Plaj Kültürü yahut Şehrin Sana Sunamadıkları

Budva, Karadağ’ın kıyı şehirlerinden… Şehrin tarihsel serencamına baktığımızda 2500 yıl öncesine kadar gidilebilir. İliryalılar, Antik Yunan, Roma ve akabinde uzunca süre Venedik himayesinde kalan şehri 16. yüzyılda Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa riyasetinde Osmanlı fethetse de kısa bir süre sonra yeniden Venedik hâkimiyetine girmiştir.

Zübeyir ŞEKERCİ

Fotoğraf: Zübeyir ŞEKERCİ

Otobüs terminalinden indikten sonra biraz bekledim. Oldukça küçük bir terminaldi. Check-in saatine daha vardı. Biraz bekledikten sonra kalacağım yere gitmeye hazırlandım. Ülgün gibi bu şehirde de yine tepelik bir yere rezervasyon yaptırmıştım. Havanın sıcaklığı ve yolun yorgunluğu derken, nihayet adrese geldim. Ev sahibi henüz gelmediği için yaklaşık bir buçuk saat beklemek zorunda kalmıştım. Çevreyi gezip arkadaşımın hediye ettiği, Risale-i Nur’dan “Küçük Sözler”i okudum. Bir süre sonra ev sahibi geldi, beni odama yerleştirdi. Ardından dinlenip şehri gezmeye koyuldum. Güzel Budva’yı…

Budva, Karadağ’ın kıyı şehirlerinden… Şehrin tarihsel serencamına baktığımızda 2500 yıl öncesine kadar gidilebilir. İliryalılar, Antik Yunan, Roma ve akabinde uzunca süre Venedik himayesinde kalan şehri 16. yüzyılda Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa riyasetinde Osmanlı fethetse de kısa bir süre sonra yeniden Venedik hâkimiyetine girmiştir. Şehri adımlamaya başlarken özellikle sahile yaklaştığımda cadde üstünde kadın erkek fark etmeksizin teşhir sınırlarını aşan bir giyim kuşamla karşılaştım. Plaja mahsus giyimin, modern telakkilere göre elbette, bu denli sokağa taşması turistik rehavetin bir çıktısıydı sanki. Nitekim Budva yaz ayları başta olmak üzere hemen her dönem turist ağırlayan bir beldeydi. Bilhassa Adriyatik’e olan yakınlığı, sıcak iklimi, tarihi-kültürel mimarisi bu “ilgi”nin önemli sebepleri diyebiliriz.

   Karşılaştığım manzara nispeten eski şehir/old town/stari grad bölgesinde de vardı. Antik temellere dayanan eski şehir 1979’daki depremden ciddi derecede etkilense de sekiz yıllık bir restorasyon nihayetinde asli hüviyetine kavuşturulmuştur. UNESCO’nun koruması altındadır. Tarihi eski şehri adımlarken fark ettiğim husus çok fazla tabelanın, dükkânın ve alkollü restoranın olmasıydı. Bu şehirde kalabalıklar da adeta sizinle beraber geziyordu. Bu da bir şehri anlamlı kılan canlılığın bir göstergesi sanırım. Yoksa şehrin bir açık hava müzesi olmasının pek bir anlamı olmasa gerek. Fakat eski Budva sanki suni bir canlılığa sahipti. Şehirden turistleri çıkardığınızda hayat büyük bir ölçüde duracak gibiydi.

Tarihi sokakların arasında gezerken Holy Trinity Church (Kutsal Üçlü Kilisesi)’ne girdim. 19. yüzyılda inşa edilen bu küçük kilisenin kırmızı kubbesi ve şehrin dokusuyla bütünleşen gri bir dış cephesi bulunuyor. İçeriye girdiğinizde oldukça yoğun mozole ve tezyinle karşılaşıyorsunuz.

Kilise’nin içini gezen ve benim dışarıdan gördüğümde “bu turistler de kesin Türk’tür” dediğim bir çift de vardı. Tanıştıktan sonra Türk olmaları bir yana ortak dostlarımızın da çıkmasına şaşırmıştım. Onlarla seyahat boyunca bir iki kez daha karşılaştık. Kiliseden çıktıktan sonra içerisi müzeye çevrilmiş bir başka Ortodoks kilisesine girip oradaki bir başka sergiyi gezdim. Bahsettiğim bu sergide Karadağ’ın bağımsızlık mücadelesine dair bir anlatı vardı. Biraz dolaştıktan sonra sahil şeridini takip etmeye başladım. Şehrin tabiatı ve tarihi dokusu derin bir insicamı barındırdığı gibi ayrı şehre büyük bir renklilik de katıyordu. Manzara her adımda güzelleşirken teşhir o derece artıyordu. Nitekim insanların teşhir kültürüne daha fazla dayanamamış, orada çok fazla kalamamış ve hemen rotayı değiştirmiştim. Daha sonra Mostar bileti almak için eve geçtim. Eve geldiğimde internetteki biletlerin tükendiğini görünce hemen terminale geçip nasip ki kalan son bileti almıştım. Bileti aldıktan sonra bir şeyler atıştırmak için yeniden eve döndüm. Malum Budva’da helal ürün tüketebilmek bir hayli zordu. Yemek sonrası dinlenmiş ve şehri akşam gözüyle görmek için tekrar dışarıya çıkmıştım. Şehrin gecesi gündüzünü pek aratmıyordu. Gürültülü müzik, “eğlence” ve alkol üçlüsü adeta her köşe başını sarmıştı. Sahil şeridinden Stari Grad’a dek durum hep aynıydı. Bir süre dolaştıktan sonra günü nerdeyse 20 kilometre yol yürüyerek tamamlamıştım. Müthiş bir yorgunluk ve az bir uykuyla fecr vakti şehri arşınlayıp terminale geçerken bu şehrin olanca tabiat güzelliğine karşın barındırdığı manevi yoksunluk hatırımda uzunca bir süre kalacak gibi…