Uzm. Aile Danışmanı
Her medeniyet, insan tasavvurunu sanatıyla görünür kılar. Bu sebeple sanat, yalnızca estetik bir üretim değil; insanın varlığa nasıl baktığının, hakikatle nasıl ilişki kurduğunun sessiz dilidir. Geleneksel Türk-İslam sanatları da bu anlamda bir süsleme faaliyeti değil, tevhid düşüncesinin biçime bürünmüş hâlidir. Hattatın harfi, ebrûzenin suyu, müzehhibin altını ve dokuyucunun ilmeği; aynı hakikati farklı dillerle anlatır: Kâinatta hiçbir güzellik kendiliğinden ortaya çıkmaz. Güzellik; sabrın, ölçünün, teslimiyetin ve terbiyenin meyvesidir.
Belki de bu yüzden geleneksel sanatlarımızı anlamak, yalnızca bir sanat tarihini öğrenmek değildir; insan olmanın inceliklerini yeniden hatırlamaktır. Çünkü sanatkâr önce elini değil, nefsini eğitir. Kalem, fırça ve iğne ancak gönül terbiye gördüğünde hikmet üretir. Bugün aile kurumunun en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Teknik bilgilerden önce bir gönül terbiyesi...
Modern çağ bize ilişki yönetimini öğretiyor; fakat ilişki inşa etmeyi öğretmiyor. Nasıl konuşacağımızı anlatıyor; fakat nasıl bir insan olacağımızı ihmal ediyor. Oysa kadim medeniyetimiz, ahlâk ile estetiği hiçbir zaman birbirinden ayırmamıştır. Güzel olan, aynı zamanda iyi olandır. İhsan şuuru, yalnızca ibadetin değil; eşe bakışın, çocukla konuşmanın, sofraya oturuşun ve hatta susuşun bile merkezindedir.
Tam da bu noktada geleneksel sanatlar, aileye bambaşka bir pencere açar. Çünkü evlilik de tıpkı bir hat levhası gibi ölçü ister; bir ebru gibi teslimiyet ister; bir tezhip gibi incelik ister; bir kilim gibi emek ister.
Hat sanatında harflerin birbirine olan mesafesi ne kadar önemliyse, evlilikte de yakınlık kadar sınırlar ve mahremiyet önemlidir. Hattat, harfleri gelişi güzel yan yana getirmez; her harf ölçüyle yazılır, her harfin bir mizacı, her boşluğun bir hikmeti vardır. İlişkilerde de böyledir. Sürekli iç içe olmak kadar birbirinin yalnızlığına, sessizliğine ve kişisel alanına hürmet etmek de sevginin bir parçasıdır. Bugün çiftlerin yaşadığı pek çok çatışmanın temelinde sevgisizlikten çok; sevgide, yakınlıkta, sözde, sükutta ölçünün kaybedilmesi vardır. Hat sanatındaki ölçü ve denge bize ilişkinin de bir estetiği olduğunu hatırlatır.
Ebru ise bize kader ile irade arasındaki o zarif dengeyi anlatır. Boyayı suya bırakırsınız; fakat son sözü daima su söyler. İnsan emek verir ama netice üzerinde mutlak hâkim değildir. İlişkiler de böyledir. Eşini tamamen değiştirmeye çalışan kişi, suya hükmetmeye çalışan ebruzen gibidir; yorulur, öfkelenir ve sonunda güzelliği kaçırır. Oysa hikmet, değiştiremediklerimizle kavga etmekte değil; onları anlamlandırabilmektedir. Psikolojinin bugün "kabul" dediği şey, bizim irfan geleneğimizde çok daha köklü bir kavram olan "rıza" ile buluşur. Rıza, pasif bir boyun eğiş değil; hikmeti görebilecek kadar derinleşmiş bir gönül hâlidir.
Tezhip sanatı bize görünmeyen emeğin kıymetini öğretir. Tezhipte altın, metni gölgelemek için değil; onu daha görünür kılmak, kıymetini ortaya çıkarmak için kullanılır. Ne kadar zarif bir ders... Çünkü gerçek sevgi de böyledir. Sevdiğinin ışığını artırıyorsa sevgidir; kendi ışığını büyütmek için diğerini gölgeliyorsa yalnızca benliktir. Modern birey, "kendini gerçekleştir" çağrıları arasında çoğu zaman "birlikte var olmayı" unutuyor. Oysa aile, iki insanın birbirini tükettiği değil, birbirini çoğalttığı yerdir. Eşler birbirlerinin hayatını gölgeleyen değil, değerini artıran birer refik olduklarında aile gerçek anlamda huzur bulur.
Anadolu'nun kilimlerine baktığımızda yalnızca desen görmeyiz; kuşakların duasını, hasretini, sevincini ve bekleyişini okuruz. Her motif bir anlam taşır. Her ilmek, sabrın zamana işlenmiş hâlidir. Ne var ki her ilmek tek başına anlamlı olsa da desen ancak bütün ilmekler bir araya geldiğinde ortaya çıkar. Aile de böyledir. Eşlerin karakterleri, farklılıkları ve hatta zaman zaman yaşadıkları kırgınlıklar, doğru bir emekle ortak bir hikâyeye dönüşebilir. Mühim olan kusursuz olmak değil; aynı deseni sabırla birlikte dokuyabilmektir.
Her ilmek bir öncekine tutunarak ilerler. Aile de yalnızca bugünün değil, geçmişten taşınan değerlerin ve gelecek nesillere bırakılacak mirasın da dokunduğu bir alandır. Bugün psikoloji bize kuşaklararası aktarımı anlatıyor; dedelerimizin dokuduğu kilimler ise bunu yüzyıllardır sessizce söylüyor. Çünkü aile de tıpkı bir dokuma gibidir. Anne babanın birbirine gösterdiği merhamet, çocuğun ruhunda görünmeyen ilmeklere dönüşür. Öfke de dokunur, şefkat de. İhmal de miras kalır, muhabbet de.
Belki de bütün bu sanatların ortak bir kelimesi vardır: İhsan. Yani Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak... İhsan, yapılan işin en güzelini ortaya koyma gayretidir. Evlilik de ancak ihsan şuuru ile güzelleşir. Eşine nezaket göstermek, öfkeni terbiye etmek, affetmeyi öğrenmek, mahremiyeti korumak ve sevgiyi ifade etmek... Bunların hiçbiri yalnızca psikolojik beceriler değildir; aynı zamanda insanın Rabbine karşı edebinin aile hayatındaki yansımalarıdır.
Bugün belki de yeniden geleneksel sanatlara değil, onların inşa ettiği insana ihtiyacımız var. Çünkü medeniyet, önce insanın kalbinde kurulur; sonra evine, sokağına ve şehrine taşar. Kalbi güzelleşmeyen bir insanın yaptığı sanat da, kurduğu aile de zamanla ruhunu kaybeder. O hâlde geleneksel sanatları yaşatmak; yalnızca ebruyu, hattı ya da tezhibi korumak değil, onların mayaladığı insanı yeniden yetiştirmektir.
Evlilik, tamamlanmış bir eser değildir; her gün yeniden yazılan bir hat, her gün yeniden şekillenen bir ebru, her gün yeniden dokunan bir kilimdir. Ve belki de en büyük sanatkârlık, eşinin kalbinde Allah'ın razı olacağı bir iz bırakabilmektir. Çünkü sanatın en büyük eseri, sonunda insanın kendisidir.