Arz’ın Rasûlullah’ı tanımaktan başka çaresi olmadığına inanıyorum mesela. Medine’de bunun için bulunmaya çalıştım, Mekke’nin havasını ciğerimin dibine değin bundan çektim. Bunların alelade şeyler olmadığına da eminim. Bir insan tanımakla çok şey değişir ve tanımak için de yaşadığı coğrafyayı iyice tanımak gerekir. Tam bu noktada yeniden memleketim diyorum işte, evvela kendimi tanımak istiyorum çünkü.
İbrahim Halid ALDEMİR

Dağlara… Bilhassa Erciyes’e…
Epey bir vakit geçti, arkama dahi bakmadan uzaklaştım buralardan. Kafa karışıklıkları, çocukça kırgınlıklar, kendine ait bir hayata dair umutlar yola davet ediyor insanı. Fakat bir durup nefeslenince, tartınca heybeyi; durmanın, durup temaşa etmenin daha kıymetli olduğu da siniyor kalbe. Bu koku vesilesiyle memleketimi yeniden sevmeye niyet ettim ben de. Sağımda solumda neler görebilirim, daha önce kafamı kaldırıp bakmaya tenezzül etmediğim yerlerde hangi güzellikler var, bir şahitlik edeyim istedim. Seyahatin manası sorulduğunda önceleri tarih öğrenmek yahut kişisel gelişim – Bu da ne demekse! Bülent abi yaşasa kişisel gerileyiş derdi, gerçi okkalı bir de küfrederdi galiba. Rahmet olsun… – gibi birtakım cevaplar verirdim. Şimdi fark ediyorum ki esas sebep benim birtakım şahitlikler biriktirmek isteyişimmiş. Gerçi böyle diyerek geçmişi yeniden yazıyor da olabilirim. Şöyle diyelim: Fark ediyorum ki artık ettiğim seyahatlerin manası, şahitlik biriktirmek oldu. Esasında ben gördüğüm yerlerin bilumum güzelliklerine, tarihine, kültürüne ama en çok da insanına şahit olmak istiyorum. Çünkü bir insan tanımakla dünyamın değişeceğine inanıyorum artık, bir insan tanımakla yeryüzünün daha güzel bir yer olacağına inanıyorum.
Arz’ın Rasûlullah’ı tanımaktan başka çaresi olmadığına inanıyorum mesela. Medine’de bunun için bulunmaya çalıştım, Mekke’nin havasını ciğerimin dibine değin bundan çektim. Bunların alelade şeyler olmadığına da eminim. Bir insan tanımakla çok şey değişir ve tanımak için de yaşadığı coğrafyayı iyice tanımak gerekir. Tam bu noktada yeniden memleketim diyorum işte, evvela kendimi tanımak istiyorum çünkü.
Anadolu’da kendini tanımak pek zordur. Çünkü böyle yerlerde insanın geçim derdi çoktur. Hem bu geçim derdinden kasıt yalnızca maddi de değil. Asıl mesele Anadolu’nun insanı ile geçinmekte. Bizim buralarda insan biraz serttir, eh azıcık da kabadır. Haliyle geçinmesi meşakkatlidir. Ama bunların yanında epeyce de içtendir. Başlarına gelen her sıkıntıya göğüs gerer, zira içtenlikleri aralarındaki bağı kuvvetli kılar. Fakat geçim derdi kendini tanıma yolculuğunu sekteye uğratır. O yüzden de biz, “Anadolu’dan bir daha tövbe de gelmem” diye koşarak kaçarız. Üç beş ay sonra da bozkır diye, Erciyes diye ağlamaya başlarız. Bana kalırsa asıl özlediğimiz şu kan kokan bozkır, varlığıyla bize evimizde hissettiren şu koca dağ yahut da tenimizi kavuran bu hava değil. Bizi buraya çağıran hatta bana kalırsa böyle memleketleri yaşanılır kılan, buralarda yaşayan sevdiklerimiz. Yoksa bu coğrafyada insanları efsunlayacak şeylerin sayısı oldukça azdır. Heybetli bir dağ, biraz su, biraz da Selçuklu. Ama bu kadar işte. Bizi buraya bağlayan yine insanlarımız. Yanında az da olsa yaşadığımızı hissedebildiğimiz insanlarımız.
Çocukluğum bu ovada geçti, Erciyes’in dibinde. Olur da yolum bir vesileyle çarşıya düşerse yönümü bulabilmek için Erciyes’i kullanırdım. Evimiz ilçenin biraz aşağısına doğru kalıyor, yani Erciyes’e sırtımı verdim mi mahallede bulurdum kendimi. Bu yüzden Erciyes’i görebildiğim her yerde kendimi güvende hissederdim çünkü bilirdim ki koca dağ orada olduğu sürece kaybolmam. Ola ki bir ara sokağa gireyim de Erciyes görünmez olsun, işte o zaman elim ayağıma dolaşır ne yapacağımı şaşırırdım. Şimdiyse geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki Erciyes benim için sadece bir pusula değilmiş. Erciyes kendimi evimde hissetmemi sağlıyormuş. Meğer kafamı kaldırdığımda Erciyes’i görmek, bana yaşamaya dair bir özgüven aşılıyormuş.
Seneler sonra memleketten ayrılıp da şehir dışına çıktığımda eksikliğini hissettiğim şeylerin başında Erciyes geliyordu. Kuzeye baktığımda Erciyes’i göremediğim o ilk andan itibaren o meşhur gurbet duygusunu iliklerime kadar hissetmeye başladım. Dışarıdan bakınca ne var ki deyip küçümsediğim bu gurbet mevzusunun, öznesi olunca insanı ne kadar derbeder ettiğini o zaman anladım. O günden beri kendime yeni bir Erciyes aradım durdum. Mesele her yerden görünmesi değildi, mesele mihenk noktası olacak bir yer bulmaktı. Pergelin bir ucunu sabitleyeceğim ve ona göre yaşam süreceğim bir mekân aradım mütemadiyen.
Bahsettiğim arayışın bir sonu olmadığını bu günlerde anlıyorum ve bu anlayış kalbime iyiden iyiye yerleşiyor artık. İnsan mihenk taşı diye başka insanlar arıyormuş. Erciyes diye durup soluklanabileceği tek yer olan evini biliyormuş. “Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlar…” Öğrendim bunu; nefse dair okuyor, aşka dair yazıyorum bu yüzden.
Mesele, insanın gönlünü keşfetmesiymiş meğer. Yıllarca dağda, bozkırda, memleketin taşında toprağında aradığım ev, aslında göğsümde gizliymiş. Asıl gurbet ise insanın kendine, özüne ve sevdiklerine uzak kalmasıymış.
Artık kuzeye bakınca Erciyes’i görememek bana kaybolmuş hissettirmiyor. Çünkü pergelin sabit ucunu gönlüme batırmayı deniyorum. Yol bitmedi belki ama adımlarım telaşını yitirdi.
Evet, sevgili kâri. Konunun Erciyes ile hiç alakası yok… Hû…
