İnsanın İç Nizamnamesi: Mevlâna İdris’in Anayasası

Kitapta hissedilen asıl şey çocukluk damarıdır. Mevlâna İdris’in edebî dünyasını bilenler, onun çocukluğu basit bir yaş dönemi olarak görmediğini bilir. Çocukluk onda bir idrak biçimidir. Dünyaya şaşırabilme kabiliyeti, zulme alışmama hâli, büyüklerin normalleştirdiği kötülükleri hâlâ tuhaf bulabilme temizliği… Bu sebeple Anayasa’daki birçok madde, ilk bakışta muzip bir cümle gibi görünse de biraz durup tefekkür edince yetişkinlerin dünyasına yöneltilmiş sessiz bir itirazdır.

Abdullah KOÇ

 “Anayasa” kelimesi çoğu zaman ağır bir soğukluk taşır. Devleti, mahkemeleri, meclisleri, kürsüleri, ihtilalleri, maddeleri ve fıkraları hatırlatır. Bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza ilk gelen şey hukuk ve devlettir. Hâlbuki Mevlâna İdris Zengin’in Anayasa kitabı, bu ağır kelimeyi resmî koridorlardan alıp bir çocuğun defterine, bir şairin kalbine, bir vicdan sahibinin mahcup cümlelerine bırakır. Ortaya da hukuk kitabı değil, insanın kendi dâhili nizamını yoklayan zarif bir eser çıkar.

Adaletin Etrafındaki Eser

Mevlâna İdris’in kitabı, ismiyle okuru önce yanıltır. İnsan, kapağında Anayasa yazan bir kitap görünce ister istemez sert, didaktik, siyasî veya nazari bir metinle karşılaşacağını zanneder. Oysa daha ilk maddede bütün yön değişir: “Devletin dini adalettir.” Bu cümle, başlı başına bir makale konusudur. Çünkü burada devlet, ideolojilerden, rejimlerden, sloganlardan önce ahlâkî bir ölçüyle tartılır. Din kelimesi burada, bir mensubiyet beyanından ziyade bir istikamet, bir mesuliyet, bir hakikat mihveri gibi durur. Devletin kendisini meşru kılan asıl zemin kuvveti, kalabalığı, kanunu yahut bürokrasisi değil; adalete ne kadar sadık kaldığıdır.

Bu bakımdan Anayasa, bugünün dünyasında tuhaf denecek kadar sade, fakat bir o kadar da derin bir hatırlatmada bulunur: Kanun çok olabilir, yönetmelik, talimat, karar, hüküm, zabıt, tutanak çoğalabilir; fakat adalet yoksa bütünü bir eksiklik duygusu bırakır. Mevlâna İdris, bunu uzun uzun anlatmaz. Onun tarzı vaaz etmek değildir. Bir cümle kurar ve geri çekilir. Cümlenin gerisini okurun vicdanına bırakır. Belki de kitabı kuvvetli kılan taraf buradadır. Okuru ikna etmeye çalışmaz, okurun içinde zaten mevcut bulunan bir hakikati harekete geçirir.

Yazarın hukuk tahsili görmüş olması, kitabın arka planını daha da ilginç kılar. Çünkü hukuk bilen biri, anayasa kelimesinin nasıl bir ağırlık taşıdığını bilir. Madde nedir, hüküm nedir, hak nedir, meşruiyet nedir, bütün bunların resmî hayattaki mukabilini tanır. Fakat Mevlâna İdris, bu bilgiyi bir uzmanlık gösterisine çevirmiyor. Tam aksine, hukukun kuru diline şiirin, çocukluğun ve mizahın sıcaklığını katıyor. Bir bakıma kanun maddesi formunu alıyor, fakat onun içine merhamet koyuyor. Ciddiyetin elinden sopasını alıp ona tebessüm etmeyi öğretiyor.

Çocukluğun Adalet Dili

Kitapta hissedilen asıl şey çocukluk damarıdır. Mevlâna İdris’in edebî dünyasını bilenler, onun çocukluğu basit bir yaş dönemi olarak görmediğini bilir. Çocukluk onda bir idrak biçimidir. Dünyaya şaşırabilme kabiliyeti, zulme alışmama hâli, büyüklerin normalleştirdiği kötülükleri hâlâ tuhaf bulabilme temizliği… Bu sebeple Anayasa’daki birçok madde, ilk bakışta muzip bir cümle gibi görünse de biraz durup tefekkür edince yetişkinlerin dünyasına yöneltilmiş sessiz bir itirazdır.

Modern hayat, insanı çok erken yaşlandırıyor. Çocuklar bile artık büyüklerin telaşlarıyla, kelimeleriyle ve maslahatlarıyla büyüyor. Böyle bir zamanda Mevlâna İdris, çocuğun bakışını hukukun merkezine koyuyor. Bu çok mühimdir. Çünkü çocuk, adaleti girift kavramlarla değil, doğrudan hisseder. Bir şey haksızsa haksızdır. Bir kalp kırılmışsa kırılmıştır. Bir insan yalnız kalmışsa yalnızdır. Birinin ağlamaya ihtiyacı varsa ağlamalıdır. Çocuğun dünyasında mazeretler ve resmî açıklamalar henüz çoğalmamıştır. Belki de adaletin ilk dili budur: Aşikâr, sade, savunmasız ve tertemiz.

Mevlâna İdris’in Anayasa’sı, bu yönüyle yetişkin insanı mahcup eder. Çünkü kitapta kurulan cümleler çoğu zaman “Bunu daha önce nasıl düşünmedik?” duygusu uyandırır. Bazı hükümler bir tebessümle okunur, fakat o tebessüm hemen ardından bir sızıya dönüşür. Zira mizah, burada hafiflik değil, hakikate yaklaşma yoludur. Yazar, büyük laflar etmeden büyük meseleleri işaret eder. Uzlet, korku, ağlamak, bilmemek, denemek, sevmek, incinmek, hak yemek, susmak, itiraz etmek… Bunların her biri, aslında insanın kendi içinde bir anayasa maddesi bekleyen meselelerdir.

(Gerçek Hayat, 18 Mayıs 2001)

Kalbe Yazılan Anayasa

Kitabın güzel taraflarından biri de okuru edilgen bırakmamasıdır. Bu anayasa tamamlanmış, mühürlenmiş ve dogmatik bir metin gibi durmaz. Okura yer açar. Onu da kendi maddesini yazmaya çağırır. Bu çağrı, kitabın esas fikrini tahkim eder: Her insanın içinde yazılmayı bekleyen bir adalet metni mevcuttur. İnsan bazen bir devleti, bir cemiyeti, bir çağı tenkit etmeden önce kendi içindeki hükümleri gözden geçirmelidir. Benim kalbimde ne kanundur? Hangi maddeye nispetle seviyor, öfkeleniyor, affediyor, susuyorum ve hangi maddeye nispetle konuşuyorum?

Bu sualler kolay sualler değildir. Çünkü insan, başkalarının yanlışlarını görme hususunda mahirdir; kendi içindeki fasit nizamı fark etmekte ise çoğu zaman isteksizdir. Mevlâna İdris’in kitabı, hariçteki büyük yapıları hedef alıyor gibi görünürken okuru kendi içine döndürür. Aileye, mahalleye, okula, iş yerine, sokağa, dostluğa… Bir babanın evladına, bir yöneticinin çalışanına, bir komşunun komşusuna muamelesine… Adalet, agoralarda aranan bir kelime olmaktan çıkıp gündelik hayatın en küçük temaslarında sınanır.

Bu yüzden Anayasa, hacminden büyük bir kitaptır. Uzun metinlerin anlattığını bazen kısa bir cümleyle sezdirir. Çocuk kitabı kabilinden okunabilecek kadar sade, yetişkinleri huzursuz edecek kadar derindir. Şiirle hukuk, mizahla hüzün, oyunla ciddiyet aynı sayfada yan yana gelir. Bu yan yanalık, Mevlâna İdris’in edebî şahsiyetine de müsaittir. O, insanı yüksek perdeden azarlayan bir yazar değildir. Daha çok, unutulmuş bir şeyi, küçük bir hakikat kırıntısı hatırlatan bir yazardır.

Mevlâna İdris Zengin’in Anayasa’sı, devlet kurmak için yazılmış bir metinden çok, insanı yeniden kurmaya çalışan bir iç nizamname gibidir. Bize şunu söyler: Adalet, büyük kurumların meselesi olduğu kadar küçük kalplerin de meselesidir. Merhamet kanuna girmiyorsa, kanun eksik kalır. Çocukların masumiyeti ciddiye alınmıyorsa, büyüklerin ciddiyeti bir gün korkunç bir kabalığa dönüşür. İnsan kendi kalbine bir anayasa yazmadıkça, hariçteki hiçbir metin onu bütünüyle kurtaramaz.

Belki de bu kitabın asıl latifliği burada saklıdır. Okuyup bitirdiğimizde elimizde bir hukuk metni kalmaz, daha çok kendimize sorduğumuz birkaç mahcup sual kalır. Benim anayasamın ilk maddesi nedir? Ben hangi adaletle yaşıyorum? Hangi merhameti ihmal ettim? Hangi çocuğun sözüne kulak vermedim? Vesselam…