Dostluğun da bir ahlâkı vardır onun dünyasında. Dostun yakasında “gül olmak” için insan özünü kulluğun toprağında yeşertmelidir. Zalime karşı dikenlerini sakınmadan; dostunun bahtına ise gül kokusu serperek yaşamalıdır. Çünkü hakikat, kaba bir sertlikte değil; vakar taşıyan bir merhamette gizlidir.
Nihal PAKIRDAŞI

(Çizgi: Hilal ÖZDER)
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin dostluk ve irfan iklimiyle hallenmiş; öğrenerek, öğreterek ve yaşayarak İdris Peygamber’in izini sürerek; çocuklara “adamlık” abâsı biçen, zengin fikir ve gönül dünyasına sahip, ismiyle müsemma bir şahsiyet Mevlâna İdris Zengin.
Gittiği ülkeleri ve şehirleri, özellikle adım adım gezdiği İstanbul’u yalnızca fiziksel bir yolculuğun mekânı olarak görmeyen; bu seyahatleri insanlara, hikâyelere ve çocukların dünyasına açılan bir keşfe dönüştüren bir seyyah. Her yolculuğunda biraz daha insanın kalbine yaklaşan, kalabalıkların içinde kaybolan, inceliği arayan bir yol eri.
Bu yüzden çağın onca gürültüsü arasında, uzun suskunlukların baharı müjdeleyen yağmurlara gebe olduğunu usulca hatırlatır bize. Her daim sesin değil sözün yükseltilmesi gerektiğini söyler. Adımlarımız, su içen kuşları ürkütmeyecek şekilde incelikle değmelidir dünyaya.
Sadece bir çizimin ya da bir cümlenin sayfalar dolusu mana taşıyabilmesi için, kumaşı edepten dokunmuş heybemizi kitaplarla, seyahatlerle ve güzel sanatlarla doldurmamız gerektiğini nasihat eder usulca. İnsanın iç dünyası ne kadar zenginleşirse sözü de o kadar derinleşir.
Dostluğun da bir ahlâkı vardır onun dünyasında. Dostun yakasında “gül olmak” için insan özünü kulluğun toprağında yeşertmelidir. Zalime karşı dikenlerini sakınmadan; dostunun bahtına ise gül kokusu serperek yaşamalıdır. Çünkü hakikat, kaba bir sertlikte değil; vakar taşıyan bir merhamette gizlidir.
İnsanlara peygamberi bir incelikle yönelmek gerektiğini hal diliyle gösterir. Muhatabına bütün varlığınla dönmeli; sağ elinde biriktirdiğin parmak izlerini kalbinin üstünde saklamalı, dostunun derdiyle dertlenerek sırlarını neye üflemelidir. Çünkü hemhal olmak, dostun sırrını güvenle taşıyabilmekte gizlidir.
Sözün tesirinin, mananın gönülden çıkmasına bağlı olduğuna şahit kılar bizleri. Kelimelerine kalbinin sesiyle beste yaparsan muhatabın seni can kulağıyla dinler, kalbiyle tasdik eder. Çünkü insanın ağzından çıkan değil, gönlünden taşan söz hakiki karşılığını bulur, şiir gibi olur, şiir olur.
Hayatını Halil İbrahim bereketiyle kuşatmak istiyorsan, paylaştığın simitte martıların da hakkı olduğunu unutmaman gerektiğini her daim cömertliğiyle gösterir. Sofrayı yalnızca kan bağı taşıyanlara değil; yoksula, yolcuya, garibe ve ihtiyaç sahibine de açabilmenin değerini bilir, bildirir. Çünkü hicret edene Ensar olmak, ancak gönlü geniş ve yüreği yiğit insanların harcıdır.
“Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun” olsun der Sezai Karakoç. Bu sırrın gönüllü esiri olarak bizlere kitaplar dolusu ip uçları verir. Çocuğu bağrına muhabbetle basarsan insanlığın bahtına çocuk neşvesi düşürürsün.
“Milyarlarca adam üzerime yürüse
Yine de
Şarkımı değiştirmeyeceğim”
diyebilecek bir inancın, bir sözün, bir bakışın, bir sesin, bir fikrin, bir idealin olsun der. Çünkü insan, ancak uğruna yürüdüğü bir hakikat kadardır. Karınca misali tarafın belli olsun; hakikatin yanında durmaktan, kendi şarkını korumaktan vazgeçmemelisin.
Mütebessim bir çehrenin insanın süsü olduğunu, umudu yeşerttiğini tasdik eder. Merhametin ise yaralı ceylanların korkmadan gelip su içebildiği gürül gürül akan berrak bir pınar olduğunu gönüllere akarak gösterir. En müşfik hâlinle, bir bardak çayın sıcaklığı eşliğinde; hor görülenleri, incinenleri ve yalnız bırakılanları gönül sarayında ağırlamayı bilir her dost ehli.
Sözlerine ve davranışlarına bir fular gibi doladığı nezaket ve zarafet dostları arasında vazgeçilmez kılar kendisini. Günün birinde hakikatli ve tatlı sözün nice yılanları deliğinden çıkarttığına şahit olacaktır gözlerin.
Ruh ve düşünce dünyası yaşadığı mekanlarda gösterir kendini. Çünkü insanın evi, odası, sık gittiği sokaklar biraz da iç âleminin aynasıdır onun için. “Eski Kafa”lar var olduğu sürece geleceğe istikamet üzere yürünebilir. Köklerinden kopanlar anca rüzgârın önüne bir çalı olmaktan öteye geçemez, sadece ayağa dolanırlar.
Vefa semtinin adını, Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Hakk’a vefalılara vefasından dolayı verildiğini, hakikate hakkını verenlerin, vefanın babası olabilenlerin (İbnü’l- Vefa) nice gönüller ve şehirler fethedebileceği sırrına erdiğinden sebep vefayı başı üstünde taşır. Bu yüzden her daim vefalı olmayı, dostluğu ve muhabbeti zamanın hoyratlığına bırakmamayı öğütler bize. Ahiret göçünü topladığın vakit, hiç sebepsiz yere ardında kalanlarda bıraktığın “Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandıramamanın” derin boşluğunu “hiçbir büyük ırmağın sesi” dolduramaz.
Göğe bakmayı, umudu ve inancı diri tutmayı öğütler bize. En zor zamanlarda bile bir duaya tutunmayı ve; “O çeşmeler akacak” diyebilecek kadar ümidini korumayı. Öyle ki, ahiret göçünü topladığında ötelere dalan gözlerine “mermer şadırvanda şakırdayan su” yansıdığını görür dost kıldıkların.
Ve nihayetinde, derviş meşrep Mevlâna İdris Zengin başımızı göğe erdiren şu kutlu hakikati fısıldar kulağımıza: Eğer Ebu Eyyüb el-Ensari’ye komşu olmak niyetindeysen, aşk ile hicret et her gönle. Çünkü;
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil”
