin yazdığını, kimlerin çizdiğini, hatta ÇETO isminin ne anlama geldiğinden bahsetti. Sonra bana dönerek “Siz de çizer misiniz?” diye sordu. Ben de iyi bir çizer olmadığımı ifade ettim fakat o sanki sözlerime pek aldırış etmiyordu. “Biz iyi bir çizer aramıyoruz, öyle bir kaygımız yok, burada her yaştan insanların emeği var, 7’den 70’e kadar…”
Şifa YARATILMIŞ KÜÇÜKER

Bahar henüz kendini yeni yeni hissettiriyordu. Mart ayının bir cuma sabahında İstanbul Üniversitesi havuzlu bahçesinde oturup çizim yapmaktaydım. Dersim vardı; fakat içimden derse girmek hiç gelmiyordu. Belki de bir derse en güzel giremeyişim buydu. Yanımda küçük bir defterim ve siyah mürekkepli bir dolma kalemim vardı. Çizimlerimi daima o kalemle yapardım. O gün, birbirinden farklı kubbe tasarımlarına sahip evler çizmeye koyuldum. Henüz çok tecrübesizdim. Fakat yine de büyük bir aşkla çiziyordum. Aradan birkaç saat geçmişti. Bir ara yanımdaki banka biri gelip sakince oturdu; sessizce bisküvisini yemeye başladı. Bisküvisi bitince ayağa kalktı, çöpünü attı ve ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Başımı kaldırdığımda, karşımda renkli fularıyla son derece şık giyinmiş bir beyefendi gördüm. Yüzünde insana huzur veren bir ifade vardı. Bana, “Çiziminize bakabilir miyim?” diye sordu. Ben de, ‘Tabii ki efendim,’ diyerek defteri kendisine uzattım. Müsaade isteyip yanıma oturdu. Ben aslında evler çiziyordum; fakat zaman zaman gözüm havuza kayıyordu. Bunu fark etmiş olacak ki gülümseyerek, “Ben de karşı tarafı çizdiğinizi sanmıştım; gözleriniz hep oraya bakınca” dedi. Tebessüm ettim. Ardından, “Müsaadeniz olursa bu çizimi size hediye etmek isterim,” dedim. Çizimi bir müddet dikkatle inceledikten sonra bana ÇETO dergisinden söz etmeye başladı. Yanında bulunan son sayıyı açtı ve kimlerin yazdığını, kimlerin çizdiğini, hatta ÇETO isminin ne anlama geldiğinden bahsetti. Sonra bana dönerek “Siz de çizer misiniz?” diye sordu. Ben de iyi bir çizer olmadığımı ifade ettim fakat o sanki sözlerime pek aldırış etmiyordu. “Biz iyi bir çizer aramıyoruz, öyle bir kaygımız yok, burada her yaştan insanların emeği var, 7’den 70’e kadar…” O an, belki farkında olarak, belki de olmayarak bana çok büyük bir cesaret vermişti. Bir müddet daha sohbet ettikten sonra, buraya bir arkadaşını ziyarete geldiğini söyledi. O anda içimden, “Acaba bahsettiği kişi Aydın Gülan Hoca olabilir mi?’ diye geçirdim ve içimdeki sese bir nevi ispat-ı vücut arar gibi sordum: “Arkadaşınız kim acaba?”
Gülümseyerek, “Aydın Gülan beyefendi” dedi.
Bunu duyar duymaz heyecanlandım. “Ben de cuma namazından sonra kendisini ziyaret etmeyi düşünüyordum” dedim.
Bunun üzerine, son derece tabii bir tavırla, “Öyleyse buyrun, hocanın yanına birlikte gidelim.” dedi.
Aydın Hoca’nın odasına çıktık ve pek güzel olan bu odada sohbet ederken Mevlâna abi müsaade isteyerek tabletini çıkardı ve bestelediği bir eseri çalmaya başladı. Ses ağır ağır yayılıyordu, bir yandan o meraklı ve heyecanlı ruhum ânı anlamaya çalışıyordu, derin bir huzur ve şaşkınlık içindeydim. Biz sohbete devam ederken Aydın Hoca bir ara bana dönüp,
“Şifa, ben sana daha önce Mevlâna ile tanış dememiş miydim?” diye sordu. Ben de “Hayır hocam” deyince Mevlâna abi “Biz az evvel tanıştık” dedi. O an hoş bir gülümseme yayıldı. Ardından Mevlâna abi çizimimi gösterdi. Birlikte uzun uzun baktılar, yorum yaptılar; beğendiklerini söylediler. Ben ise bütün bunların içinde büyük bir şaşkınlık hâlindeydim. Çünkü yaşadığım şey, benim için son derece kıymetliydi; kendi kendine çizmeye başlayıp yolunun nereye varacağını bilmeyen biri için hayal bile edilemeyecek kadar güzel bir şeydi. Bir talebenin, yolun daha başındayken içindeki iştiyakı artıracak insanlarla karşılaşması büyük bir nimetti. Ben bunu hayatım boyunca, defaatle düşündüm. Allah beni hep güzel insanların durağından geçirdi, elhamdülillah. Bir müddet sonra müsaade isteyerek Aydın Hocanın yanından ayrıldık. Aşağı indiğimizde, şimdi artık açık olmayan, binanın içindeki küçük çay ocağından iki çay aldık. Öğlen güneşi yükselmişti fakat rahatsız da etmiyordu. Muhabbet ederken bir ara, isminin ne kadar farklı olduğunu söyleyip bunun hikâyesini sormuştum. Kısa bir tebessümle, “Uzun hikâye…” demiş ve susmuştu. Her insan bir tablo gibi içimdeki sergide yerini alırken Mevlâna abi ilk rengi olan suskunluğu güzelce işlemişti kendi tablosuna.

Çaylarımız bitmiş, ÇETO için de anlaşmıştık. Cuma vakti yaklaşınca Mevlâna abi müsaade istedi. Birlikte bir müddet yürüdük. Sonra bana bir soru sordu. Hayatımı değiştiren o soruyu… Belki “hayatım değişti” demek büyük bir iddia gibi gelebilir; fakat hakikatti. İnsanın bazen bir cümleyle, bir bakışla ve bazen de bir karşılaşmayla hayatı değişebilirdi. Şahit oldum ve yaşadım.
Bana dönüp şöyle dedi:
“Her Perşembe bana Yâsîn-i Şerîf okur musunuz?”
Şaşırmıştım. Daha yeni tanışmıştık hem hayret edip hem de müthiş bir güven hissediyordum.
“Evet efendim, okurum” dedim.
Bunun üzerine durup bana döndü ve şu cümleyi söyledi:
“Fakat ben ölene kadar değil… siz ölene kadar okur musunuz?”
İşte o an söylenen bu cümle, hâlâ taptaze, hâlâ benimle. O cümlenin içinde saklı olan derinliği tam manasıyla anlatabilmem hâlâ mümkün değil. Zaman geçtikçe bu isteğin ne kadar da doğru bir istek olduğunu kavrar gibiyim. Bir hakikat avcısından, cevherleri keşfeden bir kâşiften ancak böyle bir cümle beklenirdi. Onun bendeki hatırası hep canlı kalacak, “ben ölene kadar”…
Sonsuz rahmetle, bin selâm
