Hakkında yazılanları okumaya başlayınca ilginç bir durumla karşılaştım. Kimi onu şair diye anlatıyordu, kimi çocukların dostu diye. Kimine göre o bir masal anlatıcısıydı, kimine göre zarif bir derviş. Bazıları ise eserlerinden çok insanlığından söz ediyordu. Herkesin mutlaka değindiği özellikleri ise nezaketi, inancı ve sessizliğiydi. Fakat yazılar çoğaldıkça bu farklı yüzlerin aynı şahsiyette birleştiği görebiliyordunuz.
Elif ÇEVİK

Sosyal medyada ben de herkes gibi sevdiğim yazarları takip ederim. Zaman zaman onların atıfta bulunduğu, söyleştiği dostlarına bakar, kendime yeni dost yazarlar ararım. X’te ise takip ettiğim isimlerin sık sık birinden bahsettiklerini görürdüm: Başında kırmızı bir elma, ortasında “M!M”, sonunda da yeşil bir elma bulunan bir hesap: Mevlana İdris. Anonim sayılabilecek bu alışılmadık kullanıcı adı sebebiyle dikkatimi çekse de onun bir yazar olabileceğini düşünmemiştim. Fakat adına sık sık rastlayınca merakım iyice arttı: Kimdi bu elmalı adam?

Sayfasına baktığımda yazar olduğunu, daha çok çocuk kitapları yazdığını gördüm. O yıllarda çocuk edebiyatıyla pek ilgilenmiyordum. “Burada bana göre bir şey yoktur herhalde,” deyip elmalı adamın sayfasından uzaklaştım. Aradan belki yıllar geçti. Takvimler 7 Haziran 2022’yi gösteriyordu. Dostlarımla buluşmak için Üsküdar’da bir kafeye gidip oturdum. Buluşacağımız yerde masalara numara vermek yerine yazar isimleri verilmişti. Şöyle bir etrafa bakınca “Nurettin Topçu” masasını gördüm. O gün elimde de onun bir kitabı vardı. Bu küçük tevafuku sevip o masaya yöneldim ve dostlarımın gelmesini beklerken Topçu’nun “Dostluk” başlıklı yazısını okumaya koyuldum.
Kafedeki masaların çoğu boştu. Derken içeriye genç bir adam girdi. Çekingen bir tavırla masalara doğru yürüdü. Fakat emin olamamış olacak ki girişte kendisini “hoş geldiniz,” diyerek karşılayan fakat cevap alamayan garsona yaklaşıp sordu:
“Bütün masalar rezerve mi? Hepsinde isimler yazıyor da…”
Bir an afallayan garson, ne diyeceğini bilemeyip sayıklar bir dille:
“İsimler mi?” diye sordu.
Genç adam masaları işaret ederek cevap verdi:
“Evet… Erdem Bayazıt, Necip Fazıl…”
O an karmaşanın nedenini garsonla birlikte üzüntüyle idrak ettik. Garson ona ne söyledi duyamadım. Fakat adam kendisini rahat hissetmemiş olacak ki oturmaktan vazgeçip gitti.
Ben ise masada öylece kalakaldım. Kendilerine yetişemediğim, seslerini yalnızca kitap sayfalarından duyduğum yazarları düşündüm. Onlarla kurduğum bu uzaktan dostluk bana sıcacık bir mutluluk veriyordu. Bir de yüz yüze gelip konuşabildiğim, aynı masayı paylaştığım dostlar vardı. Dünyanın bütün nimetleri içinde belki de en tatlısı budur diye düşündüm. Sonra henüz adını bile bilmediğim, ama tanısam dost olabileceğim nice güzel insan olduğu geldi aklıma. Bu düşünce hüzünlendirdi beni. İnsan aynı çağda yaşadığı hâlde, ne yazık ki bazı insanlara geç kalabiliyor. Bu geç kalışı fark ettiğinde ise içine işleyen tarifsiz bir sızı oluyor.
Garsonla genç adam arasındaki o kısa konuşma, elimdeki kitaptan ve düşüncelerimden koparmıştı beni. Telefonumu elime aldım. Sosyal medyada gezinirken Güray Süngü’nün şu cümlesine rast geldim:
“Bir gün toprağın altındaki dostlarımızın sayısı, toprağın üstündeki dostlarımızın sayısını aşacak. Bir gün biz de toprağın üstündeki dostlarımızın toprağın altındaki dostlarından olacağız.”

Bu hüzünlü ifadeye ilkin bir anlam veremesem de akıştaki birkaç paylaşımı görünce cümlenin sebebi hikmetini anladım.
7 Haziran 1987’de Cahit Zarifoğlu, 7 Haziran 2012’de Abdurrahim Karakoç ve 7 Haziran 2022 Mevlana İdris…
Mevlana İdris… Elmalı adam!
Demek vefat etmiş. “Allah rahmet eylesin,” dedim içimden. Takip ettiğim birçok isim, taziye mesajları paylaşıyor, onunla olan hatıra fotoğraflarını yayımlıyordu. O an, dostunu ahirete uğurlayan bu dostların hüznünü derinden hissettim. Bir insanın ardından söylenen sözler, biraz da nasıl yaşadığının delilidir. Hakkında yazılanlara baktıkça “Demek güzel bir insanmış,” diye düşündüm. Seveni, dostu çokmuş. Ne mutlu…
Fakat buna rağmen o gün Mevlana İdris’i ayrıca tanıma merakı uyanmadı içimde. Ta ki aradan dört yıl geçip kıymetli editörümüz bana bu yazıyı yazmayı teklif edene kadar. Vefat yıldönümü münasebetiyle bu sayıda Mevlana İdris’i konu edeceklerini söyleyerek benden de hakkında söylenenleri, onu tanıyanların hatıralarını derleyip toparlayan bir yazı yazmamı istedi. İlk anda tereddüt ettim. Çünkü Mevlana İdris’i hiç tanımıyordum. Fakat sonra düşündüm ki belki de bu yazı, yıllar sonra gelen bir tanışma hikâyesi olabilir. Durumu editörümüze arz edip elimden geleni yapacağımı fakat isterlerse yazıyı Mevlana İdris’i, eserlerini daha iyi tanıyan birine tevdi edebileceklerini söyledim. Editörümüz ise muratlarının tam da bu olduğunu ifade etti: “Biz, İdris’i onu sevenlerin yazılarından tanımaya çalışan bir metin istiyoruz.” Bunu duyunca içim rahatladı: “Öyleyse yazı doğru adrese gelmiş,” dedim.
Hakkında yazılanları okumaya başlayınca ilginç bir durumla karşılaştım. Kimi onu şair diye anlatıyordu, kimi çocukların dostu diye. Kimine göre o bir masal anlatıcısıydı, kimine göre zarif bir derviş. Bazıları ise eserlerinden çok insanlığından söz ediyordu. Herkesin mutlaka değindiği özellikleri ise nezaketi, inancı ve sessizliğiydi. Fakat yazılar çoğaldıkça bu farklı yüzlerin aynı şahsiyette birleştiği görebiliyordunuz.
Vefatının ardından yazılan yazıları okurken Bekir Fuat’ın bir ifadesi beni derinden etkiledi. “Mevlâna İdris, ruhunu kaybeden dünyada soylu bir ruh. Kuşlar için, çocuklar için, dostları için, çiçekler için kitaplar yazdı. Onlara şarkılar söyledi. Mevlâna İdris, yolculuğunu ve şarkısını, kelimelerini ve dostluklarını güç olarak kullanmadı.”
Ruhunu kaybeden dünyada soylu bir ruh olmak ne demektir? Bu ifade üzerine düşünürken George Ritzer’in modern dünyaya dair tespitleri aklıma geldi. Ritzer, modern toplumun tüketim mekanizmalarıyla insanı kuşattığını söyler. Ona göre günümüz insanı artık ihtiyaçları kadar tüketen biri değildir. Tam tersine, tüketim araçları tarafından sürekli yeni arzulara sevk edilir. Ritzer bu süreci, “büyüsünü kaybetmiş dünyanın yeniden büyülenmesi” şeklinde tarif eder. Ne var ki burada söz konusu olan büyü, insanı hakikate yaklaştıran yahut varlığın anlamına dair ufuk açan bir büyü değildir. Aksine, insanın gerçek ihtiyaçlarını, yaratılış gayesini ve ruhunu perdeleyen bir göz bağıdır. Bu bakımdan Ritzer’in tasvir ettiği insan, ilk bakışta bazı yönleriyle hiç büyümeyen bir çocuğu andırır. Dikkati sürekli başka bir yöne çekilen, isteklerini erteleyemeyen, elindekinden çabuk sıkılan ve daima yenisinin peşinden koşan bir çocuk… Bu çocukluk masumiyetin değil, arzuların hükümranlığı altındaki bir çocuksulaşmanın ifadesidir ve olumsuz bir anlamı çağrıştırır.

Ancak tam da bu noktada aynı probleme karşı Mevlana İdris’in çocukluğa bambaşka bir anlam yükleyerek insanı kendi özüne çağırdığını ve ruhunu kaybetmiş dünyada soylu bir ruh olmanın mümkün olduğunu nasıl hayatıyla ortaya koyduğunu hayretle görmüş oldum.
Şaban Abak, Mevlana İdris’in hayatının ana temasının yabancılaşmaya karşı savaş ve insanı kendi doğasına; kendi saf ve masum dünyasına taşıma çabası olduğuna değiniyor. Fakat onun bu mücadeleyi teorilerle değil, masallarla, şiirlerle, kuşlarla, çiçeklerle ve çocuklarla verdiğine dikkat çekiyor. “Ona göre hepimiz çocuk olursak dünya kurtulacaktı,” diyor. Hatta Ayşe Böhürler’in, Mevlana İdris’in çocuklar için hususi politikalar geliştirilmesi üzerine kaleme aldığı bir yazıyı bir tür vasiyet gibi görüp, onun vefatının ardından yazdığı metnin sonunda paylaşması, bu meselenin İdris için ne kadar merkezî bir yer tuttuğunu daha iyi anlamama vesile oldu.
Demek ki Mevlana İdris için çocuk, tüketim kültürünün ürettiği çocuksulaşmadan oldukça farklı. Onun için çocukluk, daha çok hayret edebilmek, merhameti kaybetmemek, eşya ve insanla sahici bir ilişki kurabilmek anlamına geliyor. Ritzer’in çocuğu sürekli isterken, İdris’in çocuğu hayret ediyor. Birinin dünyasında sahip olmak esasken, diğerinin dünyasında dostluk kurmak önem arz ediyor. Birinin gözleri vitrinlere çevriliyken, diğerinin gözleri kuşlara, çiçeklere ve insanlara bakıyor.
İki anlam-değer dünyasındaki farka bakınız. Mevlana İdris’inki ne derin bir ruh, ne zarif bir kavrayış…
Bekir Fuat’ın “Mevlâna İdris, yolculuğunu ve şarkısını, kelimelerini ve dostluklarını güç olarak kullanmadı.” cümlesi ise buraya sığmayacak kadar büyük bir anlam taşıyor. Yolculuğu bir üstünlük aracına, şarkıyı bir gösteriye, kelimeleri bir tahakküm biçimine, dostluğu ise bir menfaat ilişkisine dönüştürmeden yaşayabilmek… İşte bu güzel ahlaktır.
Şimdi bu iç zenginliği, bu dervişâne tavrı görünce Mevlana İdris’i ister istemez yaşını başını almış aksakallı bir bilge gibi tasavvur edebilirsiniz. Fakat asıl sarsıcı olan kısım belki de burada başlıyor. Çünkü Murat Zelan, onunla 1990’lı yıllarda tanıştıklarını anlatıyor ve Mevlana İdris’i az konuşan, çok dinleyen, çok susan biri olarak tarif ediyor. Konuştuğunda da tek bir serçenin bile ürküp gitmeyeceği kadar yumuşak bir ses ile konuştuğunu ifade ediyor.
Tarihlere dönüp bakınca ister istemez şaşırıyorsunuz. Mevlana İdris 1966 Kahramanmaraş doğumlu. Yani Murat Zelan’ın anlattığı bu sakinlik, bu ölçü ve bu iç derinlik, bir ömrün sonbaharında değil sadece yirmi dört yaşında gencecik bir delikanlıya ait. Öyle ki o yıllarda bu delikanlı konuşmacı olarak davet edildiği bir söyleşide “şiir üzerine konuşulmaz, susulur” diyerek bir saatlik program boyunca şiir üzerine yalnızca susmuş. Zelan, bu hatırayı naklederken İdris’in şiir üzerine susuşunun, esasen şiir üzerine söylediği bir söz olduğunu ifade ediyor.
Şiir üzerine konuşmak mı daha kıymetlidir, yoksa susabilmek mi, bilmiyorum. Fakat iyi şiirin kolay yazılmadığını, hatta bazen bir ömrün bile yetmediğini biliyorum. Mevlana İdris’in şiirlerinin tamamını okumuş değilim. Ama bu yazıyı yazarken karşılaştığım birkaç dizesi bile onda başka bir ses başka bir hâl olduğunu bana hissettirdi. Kemal Sayar’ın tarif ettiği gibi onda bu aleme sığmayan bir şeyler vardı. Bu yüzden içlerinden birini hemen not edip duvarıma astım.
Aslında bu “başka hâl”, yalnızca şiirlerinde değil, onu tanıyanların hatıralarında da kendini gösteriyor. Mevlana İdris’in hayatına dair en uzun tanıklarından birinin Kemal Sayar olduğunu öğrendim. Bir insan hazinesi, içinde nice volkanlar zapteden bir sükûnet, ciğerparesi şeklinde güzel arkadaşını tarif eden Sayar, otuz dört yıllık dostlukları boyunca onun bir kez olsun hiddetlendiğine, sesini yükselttiğine şahit olmadığını ifade ediyor.
Öylesine zarif, hassas kalpli, nevi şahsına münhasır bir beyefendi ki Mustafa Şahin’e sorsanız onu tanımayan birine anlatması çok zor. Ebubekir Kurban ise onun dostu olmanın bir ayrıcalık olduğunu ifade ediyor. Fakat ilginçtir, herkesin mutlaka değindiği özelliği çok az konuşan çok sessiz bir insan olması.
Öyle birini düşünün ki dostlarıyla buluşuyor, onları keşfettiği güzel mekânlara götürüyor fakat neredeyse tek kelime etmeden saatlerce aynı sofrayı, aynı sessizliği paylaşarak ayrılıyorlar. Buna benzer sahnelere, anekdotlara onu anlatan neredeyse her hatıranın içinde rastlamak mümkün. Buna rağmen onunla dost olmak bir ayrıcalık olarak görülüyor ve herkes tarafından çok seviliyor.
İlginç değil mi? Kesinlikle ilginç… Hatta bu duruma Kemal Sayar da hayret ederek otuz dört yıllık bir dostluğun ardından şöyle yazıyor: “Onu bütün dostları neden bu kadar çok seviyordu? Vefat haberini aldığımdan beri düşünüyorum.” Ve cevabını da yine kendisi veriyor: “Bizim güzel arkadaşımız, her insanı aziz bilen bir yüce gönüllülüğe sahipti; sohbet ettiği herkese değerli ve özel olduğu hissini verirdi. Onun dostluk halkasına dahil olan herkes ‘onun en iyi dostu benim’ diyebilirdi ve bunda da haksız olmazdı. Çünkü ‘hazret’ (bu kelimeyi pek severdi) yanında herkes kendini çok rahat hissederdi.”
Kim böyle bir dosta sahip olmak istemez ki? Fakat böylesi güzel bir insana ulaşmak, onun dostluk halkasına dâhil olabilmek herkes için mümkün olmuyor. Ne var ki Şaban Abak’ın dikkat çektiği bir husus var: Mevlana İdris’i okuyanlar, çoğu zaman kendilerini yalnızca onun okuru olarak görmüyorlar. Sanki onunla tanışmış, sohbet etmiş, dostluk etmiş gibi hissediyorlar. Abak, Türkiye’nin dört bir yanında sadece çocuklardan oluşan on binlerce Mevlana İdris’in dostu olduğundan söz ediyor.
Belki de bunun sebebi, Kemal Sayar’ın ifadesiyle onun bir “insan toplayıcısı” olmasıydı. Dostlarının anlattıklarına bakılırsa Mevlana İdris, hayatı boyunca iyiyi ve güzeli aramış; bulduğu güzellikleri de kendine saklamamıştı. Güzel insanları birbiriyle tanıştırır, dostlukları çoğaltır, iyileri aynı halkanın içinde buluştururdu. Mehmet Şeker, bu dostluk halkalarının Mevlana İdris’in cenazesinde nasıl görünür hâle geldiğini anlatırken şöyle söylüyor: “Bu toprakların en güzel yürekli, en temiz bakışlı insanlarını gördük. Mevlâna’yı son yolculuğuna uğurlamaya gelmişlerdi. O etrafında hep iyiler bulunsun isterdi ve onları toplayıp buluştururdu.”
Bu satırları okuyunca insanın aklına şu geliyor: Belki de bir insanın ardından söylenebilecek en güzel şeylerden biri budur. Ardında kitaplar, şiirler, masallar bırakmak elbette kıymetlidir. Fakat ardında birbirini seven insanlar bırakabilmek, iyilikle birbirine bağlanmış dostluk halkaları bırakabilmek daha da kıymetlidir.
Hüseyin Akın, Mevlana İdris’in yüreğini çocuklara ayrılmış bir oyun bahçesine benzetiyor. Ne var ki o güzel yürek erken yoruldu ve ben kendisine yetişemeden bu dünyadan göçtü. Onunla tanışmam ise bu yazıyı yazarken okuduğum dostlarının hatıraları, yazıları ve şahitlikleri sayesinde mümkün oldu.
Şimdi dönüp o elmalı adamı yeniden düşünüyorum. Belki de o elmalar, masallarda gökten düşen elmaların iziydi; “Gökten üç elma düşer” diye anlatılan o hikâyelerdeki gibi… İkisi ona, biri nasibi olana. Ortadaki “M!M” ise sadece bir harf değildi belki. Eskiden yoklamalarda “mevcut” anlamına gelen ya da eski yazılarda “mühim” demek için konulan bir mim. Var olan ve varlığı önemli olanın işareti…
Ben onu yaşarken tanıyamadım. Dostluk halkasına dahil olamadım. Nasip böyleymiş. Fakat geç de olsa onu tanıyıp sevenler sayesinde ben de onu tanımış sevmiş oldum. Dostlarının hatıralarını okuduğumda içimden şükrettim. Zira böyle insanların yaşadığını bilmek bile dünyayı biraz daha yaşanılır kılıyor. Şimdi bana sorsalar: “Kim bu elmalı adam?” diye. Cevabı, onun yaşam tarzına, sessizliğine ve dervişane tevazusuna en çok yakışan Ertuğrul Fındık’ın şu cümlesine bırakıveririm:
“Mevlana İdris iyi bir insandı.”