Montaigne Efsanesi Üzerine Bazı Notlar

Tarihte yaşamış yazarlara, düşünürlere ait kitapların çokça basılması ve okunması, onların hakkıyla tanındığı, düşüncelerinin benimsendiği ya da tecrübelerinden dersler çıkarıldığı anlamına gelmiyor.

Kemal KAHRAMAN

Dr., Tarihçi

Yazım türlerinde “deneme” denince aklımıza ilk gelen, Montaigne oluyor. Dünya’da olduğu gibi ülkemizde de yayınevleri onun eserinin türlü çevirilerini basa basa bitiremiyor. Ölüm yılı 1592 olduğuna göre Ortaçağdan günümüze kadar yüzyıllardır dünyayı meşgul eden bu adam kimdir? Zaman, mekân dinlemeden insanlar onda neler buluyor?

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Montaigne, Avrupa’da hümanizmin kutsal metinlerini yazmıştır. Esasen onun çağında herkes kutsal bir şeyler yazma peşindedir. Da Vinci mesela. Sanat için yaptığı resimler, Hıristiyanlığın en kutsal tasvirlerine dönüşmüştür. Kutsal Roma kilisesinin gölgesi bütün Avrupa’nın üzerindedir. Biraz sıcaklığa, aydınlığa hasret kalan bazı insanlar isyan etmiş, büyük bedeller karşılığında toplumlarını hümanizm ve aydınlanma çağına doğru sürüklemiştir.

Fakat bunun kendiliğinden, iç dinamiklerle oluverdiğini düşünmek safdillik olur. Avrupa atmosferini Doğu’dan ve Batı’dan sıkıştıran, daha doğrusu yeni kapılar açarak nefes almasını sağlayan iki önemli faktör genellikle görmezden gelinir. Doğu’da Osmanlı’nın Haçlı ordularını defalarca yenmesi, Roma sınırlarına dayanması. Papa’nın dokunulmaz imajının büyük ölçüde sarsılmasına yol açıyor. Osmanlı siyasi bir güç olduğu kadar Skolastik denilen Ortaçağ Avrupa felsefesine, yaşam biçimine alternatifler sunuyor.

Ve Batı’da, siyasi varlığı yeni sona ermiş olan Endülüs medeniyetinden kalan büyük hazinenin devam eden aydınlığı. Öyle ki Batı Dünyası Antik Yunan felsefesine Toledo kütüphanelerinden kalan Arapça eserler vasıtasıyla ulaşıyor. Başpiskopos Jimenez’in emriyle Gırnata’nın sadece Babür Remle meydanında tahminen 80 bin kitap yakılırken (1499), sayısı bilinmeyen eser gizlice Avrupa kütüphanelerine akıyor. Engizisyonun insanlara, kitaplara uyguladığı barbarca baskılar Endülüs’ten yayılan medeniyet ışığını yok etmeye yetmiyor. Keşif ve icatların öncüsü olan İspanya’nın “altın çağının” Endülüs’e hâkim olmasıyla başlaması, bir rastlantı değildir. Şöyle söyleyelim; Gırnata’nın hazin teslim töreninde Kristof Kolomb da vardır.    

Bunları dikkate almadan Montaigne’i çözemezsiniz. Büyük düşünür ve yazarları yetiştiren çevresel koşullar ihmal edilirse anlaşılmaları kolay olmaz. Protestanlığı yeni bir din gibi inşa eden Luther’in ortaya çıkışı da söz konusu koşulların sonuçlarından birisidir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde ortaya çıkması bir tesadüf değildir. Antik çağlarda Roma’yı dize getiren Cermenlerin torunları Roma’daki Papa’ya itaat etmek istememiş, uygun bir zamanı kollamıştır. Osmanlı ilerlemesi, uygun zamanı ve zemini sağlamıştır.

Montaigne dediğimizde Batı’da “hümanizm” temelinde ortaya çıkan aydınlanmaya (Rönesans) odaklanmış oluyoruz. Bu, Batı için aydınlanma olabilir ama Dünya’daki birçok uygarlık için, koloniler için esasen karanlığın başlangıcıdır. Aydınlanma, yaygın kanaate göre, ilhamını insanlığın ortak mirası olarak kabul ettikleri eski Yunan’dan, Roma’dan gelen düşünce ve bilim geleneğine dayanan, yeni arayışların, keşif ve icatların peşinde olan bir akımdır. Montaigne’in dönemine bakalım; Erasmus, Rabelais, Thomas More. Da Vinci ile Galileo arasında bir dönem. Ama hep aynı arayış. Hepsinin yetişme koşullarının kendine göre bir hikâyesi var. O kadar zor bir dönem ki Erasmus eleştirilerini yayınlayabilmek için işi deliliğe vuruyor,  Deliliğe Övgü diye bir kitap yazıyor. Bunu yapamayan Thomas More’un kellesi gidiyor.  

Montaigne ve yazıları üzerine tarih boyunca kim bilir ne kadar araştırma yapılmıştır. Akademik çevreler, düşüncelerini binlerce açıdan inceleyen “özgün” tezlerle doludur. Biz burada başka bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Onu ayrıcalıklı kılan, döneminde öne çıkararak günümüze kadar etkili şeyler yazmasını sağlayan koşullar nelerdir? Bu çözümlemeyi sondan başlayarak değil, dönemin özelliklerini dikkate alarak yapmak bize yaygın klişeler arasında daha sağduyulu ipuçları verebilir.

Önce aile geçmişine bakalım; annesi, İspanya kökenli Antoinette de Lopez, Sefarad Yahudilerinden. Muhtemelen güneyden geldiği için Protestan. Bir şekilde Hıristiyan olmak zorundaydı. Yoksa yaşama hakkı tanınmayacaktı. Öte yandan Yahudilerde aile soy ağacının anneye göre ilerlediğini unutmamak gerekiyor. Demek ki henüz dumanı tütmekte olan Endülüs kültürüyle yoğrulmuş “Converso” bir anneye sahip. Endülüs’te zorla Hristiyan olan Yahudilere, “dönme” anlamında “Converso”, Müslümanlara Magribi anlamında “Morisko” deniyor. Bu, İspanyolcada aşağılayıcı bir ifadedir ve ona güvenilmeyeceği anlamına gelir. Endülüs’ten kaçarak Avrupa, Afrika ve Asya’ya yayılan bu nitelikli insanlar, gittikleri yerlerin kalkınmasına büyük katkılar sağlamıştır.  

Ya babası? Fransa’nın güneyinden, Endülüs sınırındaki Albigeois bölgesinden olması bilenler için birçok şeyi açıklıyor. Bu bölge ve halkı, kuzeydeki koyu Katolik Frank krallığından oldukça farklı özellikler taşıyor. Kathar adı verilen Hıristiyanlık anlayışları, saflık anlamına geliyor. Endülüs sınırında Papa’ya ve engizisyona karşı çıkmaları, Hz. İsa’nın Tanrının oğlu değil elçisi olduğuna inanmaları, bir çeşit “tevhidi” inanca sahip olmaları bir rastlantı mıdır? İş bununla bitmiyor, Fransa’nın güneyindeki bu bölge, o zaman okuma yazma oranı, kültür ve medeniyet seviyesiyle kuzeydeki komşularından kat kat üstün durumdadır. Gelişmiş mimarileri olduğu gibi, dini hayatlarını özgürce yaşayabilmektedirler. Bu nedenle Montaigne’nin babası, bir “Converso” ile evlenmekte mahzur görmemiş olmalıdır.  

Papalığın gölgesindeki kuzeyde ise işler çok farklıdır. Kudüs’ün Selahattin Eyyübi tarafından kurtarılmasıyla (1187) Haçlı Seferleri’nde prestiji sarsılan Papalık, otoritesini geri kazanma peşindedir. Yeni bir sefer arayışıyla “itaat altında olmayan” bu bölgeye yönelmekte gecikmiyor. Albi halkı önce Katolikliğe davet ediliyor. Kabul etmeyince inançsız (heretik) ilan ediliyor. Böylece onların kültüründe her şey mubah hale geliyor.

Büyük bir Haçlı Seferi düzenlenerek 1176 – 1244 arasında tüm Albi şehirleri işgal ediliyor. Yapılan vahşi katliamlarda 500 bin insan öldürülüyor. 16.yüzyıla gelindiğinde bölgenin Protestanlığın merkezi olması bir rastlantı değildir. Bunları niçin anlattık? Montaigne, Albi’nin başkenti olan Toulouse’da yetişmiştir. Hem de henüz Endülüs’ün etkilerinin canlı olduğu bir devirde. Endülüs’te en büyük katliam ve sürgünlerin, 1600’lerde yaşandığı unutulmamalıdır.  

Montaigne’nin babası hakkında detaylı bilgiye ulaşmak zor olabilir. Büyük bir tüccar, bir kont, sonra belediye başkanı. Kaynaklar onun Fransa askeri olarak İtalya’ya gittiğini, orada hümanizm ve aydınlanma ile karşılaştığını yazıyor. Fakat dikkate alınmayan nokta, Montaigne’nin baba tarafından da Fransa’nın geleneksel kimliğinin dışında özel bir bölgede ve coğrafyada yetişmiş olmasıdır. Bu bölge bilim ve kültür varlığını, komşu olduğu yüksek bir uygarlığa, Endülüs’e borçludur. Kendini geniş toplumun ve yerleşik kutsalların dışında hissedebilmiş olması, ona düşünce ve inanç özgürlüğü bakımından büyük avantaj sağlamış olmalıdır.

Modern dünyada Fransa ve Avrupa elbette onu “aydınlanmanın” habercisi olarak görüyor ve sahip çıkıyor. Fakat ona bu zemini hazırlayan çevresel koşulları günümüz bakış açısıyla değerlendiriyor. Görmek istemediği yönleri arka plana atıyor. Tıpkı 1000 yıla yakın süren İslam çağlarının üstünün örtülmesi gibi. Aynı Avrupa, onun mücadele ettiği “Skolastik” inanışı, kimliğinin bir yerinde özenle koruyarak yeri geldikçe kullanmaktan adeta zevk alıyor.

Toulouse, Montsegur, Bordeaux. Bu şehirlerin ortak özellikleri, güneyde Endülüs sınırında olmalarıdır. Dahası İspanya’yı yöneten Katolik Habsburg hanedanına karşı Endülüs Müslümanlarıyla temas, hatta ittifak halindeydiler. Katolikler, onlara Huguenot, Müslümanlara Morisko demektedir. Her ikisi de, Katolik engizisyonun baskısı altındadır.

Montaigne, ömrünü bu bölgede geçirdikten sonra kendini Bordeaux’da ailesinden kalan malikânede kitaplarına ve yazılarına adadı. Cesur bir insandı. O devirde kilisenin faaliyetlerini eleştiren yazılar yayımlamaktan çekinmedi. Avrupalı sömürgeci devletlerin coğrafi keşiflerde tanıdığı yeni coğrafyalardaki insanları, uygarlıkları köleleştirmesine, katliamlar yapmasına, onları “barbar, yamyam” diye damgalamasına karşı çıktı. Dikkat edelim, burada muhatabı İspanyollardır. Henüz Fransa ve Hollanda sömürgeciliği başlamamıştır.

Öte yandan o günlerde Fransa’da yaşanan mezhep savaşlarına da karşı çıkarak Aziz Bartholomew katliamını lanetledi. 1572 günü Paris’te Aziz Bartholomew Yortusu günü 20 bin Huguenot, yani Protestan katledildi. Eğitimli ve nitelikli insanlar olan birçok Protestan, ülkeyi terk ederek Hollanda ve İngiltere’ye sığındı. Montaigne olayları şöyle yorumladı; ”İnsanlar zırdeli, daha bir tırtılı nasıl yaratacaklarını bilmezken binlerce tanrı yaratmışlar”. Çağını yozlaşma, şiddet ve ikiyüzlülük çağı olarak gördü. Yaygın önyargılara hep şüpheyle yaklaştı. Dönemindeki hâkim düşüncelere vahşete varan din savaşlarına dışarıdan bakabiliyordu, çünkü zaten dışarıdaydı. Aile geçmişi olarak, inanış biçimi olarak. Tıpkı hakkında güzel bir biyografi yazan Stefan Zweig gibi.

Montaigne denemelerini samimi, alçak gönüllü özeleştiri yapabilen, kendini aşağılamaktan hiç çekinmeyen, gerçekçi, bir o kadar da ironik olacak şekilde günlük konuşma dilinde yazdı. Her döneme hitap eden bir yazardır o. Gerçekleri bilgece çözümlemeler yoluyla arar. Ona göre hakikati dışarıda aramak aldatıcıdır. Her insan tabiatın bütün varlığını kendi içinde taşır. Stoacılarda olduğu gibi, ona göre işin esası, insanın kendini tanımasıdır.

Anne ve baba tarafından yetişme tarzı, onun Ortaçağ Avrupa’sında Papa’nın, kralın, senyörlerin kontrolü altındaki kurumsal din anlayışına şüpheyle bakmasını sağlamaya yetiyordu. Bunu yaparken kendini antik çağ kültür ve bilgeliğine dayandırdı. Bilgiyi keşfetmenin yeni yollarını aradı. Başta insan sevgisi olmak üzere iyimserlik, dayanışma, özgürlük ve okuma alışkanlığı üzerine çok özgün yazılar kaleme aldı. Sürekli eleştirel inceleme fikrini insanlara tanıttı. Yazılarını herkesin anlayabileceği sade bir dille okura ulaştırdı. Bütün bu çalışmaların sonucunda Denemeler adlı ünlü eser ortaya çıktı (1580).

Montaigne, Batı edebiyatında deneme türünün kurucusu olarak kabul edilir. Pascal gibi dindar düşünürler onun şüpheciliğini ve eleştiriciliğini Hıristiyanlık karşıtlığı sayarak kınadı. Voltaire, Diderot gibi düşünürler ise onu, aydınlanmanın öncüsü olarak gördü. Genel olarak baktığımızda görünen o ki, Batı dünyası ne kadar Montaigne okursa okusun, yazılardan sanıldığı kadar etkilenmedi. Başka uluslara, uygarlıklara tepeden bakan sömürge kültürü, kendi yolunda devam ederek 20. yüzyıla kadar varlığını korudu.

Geriye şu soru kalıyor: Sakıncalı fikirleri nedeniyle nice ünlü yazarın meydanlarda yakıldığı, kellesinin uçurulduğu bir Avrupa’da “aydınlık” fikirlere sahip bir yazarın başına neden bir kaza gelmemiştir? Onu da kendine özgü üslubunda ve aldığı önlemlerde aramak mümkündür. Protestanlığın merkezinde Katolikliği tercih etmesi gibi. İdari görevleri bırakıp malikânesinde uzlete çekilmesi gibi.

Tarihte yaşamış yazarlara, düşünürlere ait kitapların çokça basılması ve okunması, onların hakkıyla tanındığı, düşüncelerinin benimsendiği ya da tecrübelerinden dersler çıkarıldığı anlamına gelmiyor.