Deneme

Frantz Fanon

Elif ATABAŞ

Fanon’un en önemli eseri Yeryüzünün Lanetlileri, sömürge karşıtı mücadelenin ve Üçüncü Dünya halklarının özgürlük arayışının manifestosu olarak kabul edilir. Yazıları, postkolonyal kuram üzerinde derin etkiler bırakmış; Edward Said, Stuart Hall, Homi Bhabha gibi pek çok düşünür tarafından kaynak olarak kullanılmıştır. Elif ATABAŞ (Viyana Ekonomi Üniversitesi mezunu. Okumayı ve yazmayı seven bir blog yazarı. https://balkandays.blogspot.com/ ) “Aslanlar kendi […]

Fanon’un en önemli eseri Yeryüzünün Lanetlileri, sömürge karşıtı mücadelenin ve Üçüncü Dünya halklarının özgürlük arayışının manifestosu olarak kabul edilir. Yazıları, postkolonyal kuram üzerinde derin etkiler bırakmış; Edward Said, Stuart Hall, Homi Bhabha gibi pek çok düşünür tarafından kaynak olarak kullanılmıştır.

(Viyana Ekonomi Üniversitesi mezunu. Okumayı ve yazmayı seven bir blog yazarı. https://balkandays.blogspot.com/ )

“Aslanlar kendi tarihlerine sahip olana kadar, av hikayeleri her zaman avcıyı yüceltecektir.”

Afrika Atasözü

            Bu ayki yazımızda sizlere, en az eserleri kadar hayat hikayesi de çok kıymetli olan bir düşünürden ve çığır açan bir eserinden bahsetmek istiyorum: Frantz Fanon. Fanon’un birazdan sizlere tanıtacağım “Yeryüzünün Lanetlileri” eserini, bir grup genç doktor arkadaşın okuma grubunda tanıdım. Filistin adına bir şeyler yapmaya çalışan bu genç dimağlardan çok şey öğrendim. Beni bu kıymetli yazar ve eseriyle tanıştırdıkları için onlara sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.[1]* Bu eserden sonra Avrupa’nın “Aydınlanma Çağı’nı” kendi adıma yaşadığımı söylesem, abartmış olmam sanırım. Üstelik neredeyse bir asır öncesinde yazılmış bu eser, kanaatimce Chul-Han’ın “Palyatif Toplum” unun anlaşılmasında da kilit bir noktada duruyor. Fanon bize, sömürgecinin elbet bir gün fiilen işgal ettiği topraklardan çıkmak zorunda olduğunu bildiği için, bir sonraki adımda ürettiği kültürel ve zihinsel sömürge döneminden ayrıntılı olarak bahsederken… Hatırlarsanız Chul-Han’ın kitabında da sömürgecinin yeni oyununu okuduk aslında: Bireyselleşme ve kolektif hafızadan uzaklaştırma, Böylelikle, değil bir devrimi gerçekleştirmek, adım dahi atamayacak bireylerden oluşan bir toplum yaratma hedefi!

            Öncelikle yazımıza Frantz Fanon’u biraz tanıyarak başlayalım. Fanon, psikiyatrist kimliğinin yanında 20. yüzyılın sömürgecilik karşıtı önemli filozof ve yazarlarından biridir. Özellikle de sömürgeciliğin birey ve toplum üzerindeki etkilerini analiz eden eserleriyle tanınır. Yeryüzünün Lanetlileri eseri de bunların başında gelmektedir. 1925 yılında Fransa’nın Karayipler’deki sömürgesi olan Martinik’te doğmuş, 1961’de ABD’de lösemi tedavisi sırasında vefat etmiştir. Uzun yıllar Cezayir’de psikiyatrist olarak çalışan yazar, Cezayir’in kurtuluş mücadelesine tanık olmuş ve bağımsızlık savaşında Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni desteklemiştir. Fanon’a göre sömürgeci düzen ancak devrimci şiddetle yıkılabilir. Sömürge altındaki halk için şiddet, sadece bir tepki değil, aynı zamanda varoluşsal bir yeniden doğuştur. Bu nedenle uzun yıllar sömürgeciliğin travma, yabancılaşma, aşağılık kompleksi gibi birey üzerinde oluşan psikolojik etkilerini incelemiştir. Bunu yapmasının nedenini ise toplumun kurtuluşunun ancak bireyin sağaltılmasından geçtiğini bilmesi ve ulusal bilincin sadece siyasetle değil, kültürel ve psikolojik devrimle gerçekleşeceğine inanmasından dolayıdır.

Fanon’un söylediklerini kıymetli kılan, onun sadece bir teorisyen olmaması; aynı zamanda gerek hastalarıyla yaşadığı tecrübeler gerekse de devrimin bizzat içinde yer almasıyla teori ve hayatı birleştirmiş olmasıdır. Bu nedenle eserleri, dünyanın dört bir yanındaki özgürlük hareketlerini etkilemiştir.

            Fanon, tıp eğitimini Fransa’da tamamladıktan sonra, 1953’te Blida’daki bir psikiyatri kliniğine başhekim olarak atanmış; burada Cezayirli Müslüman hastalara dönemin modern terapilerini uygulamıştır. Bu süreçte hem sömürgesizleştirici hem de anti-psikiyatrik yaklaşımlar geliştirmiştir. Cezayir direnişi ile doğrudan ilişki kurduğu için Fransa tarafından sınır dışı edilmiş, Tunus’a geçmiştir. Fanon’un en önemli eseri Yeryüzünün Lanetlileri, sömürge karşıtı mücadelenin ve Üçüncü Dünya halklarının özgürlük arayışının manifestosu olarak kabul edilir. Yazıları, postkolonyal kuram üzerinde derin etkiler bırakmış; Edward Said, Stuart Hall, Homi Bhabha gibi pek çok düşünür tarafından kaynak olarak kullanılmıştır.

            Yeryüzünün Lanetlileri eseri beş bölümden oluşmakta olup, 1961 yılındaki baskısının önsözünü Jean-Paul Sartre yazmıştır. Bu kitapta Fanon, sömürgecinin tüm oyunlarını ustalıkla gözler önüne sererken, aynı zamanda eseri değerli kılan asıl dokunuşu da yapmış ve her bölümde sömürge halkına, doktor kimliğini de kullanarak, sömürgeden çıkış reçeteleri yazmıştır. Bu reçetenin birinci ilacı da Fanon’a göre “şiddet”tir. Zira sömürgeci ile sömürülen halkın ilk buluşması da top, tüfek ve şiddet ortamında gerçekleşmiştir. Bu durumdan çıkış da ancak aynı yöntemle, yani şiddetle mümkün olabilir. Sömürgecinin insafına sığınmak ya da diplomasi yoluyla çözüm beklemek gerçekçi değildir. Çünkü Fanon’un ifadesiyle “sömürgesizleştirme”, sonuncuların birinci olma sürecidir ve sessiz sedasız olması imkansızdır. Bu nedenle sömürgecinin ikinci adımı “yerli sömürgecileri” bulmak ve onları açığa çıkarmak olacaktır. Söz konusu yerli seçilmiş elitler, Batı’nın değerlerini ve eşitlik-insanlık söylemlerini dillendirerek halkı teskin etmeye çalışırlar.  Ancak halk, bunun bir kandırmaca olduğunu fark ettiğinde ayaklanır ve özgürlüğünü ele geçirir. Tıpkı Cezayir’in özgürlük mücadelesinde olduğu gibi. Yazar tüm bunların birebir şahidi ve hatta aktörü olduğu için “şiddet” kavramı üzerinde ısrarla durmaktadır.

“Savaş devam ediyor. Ve daha, sömürgeciliğin, halkımızın sinesinde açtığı onulmaz yaralarını iyileştirmeye çalışacağımız uzun yıllar var önümüzde… İnsanların gerçekten özgürleşmelerine engel olmaya çalışan emperyalizm her yerde, beyinlerimizden ve topraklarımızdan atmak zorunda olduğumuz hastalık mikroplarını saçmaktadır… Sömürgecilik, sistemli olarak kendi dışındakileri yadsıdığı, reddettiği için yanılgı içine düşürülen insanı sürekli olarak kendi kendisine ben gerçekte kimim sorusunu sormaya zorlar… Avrupa’nın refah ve ilerlemesi zencilerin, Arapların, Hintlilerin ve sarı ırkların ölü vücutları ve akıttıkları ter üzerine inşa edilmiştir. Bunu artık görmezden gelmeye niyetimiz yok… Haydi arkadaşlar! Yolumuzu değiştirmenin zamanıdır. İçine gömüldüğümüz bu karanlığı yırtıp çıkmamız gerekiyor. Düşlerimizi, bâtıl inançlarımızı ve geçmişteki kan bağına dayalı yakınlıklarımızı terk etmek zorundayız. Karşılaştığı yerde, dünyanın dört bir yanında bulunduğu yerde öldürdüğü insanları anlata anlata bitiremeyen şu Avrupa’nın kuyruğunu bırakalım.”  (Frantz Fanon)

Fanon’un Türkçe’ye üç kitabı ve bir de biyografisi kazandırılmıştır. Fransız vatandaşı olmasına rağmen, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde Cezayir halkının yanında bulunmuş sıra dışı bir psikiyatrdır. Muhtemelen bunda, asırlar önce Fransa’ya Afrika’dan köle olarak getirilen atalarının büyük etkisi olmuştur. Gençlik yıllarında Fransız vatandaşlığını hiç sorgulamaz; kendisini “medeniyet bahşeden beyaz adamlarla” özdeşleşmeyi seçer. Hatta II. Dünya Savaşı’nda, Fransız hükümeti tarafından cesaret nişanına layık görülür. Ne var ki, kendisine bu nişanı veren komutan, kaderin bir cilvesi olarak seneler sonra Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı bastırmak için görevlendirilir. Fanon, savaştan sonra Fransa’da tıp eğitimine başlar ve ırkçılığı tartıştığı ilk kitabı “Siyah Deri, Beyaz Maske” yi psikiyatri asistanıyken kaleme alır. “Radyomu açtığımda siyahilerin Amerika’da linç edildiğini duyuyorum”, diyecektir. “Anlaşılan birileri bize yalan söylemiş. Meğer Hitler ölmemiş!” Kitabını bitirme tezi olarak sunmak istese de kabul edilmez ve başka bir çalışmayla Tıp Fakültesinden mezun olur.

Fanon, ilerleyen süreçte siyah adamın beyaz olma arzusunu obsesyonel nevroza benzetir ve aşağılık duygusunun, olumlu bir benlik imgesinin oluşumunu engellediğini söyler. Bu sorunun çözümünün ise siyahiliğin kutsanması değil, onu yaratan yapının anlaşılması olduğunu vurgular. Aşağı zenciyi üreten, sömürge ırkçısıdır. Psikiyatri uzmanlığını aldıktan sonra Fanon, bir süre Fransa’da geçici bir görevde çalışır. Daha sonra Cezayir’in Blida şehrindeki psikiyatri hastanesine şef olarak atanır. 1956 yılında işinden istifa etmek zorunda kalacağı güne kadar, bu hastanede “medeni” Batı’nın pek çok barbarlıklarına şahit olacaktır. Artık o, kendi deyimiyle “Ne bir Martinikli ne de bir Fransız; sadece Cezayirli”dir. Daha sonra görevine Tunus’ta devam eder. İki defa suikaste uğramış fakat kurtulmayı başarmıştır. 1960 yılında lösemi olduğunu öğrendikten sadece bir sene sonra, 1961’de başyapıtı ve manifesto niteliğindeki eseri “Yeryüzünün Lanetlileri”ni yazmaya başlar. “Bu eserde, Cezayir’deki gibi bütün seçenekler tüketildiğinde, sömürgecilere yönelik şiddetin meşrulaşacağını öne sürer. Yeryüzünün lânetlileri—kırların topraksız köylüleri ve kenar mahallelerin mülksüzleri—yeni bir insan ve yeni bir hümanizmin doğmasına izin verecek yegâne kuvvet olarak görülür.” Bu eserinde Fanon, sömürgeciliğin ve işkencenin yol açtığı psikolojik hastalıkları ayrıntılı olarak tartışır. Bu esnada hastalığı iyice ilerleyen Fanon, tedavi için Rusya’ya götürülür; fakat orada yapılacak bir şey kalmadığını söylemeleri üzerine Amerika’ya gider. Hasta yatağında kitabının ilk baskısını gördükten sonra, tek başına, tedavi gördüğü hastanede 1961’de vefat eder. Ölümünden hemen sonra Paris polisi, kitabı insanları baştan çıkardığı gerekçesiyle toplatır. Cezayir’e gömülmeyi vasiyet eden Fanon, mücadele arkadaşlarının yanına defnedilir. Vefatından bir sene sonra ise, 1962 Temmuz’unda Cezayir bağımsızlığına kavuşur.

Hayatı boyunca gerek yaşantısı gerek çalışmalarıyla ırkçılıkla mücadele eden Fanon, literatüre “Kuzey Afrika Sendromu” adında bir tanım dahi kazandırmıştır. Epidemik bir hastalık gibi zannedilen bu tanımlama, aslında Fransız tıp çalışanlarının Kuzey Afrikalı hastalara karşı takındıkları ırkçı tutumu kınamak amacıyla oluşturulmuştur. Fanon’un bu çalışması elbette yersiz değil; akademik makalelerde hor görülen halkın hakkını savunmak adınadır. Bu konuda birkaç örnek vermek yerinde olacaktır: “Bu ırkçı tutum Prof. Porot tarafından ilk kez 1918’de “Müslüman Psikiyatrisi Üzerine Notlar” başlıklı makalesinde dile getirilmiştir. Yerel nüfusa karşı mütehakkim bir edayla şöyle yazar Porot: “Biçimsiz bir ilkel insanlar kütlesi, çoğu zaman cahil ve ahmak, bizim düşünce biçimimize ve tepkilerimize çok uzak, bizim ahlâkî tutumlarımızın hiçbirini kavramış değil, en basit sosyal, ekonomik, siyasî ilgilerimizi dahi anlayamaz.” Porot’nun bilimsel ırkçılığı Cezayir’de kurumlaştırılmış ve kırk yıl hüküm sürmüştür. Porot ve öğrencileri Cezayirlinin ve özelde Müslümanların doğuştan aşağılık olduğu görüşünü yaymışlardır.

Hegel, efendi-köle paradigmasında insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürer. “Ancak başkası/öteki tarafından tanınmakladır ki, insan hem kendisi hem de başkaları için gerçekten insan olur.” Fanon da karşılıklı tanımanın insan hayatı ve ilişkisi için elzem olduğunu söyler. Karşılıklı tanıma olmaksızın bir kimlik, özdeğer, saygınlık olamaz. Bu imkândan mahrum bırakılan kişiler, lânetli bir hizmetkârlığın ve nesnelliğin zindanına hapsolurlar. Buna karşılık ise beyaz öteki, sadece tanınmayı değil, tapınılmayı beklerken; siyah insanın insanlığını dahi teslim etmek istemez. Fanon’a göre Beyaz adam tanrıcılık oynarken üstünlük karmaşasına duçar olmuş; siyah adam ise beyaza benzeme çabasıyla aşağılık kompleksi içinde kıvranmaktadır. Ayrıca beyaz adamın, siyahın bağımlılık hastalığına sahip olduğunu iddia etmesi yersizdir; zira bağımlılık sömürgeciliğin sebebi değil, olsa olsa ancak sonucu olabilir!

Son olarak altını çizmek gerekirse, Fanon’un üzerinde durduğu “şiddet” söylemini, onun kastettiğine ilave olarak, direnç geliştirmek olarak anlamak mümkündür. Filistin Sumud’u üzerinde görebileceğimiz bu direnç ve devrimci ruh, tek bir birey olarak topla, tüfekle açığa çıkamayacağına göre, direniş ruhu ve inadına yaşamakla mümkün olacaktır. Dergimizin Ekim 2024 tarihli yayınında “Sumud”u ayrıntılı anlatmıştım.[2]* 7 Ekim’den bu yana maruz kaldıklarımız üzerinden, tüm bilinçli insanların psikolojik sağlığını tehdit eden bu sömürgeci beyaz karşısında; tıpkı Chul-Han’ın da ifade ettiği gibi birey olarak empati duygumuza ve kolektif hafızamıza sahip çıkarak durabiliriz. Çünkü nasıl bireysel yas, kolektif travmanın kapısını aralar ise, bireysel bilinçlenme de kolektif bilinci uyandırır. Fanon’un ifadesiyle: “Kendi sesimizle konuşmadığımız sürece, kimse bizi duymayacak.” Ya da önceki yazılarımdan birinde söylediğim gibi, tavşanlar da kendi hikayelerini anlatana dek, masallarda aslanlar tavşanları yemeğe devam edecek…

“Sömürgecileri defetmek yetmez; onların bıraktığı bölücü, ayrımcı, çıkarcı zihniyeti de terk etmek gerekir.” Çünkü bunu yapmaz isek; daimî olarak karşımıza şu tablo çıkacaktır:

“Sömürge insanının bilinçaltı, beyaz adamın bakışında kendi değersizliğinin kanıtını bulur.”


[1]* Instagram Adresleri: https://www.instagram.com/filistinicinruhsagligivebarisp/p/C_QI7oIi3bW/

[2]* https://insicam.net/2024/10/05/sumudun-tezahuru/

Editörün Seçtikleri