Türküleşen Türk Şairi:

ABDURRAHİM KARAKOÇ

Abdurrahim Karakoç, Türk halk şiirinin kendinden önceki ustalarının çoğundan daha usta bir şairdir aslında. Sadece Türkçeye hâkimiyeti, dili tasarrufu ve işlediği konular yönünden değil,  bulduğu imajlar ve mazmunlar, kelime dünyası, üslup ve edâ yönünden de güçlü ve oldukça farklı yeni bir sestir.

Bayram Bilge TOKEL

 “Ey oğul, eğer şair olup şiir söylemeğe niyetlenirsen, şiirde sözünün ruşen olmasına, yani açık olmasına çalış. Sakın gaamız söylemeyesin, yani örtülü söylemeyesin. Mesela bir şiirde bir sözün anlamını yalnız sen biliyorsan, başkası bilmiyorsa böyle sözü söyleme. Çünkü şiiri halk için söylerler, kendi kendileri için söylemezler. Öyleyse şiirin anlamı açık gerektir ki açıklığından ötürü herkes beğensin”

Bu sözler, Keykâvus’un 12. yüzyılda kaleme aldığı, Mercimek Ahmet’in 14. yüzyılda Türkçe’ye çevirdiği ünlü nasihatler kitabı Kabusname’de geçiyor. Yıllar önce bu ifadeleri ilk okuduğumda aklıma şu iki isim gelmişti: Karacoğlan, Abdurrahim Karakoç.

Oysa başta Yunus Emre olmak üzere özellikle halk tarzı şiir geleneğine mensup şairler arasında benzer tarzda şiirler söyleyen başka pek çok şairimiz olduğu halde, aklıma özellikle bu iki ismin gelmesi elbette boşuna değildi. 

Öyle sanıyorum ki, Karacoğlan ve Karakoç kadar saf, temiz, anlaşılır, sade ve/fakat aynı zamanda anlamlı ve derinlikli şiirler yazan şairimiz o kadar da fazla değil. Ayrıca her iki şair de, çağlarının büyük ustaları olarak, şiirleriyle, ‘iyi şair’ olmanın ötesinde ve üstünde bir misyon ifa ettiler. Karacoğlan, sadece yaşadığı 17. yüzyılda değil bugün bile hâlâ şiirlerinden en çok türkü bestelenen/havalandırılan bir şairdir. Aynı şekilde Karakoç da,  çağımızda şiirleri en çok bestelenen/havalandırılan şairlerimizin başında gelmektedir.

Yani bu iki isim, aynı zamanda bizim türkü şairlerimiz ya da türküleşen şairlerimizdir. Böyle olmak ise hiç de kolay değildir. Çünkü her şiir türkü olamayacağı gibi, öyle her şair de kolay kolay türküleşen şair olamaz. Bir kere türküler hiç yalan söylemedikleri için, yalan söyleyen şiire de şaire de uzak dururlar. İkincisi ‘yürekten gelenin yüreğe gittiğine’ inanan halkımız, ‘yürekten gelmeyenin yırağa gideceğini’ bildiği için öyle her şiire, her şaire tevessül etmez kolay kolay.

Karacoğlan ile Karakoç’un bir diğer önemli ortak yönü, tevarüs ettikleri kadim geleneği yenileyen şair olmalarıdır. Hece vezni ve bu veznin belli kalıp ve kurallarıyla yazmalarına rağmen, her iki şair de geleneği her yönden yenileyerek devam ettirmişlerdir. Zaten gelenek, aynen tekrar edilerek değil, yenilenerek sürdürülür. Bütün büyük şairler, mensup oldukları geleneği yenileyen, hatta bazen bunu ‘yeni bir gelenek’ ihdas etme noktasına kadar götüren şairlerdir. Yunus böyledir, Fuzuli, Hatayi böyledir; Karacoğlan, Pir Sultan, Nesimi, Köroğlu, Dadaloğu böyledir. Sümmani, Ruhsati, Aşık Veysel, Davut Sulari, Daimi, A. Karakoç, Neşet Ertaş da böyledir. ‘Neoklasik’ aslında bundan başka bir şey değildir. Bu anlamda Karakoç, geleneği yeni bir ses, yeni bir solukla devam ettiren bir şair olarak gerçek bir neoklasiktir.

Abdurrahim Karakoç, Türk halk şiirinin kendinden önceki ustalarının çoğundan daha usta bir şairdir aslında. Sadece Türkçeye hâkimiyeti, dili tasarrufu ve işlediği konular yönünden değil,  bulduğu imajlar ve mazmunlar, kelime dünyası, üslup ve edâ yönünden de güçlü ve oldukça farklı yeni bir sestir. Buna, ilk akla gelen üç-beş örnek:  “Sofrada aşklar yaralı/Aylar kırık kağnı, günler topal at/Aşkın çiçek açtı yandığım közde/Lambada titreyen alev üşüyor/Suları ıslatamadım/ Pis kokudan balta kesmez havayı/Kırk sandığa sığmaz bir kirli gömlek/ Taş yanar gözyaşım yağdığı zaman/ Yırtığı kirletir yama…” vb.

Fakat O bütün bu ‘yeni’leri ve ‘yenilik’leri öyle ustaca ve incelikli söyledi ki, biz sanki bunları yüzlerce yıldır bildiğimiz, duyduğumuz, sevdiğimiz ifadeler, imajlar, mazmunlar olarak okuduk ve sevdik. Lirik şiirlerinde Karacoğlan kadar içli, duygulu ve samimi; millî/hamasi şiirlerinde Köroğlu/Dadaloğlu kadar cesur ve gözü kara; dinî-tasavvufi şiirlerinde Yunus kadar rind ve mütevekkil; hiciv ve taşlamada en az Nef’i’ kadar korkusuz, Seyrani kadar açık sözlü, Kazak Abdal kadar gerçekçi…

Geniş kitleler Onu yıllarca daha çok ‘dâvâ’ şiirleri ve siyasi hicivleriyle, taşlamalarıyla tanıdılar. Oysa o kadar güzel lirik şiirleri vardı ki bunların bilinmemesi büyük bir eksiklik ve haksızlıktı. Ali (Akbaş) Abiyle bir gün oturup bu tür şiirlerinden bir seçki yaparak müstakil bir kitap halinde yayınlamaya karar verdik. Alper Aksoy’un Ocak Yayınları’ndan Dosta Doğru adıyla çıkan bu kitabın arka kapak yazısında şöyle demişim:

“Abdurrahim Karakoç daha çok bir hiciv şairi olarak bilinir. Doğrudur da. Bu yüzden Onun gerçek sanat gücünü gösterdiği aşk ve tabiat şiirleri hiciv şiirlerinin arasında çoğu zaman dikkatlerden kaçmıştır. Bunların müstakil bir kitapta toplanması, hem Karakoç’un doğru ve tam olarak değerlendirilmesine yardımcı olacak, hem de şiirinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Bir kısmı ilk defa yayınlanmakta olan bu kitaptaki şiirler, şairin bilinen yiğit ve pervasız kişiliğinin arkasındaki his dünyasını ve sanatkâr mizacını aydınlatması bakımından önemlidir”

Sanatçı kimlik ve kişiliğinin en belirgin özellikleri olan cesareti, açık sözlülüğü ve gerçekçiliği, kendine yakın ya da mensubu hissettiği siyasi/ideolojik oluşumları sık sık gözden geçirmek zorunda bıraktı. Hatta bu yolculukta yalnızlaştığı ve kimsesizliğe mahkûm edildiği dönemler oldu. Ama yılmadı, ümidini kesmedi, imanını ve heyecanını hiç kaybetmedi.

Doğru bildiğini, inandığını söylemekten geri durmadı. O, hakikati her zaman ve her yerde söylemeyi tercih etti. Nerden ve kimden gelirse gelsin haksızlık karşısında asla susmadı. Bundan dolayı, isminin ve şiirlerinin yeni yeni tanınmaya başladığı yıllarda, insanlar onu bilinen ideolojik bir kalıba ya da siyasi bir şablona sığdırmakta zorlandılar.

O devrin solcuları/sosyalistleri, hatta komünistleri, şiirlerinden dolayı Karakoç’u kendilerine yakın buluyorlardı. Hatta kendilerinden zannedenler oldu. Bundan dolayı, 60’lı yıllarda ‘karşı kutup’un bayraklaşmış isimlerinden biri olan hemşehrisi ‘Berçenekli Aşık Mahsuni Şerif’,  Karakoç’un bazı şiirlerini plaklara okudu. Hem de söz/müzik kendine ait göstererek. Mahkemeye taşınan bu konu 2000’lerde Kanal 7’de yaptığım Gönül Dağı programında ikisini birlikte canlı yayın konuğu olarak buluşturmamdan sonra sulh yoluyla çözüldü. Mahsuni o yıllarda Karakoç’u anlattığı güzel ve anlamlı bir de şiir yazdı. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle:

Güzel Elbistan’ın eski aslanı

Yıllar böyle geldi geçti Karakoç

Bunca bedbin günahkârın içinden

Felek gardaş beni seçti Karakoç

İlk kitabı Hasan’a Mektuplar’ın, geleneksel sağ söylemle uyuşmayan “sosyal gerçekçi” içeriği, açıkça ifade edilmese bile Karakoç’un kendi mahallesini de rahatsız ediyordu aslında. Onun, yerleşik siyasi kalıp ve kurallarla tam örtüşmeyen yaklaşımı sağın o zamanki resmi duruşuna oldukça aykırı idi. Bir kere O köyden, köylüden, dolayısıyla yoksulluktan, ezilip horlanmaktan, insan yerine konulmamaktan bahsediyordu. Yoksul ve sahipsiz Anadolu köylüsünün açlığı, susuzluğu, doktorsuzluğu, ilaçsızlığı, uğradığı adaletsizlik ve sahipsizliği bütün çarpıcılığı ve açıklığı ile şiirlerinde anlatılıyordu.

Oysa bu konuları hiçbir sağcı/milliyetçi/ülkücü /Türkçü/İslamcı/ muhafazakâr siyasetçi veya şair/yazar kolay kolay dile getir/e/mezdi. Merhum Nurettin Topçu’nun siyasi karşılığı olmayan entelektüel seviyedeki bazı yazıları istisna edilirse, bu kesimin gazeteleri, dergileri de eğer antikomünizmden yer kalırsa muhteşem tarihimizin görkemli devirleri ve bunları yapan büyük tarihi şahsiyetlerin destanları ile doldurulurdu.

O bütün bu ezber bozan şiirlerini, gözlerden ırak taşranın göbeğindeki bir Anadolu kasabası olan Elbistan/Cela’da sıradan bir belediye memuru iken yazıyordu. Ama şiirlerini ‘Ankara’daki Beyler’ başta olmak üzere şehirlerde oturanlar ve özellikle üniversite gençliği zevkle, heyecanla okuyordu. Mesela, 70’li yılların başında yayınlanan Bütün Şiirleri ve hemen ardından çıkan kapağında silah istifli bir tasarımın yer aldığı Vur Emri, Ankara Cebeci’deki ülkücülerin kaldıkları yurt olan Site Yurdu’nda, yıllarca her akşam en az otuz-kırk adet satardı. (Yıllar sonra bir sohbetimizde, “Ne kimse yeni baskı için benden izin aldı ne de bir Allah’ın kulu beş kuruş telif ödedi…” dediğini unutmuyorum.)

Ekrem Çelebi tarafından havalandırılarak 1990’larda yılın türküsü seçilen ‘Sultanım’ adlı bu meşhur türkünün sözleri, Ankara/Bahçelievler’deki fakirhanemizde Abdurrahim Karakoç, Bahattin Karakoç, Ali Akbaş ve Şükrü Karaca’nın da olduğu bir sohbet gecesinin seherinde yazılmış ve “Bayram Bilge Tokel’e”  ithaf etmişti. Orijinal adı ‘İkinin Biri’ olan şiirin ilk dörtlüğünü hatırlarsınız:
          Can özümden besmeleyi çekende

Dil yanmazsa ben yanarım sultanım

Hak uğruna bir sefere çıkanda

Yol yanmazsa ben yanarım Sultanım.

Son dörtlüğü de saz eşliğinde o gece hep birlikte okuduğumuz yanık türkülere bir saygı ifadesi idi:

Aşıklık içimde doğduğu zaman

Taş yanar göz yaşım yağdığı zaman

Mızrabım sazıma değdiği zaman

Tel yanmazsa ben yanarım Sultanım.

Bu şiiri o günlerde rahmetli Ekrem Çelebi bestelediği için ben vazgeçtim fakat daha sonra Karakoç’un iki şiirini de ben besteledim: “Dağ İle Sohbet” ve “Yandım Oy”. Bilindiği gibi Karakoç’un şiirlerinden yapılmış çok sayıda beste var. Bir “kalem şairi”ne ait bunca şiirin çeşitli müzik form ve türlerinde seslendirilmesine, bestelenmesine, havalandırılmasına ihtiyaç duyulması oldukça manidardır. Bu durum Karakoç’u daha yaşarken “türküleşen şair” konumuna yükselten çok ender durumlardan biridir. Sadece şiirleriyle değil bu şiirlerden yapılan türküleriyle de daha yaşarken halka mal olan Üstadım, Hocam, Ağabeyim Abdurrahim Karakoç’a Allah’tan rahmet diliyorum.