Muhitimiz Neresi?

İlmî muhit, tüm anlamlarıyla, nitelikli düşüncenin üretildiği ve en önemlisi onu öylece terk etmeden adreslendiği; bu yönüyle aslında düşüncenin mekansallaştığı bir hali ifade ediyor. Mekansallaşan düşünce adresi belli bir biçimde meraklılarının her gün uğrayarak biraz daha pişirdiği leziz bir yemek hüviyetindedir. Yine ilmî muhit, sunduğu nitelikli çevre dolayısıyla mensuplarına emin ellerde olduğuna dair bir güven aşılar. Burada üretilen tartışmaların düşüncenin tekamülüne yol açacağı aşikardır.

Hüseyin Nasrullah İNAN

Bu metni “ilmî muhit” kavramı etrafında tasarladığımı baştan söylemeliyim. Daha önce duydunuz mu bilmiyorum ama günlük hayatta çokça tesadüf ettiğimiz bir terkip olmasa gerek…

İlmî muhit, adından da anlaşılacağı üzere ilmî buluşmaların gerçekleştiği ortamları ifade ediyor. Arapça kökenli ilmî (bilime dair) ve muhit (çevre, etraf) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan Osmanlıca bir tamlamadır. Günlük arkadaş çevresinden ziyade, belirli bir dönemde bilimin, felsefenin, sanatın ve düşüncenin üretildiği, tartışıldığı ve aktarıldığı mekânsal ve entelektüel odakları ifade etmek için kullanılır.

Burada muhit kelimesinin akılalmaz bir ifade kabiliyeti var. Öyle ki onu iyice idrak etmesek mesele ettiğimiz kavramın da hakkını vermiş sayılmayız. Muhit, arapça bir kelime ve çepeçevre kuşatan, kucaklayan, etrâfını çeviren, çevreleyen ihâta eden şey anlamına geliyor. Kelimenin anlamı gereği bir çevrenin muhit olabilmesi için öncelikle varlığını anlamlı bir zemine dayandırabilmiş olması gerekir. Yani efradını cami ve ağyarını mani olmalıdır. İkinci olarak bu varlığın mensuplarını kuşatabilmesi; mensupların orada bulunmak dolayısıyla memnuniyet kesbedebilmesi gerekir. Sunduğu korunaklı ortam dolayısıyla mensubunu güvenilir hissettirmelidir. Nihayet kendini anlamlı bir şekilde tanımlayabilmiş ve mensuplarını da sunduklarıyla kuşatabilen mekanlara muhit diyebiliriz.

Bu konuda biraz daha ileri gidip diyebiliriz ki bir yerleşmenin belde olarak adlandırılabilmesi için de “muhit, mahdut ve muayyen” olması beklenir.

“Belde “muhit, mahdut ve muayyen olan şol mekâna deniyor ki kuttan ve sükkanın içtima ve ikametleriyle müteessir ola yani asarı umran vücuda gele…”

İnsanoğlu muhtaç olarak yaratılmıştır ve bu yüzden insan toplulukları halinde yaşamak zarureti her dönem cari olmuştur. Bu durum aslında insan üretiminin de tek başına olamayacağı anlamına gelir. Bugün bizim tek bir kahramanın eseri olarak gördüğümüz bir çok yapı aslında bir muhitin ortak emeğidir de biz pek orasını görmeyiz. İstiklal Marşı elbette Akif’în eseridir ama Akif’in gece saatlerine dek uzayıp giden hararetli sohbetlerinden kaç tohum serpilmiştir mısralarına bilinmez. Yahut Rönesans’ın İskoç Aydınlanması’nın, Fransız İhtilali’nin fikir babaları Floransa’nın, Paris’in veya Edinburgh’un kahvehanelerinde ne kadar dirsek çürütmüşlerdir? Bu kahvehaneler yaşanan değişimlerin ne kadar merkezindedir acaba? Bu şahs-ı manevî özellikle eser sahibi şahsiyetlerin biyografilerinde kendini pek belli etmez, gizli saklı kalmayı sever. Fakat derinlemesine bir entelektüel biyografi çalışmasında muhit hep baş köşededir.

Birlikte yaşama kültürünün bir ürünü olarak muhitler fikrin, düşüncenin, ilmin asıl taşıyıcılarıdır. Nitelikli fikirler “Bârika-ı hakikat müsademe-i efkârdan doğar” sözü kabilince şiddetli çarpışmaların semeresi olarak burada meydana gelir. Fikrin tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi değişen zamanın kollarındaki serencamı buradan takip edilir. (Buna fikrî takip deniyor). Gelenek de, miras da, hafıza da bu muhitler marifetiyle geleceğe taşınır. Gelenek buradan üretilir ve buradan takip edilir. Çevrenin tekamül etmiş ihtiyarı ile bıçkın gencini diz dize, göz göze getirir. Tanımı gereği sahip olduğu gelenek ve iyi tanımlanmış sınırları nitelikli bir mekansal çevre üretir.

Tarihimizde Endülüs, Bağdat, Semerkand, Şam, Cizre, Fatih… hep ilmî birer muhit olarak karşımıza çıkar. Osmanlı modernleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikirler de elbette belirli muhitler etrafında dönen tartışmaların bir semeresidir. Bunun iyi örneklerinden biri son dönemlere kadar ulaşan Beyazıt Sahaflar Çarşısı’dır. Benim de tezimde anlamaya çalıştığım Osman Nuri Ergin ve muhitini idrak edebilmek için önemli bir kültür çevresidir. Burada tezin ilgili bölümüne uzanalım.

“…Osman Nuri Ergin’in 1904–1907 yılları arasında aldığı Dârülfünun eğitimi sırasında “Sahaflar Çarşısı Müdavimleri” veya “Beyazıt Kültür Çevresi” olarak bilinen ortamda yer almaya başladı. Kültürel ortamlarda sık sık bulunan: Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Babanzade Ahmed Naim, Muallim Cevdet İnançalp, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Ahmed Avni Konuk, İsmail Fenni Ertuğrul, Mehmed Akif Ersoy, İsmail Hakkı İzmirli ve M. Şerafeddin Yaltkaya gibi tanınmış şahsiyetlerle dostluklar kurdu. Sahaflar Çarşısında bir kültür ortamının oluşmasının merkezinde Sayar’a (201660–65) göre Raif Yelkenci ve onun sahaf dükkanı vardır. Bu kültür ortamında İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Muallim M. Cevdet İnançalp, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, A. Süheyl Ünver, Fuad Köprülü, Mahir İz, Abdulbaki Gölpınarlı, Reşat Ekrem Koçu, Samiha Ayverdi, Şefik Can, Sabri Ülgener ve Uğur Derman gibi önemli şahsiyetler bulunuyordu. Beyazıt’ta yer alan bu çarşı Sayar’a göre yalnızca kitap alışverişinin sağlandığı basit bir yerden öte kıymet taşıyordu. Öncelikle burası Osmanlı’dan Cumhuriyete taşınmış bir kültür mirasının kalp atışlarının duyulduğu bir mekandı. İkinci olarak buradaki iktisadi düzlem bilinen rasyonel iktisattan taban tabana ayrılıyordu. Burada sahhafların esas maksadı nadir bir kitabı yüksek fiyatlara satarak kar elde etmek değil, bu nadide yazmaları ehline ulaştırmaktı. Yine buradaki sahhaflar sıradan bir satıcı değil her biri kendini bu alanda yetiştirmiş alim kimselerdi. Sahhaflar, baktıkları eski bir yazmadan hemencecik anlıyor ve tasnifleyerek yazmanın sahibiyle buluşacağı günü bekliyorlardı. Burası mekanistik bir alım satım alanı değil bir gönül pazarıydı (Sayar, 2016: 18–56). Sahhaflar Çarşısını özel kılan bir önemli husus daha var. Harf İnkılabı, Tekke, Zaviye ve Medreselerin kapatılması sonucunda eski kültüre ait olan ve kıymet görmeyen eşya ve el yazmaları buraya getiriliyordu. Bu yönüyle çarşı, eski kültüre dair araştırma yapmak isteyenlerin uğrak noktası oluyordu…”

İlmî muhit, tüm anlamlarıyla, nitelikli düşüncenin üretildiği ve en önemlisi onu öylece terk etmeden adreslendiği; bu yönüyle aslında düşüncenin mekansallaştığı bir hali ifade ediyor. Mekansallaşan düşünce adresi belli bir biçimde meraklılarının her gün uğrayarak biraz daha pişirdiği leziz bir yemek hüviyetindedir. Yine ilmî muhit, sunduğu nitelikli çevre dolayısıyla mensuplarına emin ellerde olduğuna dair bir güven aşılar. Burada üretilen tartışmaların düşüncenin tekamülüne yol açacağı aşikardır.

Türkiye’nin yakın tarihini şekillendiren düşüncelerin demlendiği yerlerin şehirlerin kitabevleri olduğunu hesaba katalım. Kayseri Akabe Kitabevi, Van Vakıf Kitabevi, İstanbul Özgün Yayıncılık… daha birçoğunu sayabileceğimiz muhitler düşüncenin takip edildiği ortamlar olmuşlardır.

O halde sorumuzu sormanın vakti geldi. Bugün ilmî muhitimiz var mıdır? varsa neresidir?

Dijitalleşmenin getirdiği imkanlar dolayısıyla YouTube, Twitter vb. hızlı içerik üretim ortamları bugün oldukça popüler. İnsan topluluklarını mekan bağımsız olarak saniyesinde bir mesele etrafında toplayabiliyor ve bazen aktif bazen pasif bir biçimde meseleye dahil edebiliyor. En nihayetinde iletişimi inanılmaz derecede kolaylaştırması dolayısıyla bugün hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmaya devam ediyor.

Uzak diyarları yakın, uzak ihtimalleri mümkün kılması sosyal medyanın büyüsü sanırım. Herkesi “bir gün 15 dakikalığına ünlü” yapabilen tarafı da ayrıca onu oldukça cazip kılıyor. Belki bir ömür boyunca karşılaşmanın imkan dahilinde olmadığı dünyanın öbür ucundaki bir şahsiyetle Twitter’da mentionlaşırken kendinizi bulabiliyorsunuz. Dil bariyerlerinin çeviri teknolojisinin geldiği nokta itibariyle yavaş yavaş ortadan kalkması da cabası…

Tüm bu göz kamaştırıcı kabiliyetleri onu gerçek anlamda bir muhit yapabilir mi?

Cebimizde taşıdığımız bu topluluklar gerçekten ilmi bir muhit hüviyeti taşıyabilir mi?

Buna cevabımız hayır olacaktır. Çünkü sınırlarını net bir şekilde tanımlamış değil, kuralsız, mensuplarının niteliği kontrol edilebilir değil, belirli bir referans çevresinden olma zorunluluğu yok, bir hafızası yok. Fikrî takip yapılabilecek bir durum katiyen yok. En önemlisi bir kahve eşliğinde diz dize, göz göze muhabbetin bereketi mevcut değil.

Peki, bu mecralar ilmi bir muhit değilse nedir?

Olsa olsa fast food restoranında çabucak hazırlanmış bir hamburger olur. Yemek yiyormuş hissiyatına kapılırsınız. Belli tatları da alırsınız. Fakat ne içindeki yiyecekler sahiden yiyecektir, ne de karnınızı sahiden doyurur.

Sosyal mecralar en fazla bağlı bulunulan muhiti besleyecek yan bir mecra olabilir. Lakin hiçbir surette asıl mecra olabilecek hüviyette değildir. Kişi kendine sahih ve tekamül etmiş muhitler bulabilmeli ve fikrî takibini bu muhitler içerisinde takip edebilmelidir. dijital mecralar ise bu muhitlerin kullanabileceği bir araçtan öteye geçmemelidir.

Bugünün ilmî muhiti dijital mecralar değildir. İlmî muhitin adresi hiç değişmemiştir. Düşüncenin mekansallaştığı ve takip edilebildiği, sabırla yoğrulan, müdavimi belli, adresi belli, kokusu kendine has çevrelerdir.

Nice bereketli muhitlerde görüşmek dileğiyle.