Necip Fazıl Demişken

Necip Fazıl’ın bastonu, mendili, robdöşambırlı hali ve üzerine yakıştırmasını bildiği kıyafetleriyle yaşayan bir örnek olması müthiş şekilde ilgimi çekiyordu. Hüseyin AKIN Şair-Yazar Necip Fazıl ismi ile ortaokul üçüncü sınıfta tanıştım. İmam Hatip öğrencisiydim. Kitap yazmış, eli kalem tutmuş herkes bana mübarek şahsiyet gibi gelirdi. Sadece kendi çevremdeki insanları yadırgardım. Çevrem dedimse sokağımı, mahallemi kastettiğimi anlayın. Öğretmenlerim Necip Fazıl ismini ne zaman ansa bu dünyaya sığmayan bir insan canlanırdı gözümde. Kısık gözleriyle sigara içen, dumanı yüzünün bir tarafını yalayıp geçen sakallı bir fotoğrafı vardı odamda. Bu fotoğrafa ne zaman baksam günahlarım hafifler ve moralim yerine gelirdi. Sigaranın neredeyse içki mesafesinde görüldüğü bir ortamda geçmişti öğrencilik yıllarım.…

Okumaya devam edin Necip Fazıl Demişken

Bir Şiirden Yola Çıkmak: Kandan Elbiseler Giymek

Tanrı ölümsüz, sevgili hayatta olduğuna göre bu dizelerin patikasında muhtemelen bir anne yürümüş olmalıdır. Ne de olsa anne sesiyle, sözüyle olduğu kadar sükutuyla da öğreticidir. Anneler dışında kimin ellerinin içinde ışık vardır ki? Annesi melek olmuş bir şair ancak böyle konuşur. Hüseyin AKIN Yazar-Şair Kendinden bir şeyler kattın Güzelleştirdin ölümü de Ellerinin içiyle aydınlattın Ölüm ne demektir anladım Üstat Sezai Karakoç şiirinde ikinci tekil şahıs hep gizemlidir. Kolay kolay dile gelmez ve aşkın bir zaman, aşkın bir mekânın içerisinden kopup gelir. Onun müdavim bir okuyucusu olarak belki de her dizesiyle benim kapımı çalan anlam bana öyle gelmektedir. “Sen” ne büyük bir samimiyet ne derin bir…

Okumaya devam edin Bir Şiirden Yola Çıkmak: Kandan Elbiseler Giymek

Dile Gelmeyen

Bütün mesele mânâsını kaybeden maneviyatta, kutsiyetini yitiren mukaddesatta ve hafızası çöken muhafazakârlıkta odaklanmaktadır. Hüseyin AKIN Şair-Yazar Lise birinci sınıf, herkes gibi benim de kafamdan çekilip bir belirsizliğe doğru sürüklendiğim yılların başlangıcını teşkil ediyordu. Bakınız hâlâ “oluşturuyordu” yerine “teşkil ediyordu” diyorum. Ne Türkçe biliyorduk o yıllar ne Arapça ne de herhangi bir yabancı dil. Anlayacağınız Anadolu’dan İstanbul’a doğru giden göç katarına takılmış kafileden biri olarak kendi dilimin de yabancısıydım. Dil bizim muhafazakâr ortamlarımızda hiçbir zaman önemli bir mesele olarak görülmemişti. Hatta ne vakit böyle bir mesele zihnimizde depreşirse, ümmet çizgisinden kayma endişesiyle bize kendimizden şüphelenmek gerektiği telkin edilmişti. Arapça o kadar kutsal bir dildi ki (cennette…

Okumaya devam edin Dile Gelmeyen

Bilmek Ne İşe Yarar, Bilince Ne Oluyor?

Etimolojinin dolaylı olarak da olsa itiraf etmesi bir tarafa her okul, bir ekol yani klişedir. Öğrenciler kurulmuş bir cümlenin arkasında sıra olurlar. Zihin okulun dışına çıktıkça özgürleşir. Sınıftan avluya ve bahçeye, oradan da sokağa taşan eğitim-öğretim kalıbını kırmış sayılır. Dört duvar arasında derslik dışına çıkmayan eğitimin statükoya adam yetiştirmekten öte bir fonksiyonu yoktur. Hüseyin AKIN Okul, mektep ve medrese... Üçünün de iddiası “yetiştirme” üzerinedir. Okul, “okumak” kelimesinin içerdiği anlama işaret ediyorsa da “Ekol” ve “School” sözcüklerine de sürünerek geçer. Şayet okumak anlamını seçiyorsak, okumayı merkeze alan bir eğitimi öne çıkarıyoruz demektir. Mektep, 20. yüzyıla kadar halk eğitiminin yaygın adı idi. Eğitimin temeli mekteplere dayanırdı. Kelimenin…

Okumaya devam edin Bilmek Ne İşe Yarar, Bilince Ne Oluyor?

SÖZ UÇAR YAZI KALIR; AMA YAZININ DA ÇOK AZI KALIR!

Yazıya konu olan her şeyin dile de etki ettiğini söylemeye bilmem gerek var mı? Sözlü kültür toplumların en yaygın ve doğal nitelikli kültürüdür. Yazılı kültürden önce o vardı, yazılı kültürle birlikte de ortadan kalkmamış ve kalkmayacaktır da. Hüseyin AKIN Eğitimci-Yazar Kitap nedir? Bunu daha önce yapılmış bütün tanımlardan bağımsız olarak söylüyorum: “Okunabilir olan her şey.” O halde yazının da tanımını yapmamak olmaz. Bunu da hiçbir yerden kopya çekmeden ve de yardım almadan cevaplayalım: “Anlamı içinde, üzerinde veya çevresinde barındıran her şey.” Tarihçiler yazının bulunuşunu M.Ö 3500 tarihine yani Sümerler’e dayandırır. Buna göre Sümerler ilk olarak çivilerle semboller çizerek yazınsal hayatı başlatmışlardır. Müteakiben (M.Ö 3200'lü yıllarda)…

Okumaya devam edin SÖZ UÇAR YAZI KALIR; AMA YAZININ DA ÇOK AZI KALIR!

İSTANBUL’U ÇELEBİCE CEVELAN

İstanbul Hz. Âdem’den sonra farklı isimlerce dokuz kere kurulmuş ve yine farklı zamanlarda on bir kez kuşatılmış bir şehir. Latince Makedonya’dan Süryanice Yankoviçe’ye, Sırpça Pozanta’dan Nemse dilinden Kostantinopol’e, Hintçe Taht-ı Rum’dan Osmanlıca İslambol’e kadar değişik adlar almış.

Okumaya devam edin İSTANBUL’U ÇELEBİCE CEVELAN