Deneme

İzmir’den Akıncılar Geçti

Önceliğimiz hedef kitlemiz gençlikti. Gençlerin eğitiminde öncelik dava şuuru kazandırmaya yönelik etkinliklerdi. Bu kapsamda Akıncılar lokalimizi sürekli açık tutar orada sohbetler seminerler yapılırdı. Yayınlar (Akıncılar, Tevhid, Hicret, Şûra dergileri, Yeni Devir gazetesi) derneğe gelir okunur, özellikle dergilerin camilerde cuma namazı çıkışında satışı yapılırdı. Gençlerimizin zaruri ihtiyaçlarını esnaf ağabeylerimizin ayni ve nakdi yardımları ile karşılamaya çalışırdık. Özellikle barınma konusunda sıkıntılar yaşanıyordu, genellikle kiralanan evlerde barındırılıyorlardı.

İslami hareket, siyasi çalışmalarına 1970 yılında kurulan Milli Nizam Partisi (MNP) bünyesinde başladığını görüyoruz. O dönemde gençlik çalışmalarının odağında ise Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) yer almakta idi. Teşkilatın bünyesinde çeşitli alanlarda gençleri yetiştirmeye yönelik faaliyetler yürüten müdürlükler mevcuttu. Öğrencilere ve halka yönelik olarak ehliyet kursu düzenliyor ve sınav organizasyonu yapıyordu. Üniversiteye hazırlık deneme sınavlarını ve kurslarını da başlatan ilk kurum idi. 

            Bizler de Akıncılar Derneği’nin kuruluşundan önce İslam davasının neferleri olarak İzmir Milli Türk Talebe Birliğinde Cavit Okur ve Muammer Özkan ağabeylerin başkanlığı döneminde aktif olarak görev aldık. Eğitim Kültür Müdürü, Tıp Fakültesi öğrencisi Süleyman Pişkin ağabeyimizdi, ben de bir İmam-Hatipli olarak yardımcısıydım. Devlette parasız yatılı olarak okuduğumuz ve daha sonradan İzmir’den yatılı eğitim kaldırıldığı için son sınıfı Tekirdağ İmam Hatip Lisesi’nde tamamladım. Tekirdağ'da bulunduğumuz süre içinde Milli Türk Talebe Birliği'nde çalışmalarımızı sürdürdük.

           1978 yılı mayıs ayında mezun olduktan sonra, İzmir’e ailemin yanına ve Akıncılar ocağına döndüm. Eylül ayında yapılan mülakat sonunda İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nde tahsile devam etme hakkı kazandım. Benimle birlikte daha sonra Akıncılar Derneği'nde birlikte faaliyet yapacağımız çok sayıda kardeşimizin de bu okulu kazanmış olması, Allah'ın bize bir lütfudur diye zaman zaman düşünmüşümdür.

            Bu girizgâhtan sonra; 

“Neden 'Milli Türk Talebe Birliği'nde değil de Akıncılar teşkilatında faaliyetlerimizi sürdürme düşüncesine vardık?” kısaca oraya değinmekte fayda var.

            1975 yılından itibaren, Milli Türk Talebe Birliği genel merkez yönetiminin gelişen ve değişen siyasi gelişmelere göre bir strateji ve metot değişikliğine gidecek bir yaklaşım sergileyememesinden dolayı Müslüman gençlik bir arayış içine girdi.    

            Çünkü geleneksel-alışılagelmiş metot ve çalışmalar, Türkiye’de özellikle karşılaşılan problemlere çözüm üretemiyor, dolayısıyla, İslam’ın tüm boyutlarıyla daha etkin tanıtılıp yaygınlaştırılmasında yeterli olmuyordu. 

Akıncılar teşkilatının mensupları genelde, Anadolu'nun bağrından kopup gelen ve ''Hayat, iman ve cihaddır" şuuruna sahip, fedakâr ve cefakâr gençler olup çoğunluğu üniversiteli, imam-hatipli, liseli, bir kısmı da işçi, memur ve esnaf kesiminden oluşmaktaydı. 

            Dernek merkezimiz Çankaya’da o zamanki Emniyet müdürlüğünün köşesindeki binada Milli Selamet Partisi ile aynı kattaydı. Bir idare odamız, Akıncı Memurların bir odası ve bir köşesinde çay ocağı, küçük bir mutfak görevi de gören lokalimiz vardı. Sohbet, seminer gibi çalışmalar lokalde yapılırdı. Mitingler, yürüyüşler ve afiş çalışmalarından döndükten sonra, istirahat mekânı olarak da kullanılırdı. 

Seminerleri elektrik yüksek mühendisi kendine özgü projeleri olan, AKEVLER’in kurucusu Süleyman Karagülle burada; Adil Düzen (İslam Devletinin Anayasa Çalışmaları) verirdi. Allah rahmet eylesin. Çok gayretli ve zeki bir insandı. 

Devlet demir yollarında çalışan bir Fahrettin ağabeyimiz vardı ki, uzun yoldan geldiğimizde ya da yorucu çalışmalardan sonra bir yerlerden bulup buluşturduğu malzemelerden bir çorba veya pilav yapar: “Gelin bakalım Aç-gençler (Ak-Genç) sizi doyurayım”. derdi. Çok sonradan vefat ettiği haberini aldım. Rabbim rahmetiyle muamele buyursun, mekânı cennet olsun.

            Bu lokal çok çeşitli çalışmalara mekân olmuştur. İzmir’de kendine has çalışmalarıyla tanınan Süleyman Karagülle

           Bugün olduğu gibi, o dönemde de coğrafyamızda yine kan gözyaşı ve zulüm vardı. Müslümanlar mağdurdu, mazlumdu.

“Sen Eritrede’sin çocuk, sen Moro’da,                                                                                         

Sen yıllarca zulmedilensin Türkistan’da, Azerbaycan’da, Kırım’da,

Kan denizinde boğulansın Ortadoğu’da, terk edilen Trakya’da,

Mahzunsun Kıbrıs’ta,

Çığlık içimde düğüm, çığlık gözümde yaş, yitik bir manadır yanağındaki damla, 

Sen kuyrukçu düzende parya.”

Bu mısralar hep zihnimizde, gönlümüzde ve dilimizdeydi.

Dünya, acımasız, sömürgeci, zalim, katil iki blokun tahakkümü altındaydı. ABD-NATO (batının)nun, Rusya o zamanki adı: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) (doğu bloku)nun temsilcileriydiler.

            Anadolu insanı, çocuklarına iyi bir eğitim aldırabilmek ve daha iyi bir yaşam sunabilmek adına; köylerden, kasabalardan şehirlere çok yoğun göçler sonucu; şehirlerin neredeyse büyük bir kısmı gecekondulardan oluşmaktaydı. Ben de bu ideal ve hedefleri gözeterek Giresun/Görele’den 1968 yılı yazında İzmir'e göçmüş bir ailenin evladıyım.

             Bu emperyalist güçlerin içimizdeki uzantıları da sürekli milleti sağcı-solcu, Alevi - Sünni, Türk - Kürt, laik - anti laik diye ayrıştırıp iç kargaşa ve çatışmalarla, gecekondu mahallelerinde, kurtarılmış bölgeler oluşturuyorlardı.

            Kahramanmaraş ve Çorum’da yaptıkları provokasyonlarla bir alevi-sünni çatışması meydana getirdiler. Millet bu oyunu gördü ve çabuk çözüldü.

Hedefleri Devlet otoritesini ortadan kaldırıp Türkiye’yi parçalamak istiyorlardı. İzmir konakta, Basmanede fuarın duvarında ‘Biji Apo’ yazıldığı tarih 1978 Eylül’ü kürtçü-ateist, İsrail-ABD piyonu PKK’nın kuruluş çalışmalarının yapıldığı tarihtir.

             Bir yandan da pahalılık, stokçuluk-ihtikâr, tüp gaz, yağ, şeker, hastanelerde muayene kuyrukları almış başını gidiyor, halk çaresizlik ve umutsuzluk içinde ne yapacağını bilemeden günü tamamlama gayretindeydi. Böyle bir ortamda herkes kendisine kültür, inanç ve yaşam tarzı olarak yakın gördüğü insanlarla birlikte olmak için organize oluyor, dernekler kuruyor ya da kurulu derneklerde yer alıyorlardı.

             İzmir asırlar içerisinde çok farklı medeniyetlere sahne olmuş, doğudan batıdan çok farklı etnik ve dini kökenli insanların gelip yerleştiği kozmopolit bir şehirdir. Osmanlı döneminde de ticaret erbabının daha ziyade gayrimüslimlerden oluştuğu, dolayısıyla şehrin zenginlerinin ekseriyetle gayrimüslimler olduğu da bilinen bir gerçektir.

1950’lerden sonra Anadolu'dan gelen vatandaşlarımızın işçi ve küçük esnaf olarak varlık gösterdiği bir şehir olma özelliğini hâlâ korumaktadır diyebiliriz. Elbette bir kısım insanımız ekonomik olarak daha güçlü konumlara son zamanlarda ulaşmış bulunmaktadırlar.

Bizler İzmir Akıncıları olarak çoğumuz öğrenci olduğumuzdan, ailelerimizin sunduğu küçük imkânlar ve yükseköğrenim kredisiyle hayatımızı sürdürürken, teşkilatın çalışmalarını esnaf, işçi ve memurların aidat ve çeşitli yardımlarıyla organize etmekteydik.

             Önceliğimiz hedef kitlemiz gençlikti. Gençlerin eğitiminde öncelik dava şuuru kazandırmaya yönelik etkinliklerdi. Bu kapsamda Akıncılar lokalimizi sürekli açık tutar orada sohbetler seminerler yapılırdı. Yayınlar (Akıncılar, Tevhid, Hicret, Şûra dergileri, Yeni Devir gazetesi) derneğe gelir okunur, özellikle dergilerin camilerde cuma namazı çıkışında satışı yapılırdı.          Gençlerimizin zaruri ihtiyaçlarını esnaf ağabeylerimizin ayni ve nakdi yardımları ile karşılamaya çalışırdık. Özellikle barınma konusunda sıkıntılar yaşanıyordu, genellikle kiralanan evlerde barındırılıyorlardı.

Fakat biz, gençlerin Müslümanları kullanarak Siyonist-masonlara ‘hizmet’ eden hainin eline düşmelerini de istemiyorduk. 70'li yıllar İzmir’de FETÖ'nün özellikle Kestanepazarı Kur’an Kursu’ndan devşirdiği gençler ve esnaf üzerinde yoğun çalıştığı bir dönem idi. Bizler bu hainin müslümanlara her zaman muhalefet ettiğini ve her konuda engel olmaya çalıştığını defalarca gördük. Bununla ilgili birkaç örnek vermekte fayda var. 1976 yılında Yüksek İslam Enstitüleri, akademi olsun diye boykot ilan edilmişti, fakat FETÖ; “İslam'da boykot yoktur.” diye karşı çıkmış ve öğrencilerini polis marifeti ile okula sokarak boykotu kırmıştı.

            1979 yılında Sovyetler Birliği, Afganistan'ı işgal ettiğinde bir basın bildirisi yayınlamış ve bir günlük boykot ilan etmiştik. FETÖ yine polis kontrolünde öğrencilerini okula sokmuştu ve boykotu kırmıştı. 

Yine 1980 yılında Kâbe baskını olduğunda biz ABD'yi tel'in için [rö1] İzmir'deki konsolosluğunun ikametgâhına yürümüş, FETÖ mensuplarını da zorlayarak yürüyüş kolunun sonuna eklemiştik. Konsolos ikametgâhına tam yaklaştığımızda polis panzerleri üzerimize sürmüş ellerindeki silahları ile alçaktan havaya ateş ederek bizi yere yatırıp teslim almak istemişlerdi. Grubun en arkasındaki FETÖcüler geriye dönünce en önde kaçanlar olmuştu ve apartmanlara girmişler, polis de onları orada yakalamıştı. Emniyette, bu eylemi kimler organize etti diye sorulduğunda FETÖcü öğrenciler bizleri tanımadıkları için isim verememişler ve biz de durumu atlatabilmiştik. Veli Özkan abimiz sözcü olarak polis amiri ile muhatap olduğunda onu da bir müddet nezarette misafir etmişlerdi. [rö2] Uzun yıllar sonra, bu sene Hac ziyareti için gittiğimizde Medine-i Münevvere'de görüşmek nasip oldu, bu vesile ile kendisini hayır dua ile anıyorum                                                

             FETÖ’nun 1979 yılında İzmir’de dershane adını verdikleri 60 civarında öğrenci evi vardı. Buna ilaveten Bozyaka'da bir de yurt açmışlardı, gençlik bu hainin ağına düşüyordu ve biz bu durum bizi çok rahatsız ediyordu.

Ramazan ayında iftar programında Erbakan Hoca'ya bu durumu anlattık. “Bu FETO gençliğe yatırım yapıyor, yarın bir gün sizi dinlemeyecek.” dedik. O da bize: "Yakında erken seçim var, Allah'ın izniyle tek başımıza iktidara geleceğiz, bütün okullar, yurtlar emrimizde olacak." [rö3] dedi.

            Fakat biz Vakıflar Bölge Müdürü rahmetli Ali Kılıç ağabeyimizden Agora harabesinin sokağının devamında yapılmış olan iş hanını bize yurt olarak tahsis etmesini istedik, sağ olsun isteğimizi kabul etti ve 45 civarında gencimizi barındırdığımız yurdu açmış olduk.

            Maalesef 12 Eylül darbesi Ali ağabeyi görevden, yurdu da elimizden aldı. Rahmetle, şükranla yâd ediyorum.

            Burada yeri gelmişken, her daraldığımızda yardımımıza koşan, her türlü maddi-manevi desteğini esirgemeyen, bizi ağırladığı son toplantımızı yapıp misafiri olduğumuz evinde, 12 Eylül 1980 darbesine maruz kaldığımız rahmetli Ahmet Kansızoğlu ağabeyimizden de bahsetmeden geçemeyeceğim.

            Yüksek İslam Enstitüsünün arka tarafında inşa ettiği bize tahsis ettiği binanın giriş katındaki mütevazı daire, bizim ilk öğrenci evimizdi ve 1979’da sıkıyönetim ilan edilince derneğimizin resmi faaliyeti yasaklanmış olduğu için adeta gayri resmi merkezimiz olmuştu.

            Bahattin ağabeyimizle darbeye dokuz gün kala, Akıncılar lokalinde kalan bir kısım eşyayı da Ahmet ağabeyimizin kamyonetiyle bu eve götürmüştük. Kendisine Allah’tan (c.c.) sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, şükranla yâd ediyorum, mekânları cennet olsun. Bu ilk ev çalışmamızda Şirinyer’den Aydın Demirel abimizin desteğini de unutmuyor, hayırla yâd ediyorum.

              Evi tam hazırlayamamıştık ama bir akşam Şehid Reisimiz Bahattin Yıldız ağabey ile ikimiz orada kalmamız gerekiyordu. Bir hasır vardı, bir de battaniye. Hasırı altımıza serdik, battaniyeyi üzerimize alıp yattık. Bahattin ağabey bana "Kenan, FETO hasırın üstünde yatıyormuş diyorlar, biz de hasırın üstünde yatalım bakalım nasıl oluyor," dedi. Sabah namaza kalktığımızda adeta kaskatı olmuştuk çünkü hasırın altında karo mozaik vardı, başka bir şey yoktu. "Ağabey FETO herhalde kuş tüyü yatağın üzerine hasırı serip yatıyordur", dedim o da güldü.

 İzmir'de Müslüman gençlik arasında bu hainden bahsederken ona "FETO" diyorduk. 40 yıl sonra 15 Temmuz hain darbe girişiminden akabinde, 'O' harfinin üzerine iki nokta konularak FETÖ (Fethullahçı terör örgütü) olarak tarihin çöplüğüne atıldı. 

1971 yılında Kestanepazarı Kur’an Kursu’ndan uzaklaştırılma sebebinin, [rö4] cumartesi günleri Yahudilerle gizli toplantı yapması olduğunu merhum Hasan Dayhan amcamızın beyanından öğrenmiş olduk. Yıllarca dinler arası diyalog adı altında İslam akaidini bozmaya yönelik ihanetini biliyorduk. Papazlar gömdüler[rö5] , ihanetinin dünyadaki görünen neticesiydi, devamını ahirette göreceğiz inşallah. Afganistan işgal edildiğinde boykotumuzu kırdı ve bizleri cami kürsüsünden CIA ajanı ilan etti. 1980 de Kâbe baskınında Amerika’yı protesto ettiğimizde de bizleri KGB ajanı diye yaftalamaya kalkmıştı

Bizim, doğal, insani ve İslami olan temel haklarımızı talep için yaptığımız yürüyüşleri, mitingleri, yayınlarımızı devlete başkaldırmak ve bu tarz eylemlerin İslam’da olmadığını cami kürsüsünden bağıra çağıra dile getirip suçlayan FETO, sınav sorularını çalarak, uzun yıllar içinde devletin kurumlarına, özellikle ordu içine yerleştirdiği mankurtları eliyle, 252 insanımızı şehid ettirmiş binlerce vatandaşımız gazi olmuştur.  

Biz de, “Ya Rabbi! Bu adamın bir ajan ve hain olduğunu bize dünyada göster!” diye dua etmiştik. Dünya gözüyle de gördük, şahit olduk. Papazlar gömdü, ahirette de ihanetin bedelini ödeyecek.  

Yazımızı burada sonlandırırken, Türkiye’nin en zorlu yılları olan 1970’li yıllarda birlikte yol yürüdüğümüz, hâdimi olduğumuz Yüce İslam’ın yiğit neferleri olarak şehadet şerbetini içen öncüleri, maddi-manevi sıkıntılar çeken, hapislerde ömrünün en verimli çağlarını feda eden çilekeş dava arkadaşlarımızı, ahirete irtihal eden fedakâr ve vefakâr kahramanlarımızı-şehitlerimizi-rahmetle, şükranla yâd ederken, 

“Zafer fazla uzakta varamam deme sakın, 

Safları sıklaştırın başlıyor büyük akın”

nidalarıyla yola çıkıp mücadelesini verip, şimdilerde kuşe-i uzletinde, ömrünün son demlerini asude bir şekilde yaşamakta olan bütün Akıncıları hayır dualarımla anıyor, Allah (c.c)  dan kendilerine dünya ve ahiretin hayır ve bereketini, ihsanını ve ikramını lütfetmesini niyaz ediyorum. 

Selam ve dua ile.

“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Onlardan kimi (can)adağını ödedi (çarpışıp şehit oldu), kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar (verdikleri sözü) hiçbir şekilde (asla) değiştirmezler.”

                                                                                                    (Ahzâb-23)



Editörün Seçtikleri