Mevlâna İdris Zengin
Onu sadece “şair” diye anmak eksik kalır. “Çocuk edebiyatçısı” demek ise onu tarif etmeye yetmez. O, çocuk ruhunu büyütmeden koruyabilmiş adamların şairiydi. Çocukların dünyasında dolaşan bir derviş, masalların gölgesinde yaşayan bir bilgeydi. Ben onu çoğu zaman “Masal Ülkesinin Sultanı” yahut “Çocukluk Düşlerinin Mimarı” olarak düşünmüşümdür. Modern hayatın tam ortasında yaşasa da onun ruhu bu çağın gürültüsüne teslim olmamıştı.
Turan KIŞLAKÇI

Bazı insanlar yaşadıkları zamana sığmaz. Aynı sokaklarda yürürsünüz, aynı şehirlerde yaşarsınız, aynı havayı teneffüs edersiniz fakat onlar, nev’-i şahsına münhasır ruhlarıyla sanki başka iklimlerden esen bir rüzgâr gibidir. Onlar, içinde bulundukları çağın değil, taşıdıkları hakikatin adamlarıdır. Hayatları boyunca bunu iddia etmezler, hatta çoğu zaman fark edilmek gibi bir dertleri de yoktur. Ancak bir gün aramızdan ayrıldıklarında geriye dönüp bakar ve eksilen şeyin yalnızca bir insan olmadığını anlarız. Bir ses eksilmiştir, bir iklim eksilmiştir, bir hâl eksilmiştir…
Mevlâna İdris Zengin de işte böyle adamlardandı. “Harf-i Can” adlı şiirinde (İyi Geceler Bayım, Başka Kafa Yayınları, 5. Baskı, syf. 11) hâlini şöyle tarif ediyordu:
“Bir kum tanesiyim ama
Çölün derdini taşıyorum”
Onu sadece “şair” diye anmak eksik kalır. “Çocuk edebiyatçısı” demek ise onu tarif etmeye yetmez. O, çocuk ruhunu büyütmeden koruyabilmiş adamların şairiydi. Çocukların dünyasında dolaşan bir derviş, masalların gölgesinde yaşayan bir bilgeydi. Ben onu çoğu zaman “Masal Ülkesinin Sultanı” yahut “Çocukluk Düşlerinin Mimarı” olarak düşünmüşümdür. Modern hayatın tam ortasında yaşasa da onun ruhu bu çağın gürültüsüne teslim olmamıştı.
Farsçada güzel bir kelime vardır: Hâmûş… Yani Sessiz, sakin, içine dönük, fazla konuşmayan insan demektir. Tanıdığım insanlar arasında bu kelimeyi en çok Mevlâna İdris’e yakıştırırdım. Çünkü o, çağımızın yüksek sesle konuşan insanlarından değildi. Kendisini anlatmaya çalışanlardan değil, anlamaya çalışanlardandı. Şöhret peşinde koşmaz, görünür olmak için çabalamazdı. Sükûtu severdi. Hatta bazen onun şahsiyetinin hamurunda sessizliğin, tefekkürün ve çocukluğun birlikte yoğrulduğunu düşünürdüm.
Bugünün dünyası insanı çocukluğundan uzaklaştırıyor. İnsan büyüdükçe hayret etmeyi unutuyor, merakını kaybediyor, her şeyi bildiğini sanıyor. Üstadım Mevlâna İdris ise eserleri boyunca bunun tam tersini savundu. Ona göre çocukluk bir yaş meselesi değildi; bir bakış biçimiydi. Dünyaya ilk kez görüyormuş gibi bakabilmek, soru sormaktan vazgeçmemek, şaşırabilmek ve hayret edebilmekti. Büyük emek verdiği ÇETO adlı dergisinin tanıtımlarında, “Yanlışlıkla Büyüyen Çocukların Dergisi” ifadesini bir şiar olarak kullanırdı. Bu yüzden onun eserlerinde çocuklar hiçbir zaman eksik insanlar değildir. Aksine çoğu zaman yetişkinlerden daha sahici, daha dürüst ve daha hikmetlidirler.

“Ziller Kimin İçin Çalıyor” şiirindeki (Vay Canına, Vakvak Yayınları, 6. Baskı, syf. 14) çocuk, bunun en güzel örneğidir. Modern dünyanın çocuklara sürekli sorduğu o meşhur soruya boyun eğmez: “Büyüyünce ne olacaksın?” Çünkü o zaten olmaktadır. Çocukluğu yaşamaktadır. Mevlâna İdris’in dünyasında çocuk, gelecekteki mesleğiyle değil, bugünkü varlığıyla kıymetlidir.
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri budur. Çocukları bugünün insanları olarak değil, geleceğin yetişkinleri olarak görüyoruz. Hayalleri sınavlara, merakları performans tablolarına, ruhları ise kariyer planlarına dönüşüyor. Oysa Mevlâna İdris’in eserleri, baştan sona buna karşı yazılmış sessiz bir itiraz gibidir.
Bu itiraz sadece şiirlerinde değil, masallarında da karşımıza çıkar. “Masal Alan Adam”ı okuyan çocuklar, yalnızca bir hikâye okumazlar. Paranın satın alamayacağı şeylerin de olduğunu öğrenirler. Dostluğun, merhametin, paylaşmanın, iyiliğin ve hayal kurmanın kıymetini hissederler. Çünkü Mevlâna İdris için çocuk edebiyatı, yalnızca bir edebiyat türü değildi. O bunu bir medeniyet meselesi olarak görüyordu.
Sanırım ÇETO’nun doğuşunda da bu anlayış vardı. “Çocuk Edebiyatı Tercüme Ofisi” adını taşıyan bu mütevazı girişim, aslında büyük bir kültür hamlesiydi. Dünyanın farklı dillerinde yazılmış seçkin çocuk edebiyatı örneklerini Türkçeyle buluşturmayı hedefliyordu. Ama bundan daha önemlisi, çocukların ufkunu genişletmeye çalışıyordu. ÇETO bir dergiden çok daha fazlasıydı. Bir kültür ve medeniyet hareketiydi…. Sloganı ise her şeyi anlatıyordu: “Aklın varsa büyüme.”
İlk duyulduğunda gülümseten bu cümle, aslında çağımıza yöneltilmiş ciddi bir eleştiriydi. Çünkü büyümek, bazen kirlenmek demektir. Hayreti kaybetmek, dünyaya alışmak ve onu sorgulamaktan vazgeçmek demektir. Mevlâna İdris buna razı değildi. Onun eserlerinde daima kayıp bir şey aranır. Bazen çocukluk, bazen masumiyet, bazen de unutulmuş bir hakikat.
Pirimi ilk tanıdığım yıllar Yeni Şafak ve Gerçek Hayat çevresine uzanıyor. Fatih At Pazarı’ndaki “Eski Kafa”, o dönemde birçok yazar ve şairin uğrak yeriydi. Fakat dostluğumuz son yıllarda daha da derinleşti. Haftada birkaç gün mutlaka bir araya gelirdik. Bazen bir sofrada bazen bir yolculukta bazen de Feriköy Antika Pazarı’nın dar koridorlarında.
Onunla yolculuk etmek başlı başına bir tecrübeydi. Çünkü Mevlâna İdris sadece gezen biri değildi; keşfeden biriydi. Yer keşfederdi… İnsan keşfederdi… Ses keşfederdi… Tat keşfederdi… Bugün pek çok insan şehir şehir dolaşıyor ama aslında hiçbir şey görmüyor ve temaşa etmiyor. Mevlâna İdris ise en sıradan görünen yerde bile gizlenmiş bir hikâye bulabiliyordu. Turistlerin uğramadığı köylerde, unutulmuş hanlarda, eski mezarlıklarda ya da küçük bir Anadolu kahvesinde tarihin izlerini sürerdi. Onun yanında insan yalnızca sohbet etmezdi; bakmayı öğrenirdi.
Mevlâna İdris’in eserlerinde beni en çok etkileyen taraflardan biri de insanlık acılarına karşı gösterdiği hassasiyetti. Çocuk Kırmızı’daki kırmızı, yalnızca bir renk değildir. Savaşın çocuk yüzünde bıraktığı izin rengidir. Dünyanın görmezden geldiği çocukların sessiz çığlığıdır. Ütüsüz Ayakkabılar’daki “Dünyanın En Güzel Bombası” masalı da aynı duyarlılığın ürünüdür.

Çünkü o savaşın yalnızca cephelerde yaşanmadığını biliyordu. Savaş önce çocukların hayallerine düşer… Önce oyuncakları yaralar… Önce masalları susturur… Sonra şehirleri yıkar… Bugün Gazze’den Sudan’a kadar dünyanın farklı köşelerinde yaşanan acılara baktığımızda onun satırları yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o, savaşları rakamlarla değil, çocukların gözlerinden okuyordu… Eğer bugün aramızda olsaydı muhtemelen son Gazze Soykırımı’nda bombaların ağırlığından değil, kaybolan çocukluklardan söz ederdi.
İspanyol bir yayıncı, hikâyelerini okuduktan sonra şöyle demişti: “Eğer Mevlâna İdris Batılı bir yazar olsaydı Nobel Ödülü’nü çoktan almış olurdu.” Bu söz bana her zaman Şark’ın kaderini hatırlatır… Bizler çoğu zaman kendi kıymetlerimizi geç fark ediyoruz. Kendi sanatkârlarımızı yeterince tanıyamadan kaybediyoruz. Nice değerli insan sessizce yaşayıp sessizce aramızdan ayrılıyor. Yıllar önce onun hakkında Arap basınında bir yazı kaleme alırken “Şark’ın Nobelsiz Kahramanları” ifadesini kullanmıştım. Bugün de aynı kanaatteyim. Mevlâna İdris, gösterişsiz yaşayan ama geride derin izler bırakan insanlardandı.
“Geç Kaldım” şiirinde dünyayı şöyle anlatıyordu (İyi Geceler Bayım, syf. 30):
“Ah herşey burada kalıyor demek
Bu içimizi ısıtan güneş
Özenle kurduğumuz evler
Aşk için büyüdüğümüz günler
Yorgunluklarımız
O aziz acılarımız savaşlar
Demek hepsi
Burada kalıyor öyle mi
Boşuna yorulduk desene
Özgür bir yürek olmaktı en güzeli”
Aradan yıllar geçse de onun eserlerinden önce şahsiyetini hatırlıyorum. Hasedden uzak duruşunu… Gıybetten kaçışını… İnsanlar arasında ünsiyet kurmasını… Kimseyi kırmadan nasihat edişini… Dostlarına “Adamım”, “Bayım”, “Hazret” diye seslenişini… İnsanların kusurlarından çok güzelliklerine bakışını.
Belki de vefatından sonra oluşan büyük sevgi selinin sebebi buydu. Bazı insanlar eserleriyle yaşar… Bazıları fikirleriyle… Bazıları ise ahlâklarıyla… Mevlâna İdris bunların hepsini şahsında birleştirmiş nadir insanlardandı.
Bugün mezarını ziyaret eden gençlerin çoğu onu şahsen tanımadı. Fakat şiirleriyle, masallarıyla ve hakkında anlatılanlarla ona karşı derin bir yakınlık hissediyor. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Kitaplardan çıkar, küçük adamların kalplerine yerleşir. Mevlâna İdris de onlardan biridir.

Hâsıl-ı kelâm, Türkiye yalnızca bir şairini kaybetmedi. Bir masal dervişini kaybetti… Bir çocukluk muhafızını kaybetti… Bir gönül adamını kaybetti… Fakat geride bıraktığı şiirler, masallar ve çocuk kalplerinde yaktığı kandiller yaşamaya devam ediyor.
“Ellerimizin Büyük Boşluğu” adlı şiirinde de Yüce Allah’a ulaşmayı dizelerine şöyle aktarıyordu (Ellerimizin Büyük Boşluğu, Başka Kafa Yayınları, İstanbul 2019, syf. 8-12):
“Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık.
Oyun bitti zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor
Dünyanın yalanları uçakları ve bombaları arasında solup giden ömrümüzü
Kuşa çeviren yasalardan yönetmeliklerden nizamnamelerden sıkıldık
Telefon seslerinden akıp giden televizyon görüntülerinden bilgisayar tıkırtılarından gazete hışırtılarından
Alıp başımızı gitmek istiyoruz
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek orada kalmak istiyoruz…
Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz”
Masal ülkesinin sultanı, çocukluk düşlerinin mimarı ve hâmûş dervişi Mevlâna İdris Zengin bu dünyadan göçüp gitmiş olabilir. Ama çocukluğun, hayretin, merhametin ve iyiliğin dili konuşuldukça onun adı da “adamlarının kalbinde” yaşamaya devam edecektir.
