Çokluk ile Tenhalık Arasında

Hayır diyebilmek için bir istinatgâhınız olmalı. Ayaklarınızın duyumsadığı, aklınızın ikna olduğu, kalbinizin tatmin olduğu bir mekanınız olmalı. Şimdiyi anlayabildiğiniz bir zaman mefkureniz olmalı ki maziyi de atiyi de bu şimdilik ile okuyabilesiniz. Eskiler bu şimdilik farkındalığına ibn-ü’lvakt derler. Vaktin oğlu, şimdinin evladı.

Mustafa ESER

“Daha hızlı yaşamaya çalışan herkes nihayetinde daha hızlı ölecektir. Hayatı daha doyurucu hale getiren şey olayların toplam miktarı değil, sürem deneyimidir. Bir olayın diğerinin hemen ardından geldiği yerde, kalıcı hiçbir şey meydana gelmez.”

Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu

Bize çokluğu vadeden her yol meşru mudur erenler? Bir adım daha geriye gidelim ve daha temel bir soru soralım: Çokluk temenni edilen bir şey olabilir mi akleden kalp için? Çokluk arzusunun helak edici olduğunu ifade eden bir sure var Kerim kitabımız Kur’an’da: Tekasür Suresi. Modern dünya bize niceliğin ne denli önemli olduğunu her fırsatta ifade ediyor. Nicelik için mücadele etmeye zorluyor. Sayıca üstün olanın daha muteber olduğunu durmadan hatırlatıyor. Bir yönüyle kabul edilebilir elbette. Zira Kur’an’ın zemmettiği çokluk değil çokluk ile övünmek. Çokluk arzusu. Çokluk denen mefhumun kendisi değil. Çokluk kerih ve merdut değil. Hz. Âişe’den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “…Evlenin. Çünkü ben (kıyamet günü diğer) ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim…” Anladığım kadarıyla arzu edilen çokluğun asabiye barındırması ve ulvi amaçlardan yoksun olması makul kabul edilmiyor: çoklukla böbürlenmek makbul görülmüyor.

İnancımızın öz ifadesi olan tevhid cümlesinin ilk kelimesi “LA!”dır, yani “Hayır!” İnsan modernite başta olmak üzere her türlü çeldirici ve caydırıcıya hayır diyebildiği ölçüde akleden kalbini muhafaza etmeyi başarabiliyor. O halde çokluğu öven her ne varsa ona da en azından meseleyi bir zemine oturtuncaya kadar hayır deme hakkımızı kullanalım. Adil olmak için yalnızlığı ve tenhalığı övene de öylece bir müddet durmasını rica edelim. Meselenin demlenmesi için bu hayır mahfazasına ihtiyacımız olacak zira. Hayır diyebilme kabiliyetini haiz insan, bu kabiliyeti, bütün çeldiricilere ve bu çeldiricilerin çengeline takılan içgüdülerine rağmen, icra edebiliyorsa kendini muhterem kılabiliyor. Muhterem yani ihtirama layık. Daha doğru bir ifade ile yaratılışına layık olan konumunu koruyabilmeyi sağlıyor. Hayır, kıymetli bir kelime. Hayır diyebilmek mühim bir donanım. Hayır diyen insan aziz bir insan.

Hayır diyebilmek için öncelikle bulunulan mekanın, zamanın, durumun ve konumun farkında olmalı insan. Muamelesinin, seyrinin, akışının nereye doğru olduğunun bilincinde olmalı. Şayet bir hissizlik varsa orada bir uyuşukluk var demektir. Bu uyuşukluk ise hem gafletten olur hem de ataletten ve tabi bir de cehaletten. Bu üç durum da zannediyorum helal ve meşru durumlar değildir. Akleden kalbin emanetçisi olan insan, bu üç derekeden sakınmak için mücadele etmelidir. Bu mücadele de hayır denilerek başlanabilecek bir mücadeledir. Atıl, gafil ve dahi cahil olan birey nereden, nereye ve ne ile hayır diyebilir ki! Hayır diyebilmek için bir istinatgâhınız olmalı. Ayaklarınızın duyumsadığı, aklınızın ikna olduğu, kalbinizin tatmin olduğu bir mekanınız olmalı. Şimdiyi anlayabildiğiniz bir zaman mefkureniz olmalı ki maziyi de atiyi de bu şimdilik ile okuyabilesiniz. Eskiler bu şimdilik farkındalığına ibn-ü’lvakt derler. Vaktin oğlu, şimdinin evladı. Mekanın ve zaman farkındalığının neticesinde bir makamınız olmalı. Makam, hesabı verilebilir bir makamsa yani kalbi tatmin eden bir makamsa orada meskun olabilirsiniz. Ama meskun olmak yani sükun bulmak, durağan olmak anlamına gelmemeli. Zira bu makam bir halin adıdır. Hal, durağanları reddeder. Teyakkuzu zorunlu kılar. Atıl, gafil ve cahil bir ademoğlunun bu makamda meskun olması mümkün olmaz dolayısıyla. İstinatgâh belirlemek ilkeli olmak demektir. İlkeler insanın ihtiramı için elzemdir. İlkeler varsa orada değerler var demektir. Değerler var ise orada Allah var demektir. Zira değerlerin imkanı ancak üst referans kaynağı ile olur. Nihai üst referans itikadımızca Rabbimizdir. Ez cümle hayır diyebilmek ancak Allah’lı bir hayat ile mümkün olur. Ve Allah’lı bir hayat, çokluk kuruntusundan da yalnızlık övgüsünden de azade bir hayattır.

Mekanı okumak için de zamanın farkında olabilmek için de makamdan tatmin olmak için de basiret gerekir. Bu farkındalığın imkanı içinse nazar. Basireti becerebilenler nazar edebilenlerdir. Nazarî kabiliyet basiret ile neticelenir diyebiliriz. İşte bütün bunlar bizi bir yere getirir: değer. Değer denilen olgu bir ölçüt müdür? Şayet öyle ise bu değer ölçütü adet ve madut ile midir yoksa mana ve mefhum ile mi? Kemiyetin yani adetliliğin tahfifi de makul olmayacaktır. Ama değerlendirme ölçütü olarak kemiyeti merkezileştirmek yani onunla kıvanç duymak itikadımızca helak sebebidir. Burada, edip eylediğimiz, uğruna mücadele verdiğimiz her ne varsa onu değerlendirme reflekslerimizi bir düşünelim. Hangi değer skalası ve ölçüt birimleri ile meseleleri ölçüp biçiyoruz. İnsanları mesela hafızamıza zabtederken ne ile zaptediyoruz? Kitapları, filmleri, silahları, ezgileri, bebekleri, mücahitleri, kurumları ve daha pek çok şeyi ne ile ölçeklendiriyoruz? Bunların sahip olduklarından ne ilgimizi cezbediyor da ne bizim için önemsiz görünüyor. Evet, mesele çok boyutlu. Zaten ne boyutsuz ki! Neyin katmanı ve farklı veçheleri yok ki! Anlamaya adanmış bir ömrün sahibi ademoğluna ne önemsiz ve bayağı olabilir ki! Anlam var anlam içinde: alem var alem içinde: seyr var seyr içinde. Ve’n-nihaye: adetten bahsederken de mefhumdan bahsederken de hangi aparat ile nazar ediyoruz, hangi basiretle bir görüşe ulaşıyoruz? Niyetimiz nedir erenler? Kastımız nedir? Çok olsun da niçin çok olsun? Azlığa ve tenha olana övgü dizelim de bunu hangi saik ile yapalım? Çokluk üzerinden bir çözümleme yapmaya çalışırken ve niyetleri gözden geçirirken az olana taliplikte bir kibir olmadığını nasıl bilelim? O halde kaçışımız çokluktan değil, azlıktan değil; bilakis çokluğun da azlığın da kalbimizdeki karanlık niyetinden olmalı, demeliyiz sanki.

Vahdet inananların birliğidir. İnananların birliğinin önündeki engel sayıca çok olmaları değildir elbette. Vahdetin önündeki engel zannediyorum adet ve madutu amaç haline getirmektir. Bir diğer engel ise bir araya gelişi tahkir edip tekbaşınalığa methiye yazmaktır. Kolaydır tek başına insicamlı bir yürüyüş. Zira insicamı bozacak bir öteki yoktur. Zor olan öteki ile uyumlu ve ahenkli bir yürüyüşe revan olabilmektir. Ama onda kaybolup benliği yok saymaktan bahsetmiyorum. Onunla, ona rağmen, onun uğruna, bazen o olmadan da yani onunla bütün şart ve dönemlerde var olmaktan bahsediyorum. Yalnız ölüp yalnız hesaba çekileceğimiz hakikati ile vahdetin tenakuz değil bilakis birbirine mecbur ve muhtaç hakikat parçaları olduğunu iddia ediyorum. Madem cesaret kapısını araladık şunu da kayda geçelim isterim: vahdet ancak ve ancak tevhid ehli ariflerin işidir. Bir başka zeminde bunu açmak üzere bu kadarla iktifa edelim bu bahs-i diğerden.  

Bize artmayı muştulayan her müddei dinlenilmeyi hak eder mi peki? Elbette hak eder. Kerim kitabımız güzelleri tarif ederken, “Onlar sözü dinlerler de onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. İşte onlar, derin akıl sahipleridir.” (Zümer Suresi 18. Ayet) buyurur. O halde bize artmayı vaad eden de dinlenilmelidir. Ona şu sualler sorulabilir: 

  • Artmak dediğin ne ola ki ey iddia sahibi?
  • Çoğalmada her yol mübah mıdır?
  • Azlık ve yalnızlık çoğalırken de mümkün olur mu?
  • Çokluklar içinde insan yalnız kalabilir mi? Kalmalı mı? Kalsın mı?

Sualler soranın niyetini ortaya çıkarmaz belki ama soranın kalitesini de kendine dönük niyetini de epeyce netleştirir. Dinlerken aslında kendimizi elekten geçiririz. Alta geçenler de eleğin üstünde kalanlar da elekle ilgilidir. Eleğinin deliklerini neye göre açtığımız da bizimle ilgilidir. Elinde elek olup da temyiz edenlere, kabalıktan sakınıp latif bir nazara sahip olanlara, bu letafetle keskin bir basirete erenlere, bu basiretle muamele eden amillere selam, tahiyyat, ikram olsun!